Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Anasayfa KIBRIS Haberi O GECE... Bu haber 234 kez okundu.
KIBRIS Haber Girişi: 22.06.2021 - 12:07, Güncelleme: 22.06.2021 - 12:07

O GECE...

 

O GECE...

Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (15)
                 Bir sabah, üst birlikten güzel bir haber aldılar! 29 Ekim gününden itibaren Türkiye’den yapılan televizyon yayınlarını izleyebileceklerdi. Çok sevinmişlerdi. Bu yayının, o gün saat 18.00 de başlayacağı bildirilmişti. Cephe hattındaki bölüklerin nöbette olan rütbelileri hariç; Tabur Karargâhı olarak kullanılan binanın salonunda bazen toplanıp yemek yiyorlardı. Bu salonda Rumlardan kalma bir de televizyon vardı. Orada toplandılar. Tabur komutanı da aralarına katılmış, aylar sonra ilk kez Türkiye’den yapılacak televizyon yayınını izleyeceklerdi… Nihayet televizyon ekranında ay yıldızlı al bayrağımızın istiklal marşımız eşliğinde göndere çekildiği görüntüsüyle yayın başladı. Hepsi çok heyecanlandı… Sanki seyrettikleri görüntülerde, sevdiklerini bulacak gibiydiler!                Televizyon yayınının başlamasıyla birlikte; aynı frekans üzerinden yayın yaptığı anlaşılan Rum televizyonu da devreye girmişti!  Anlaşılan, Rumlar aynı frekans üzerinden yayın yaparak, Türkiye’den yapılan yayını engellemek istemişti!  Bu girişimlerinde de başarılı oldular. Çünkü Türkiye’den yapılan yayın kaybolmuş, bunun yerine aylar önce yaşanan savaş nedeniyle; sözde işkence görenler, yakınları öldürülen Rumlar ekrana gelmeye başlamıştı…  Bu yayınlara çıkarılan Rumlar; işkence gördük diyerek, yalan yanlış hayal ürünü senaryolar anlatıyor, Türk askerini suçluyorlardı… Televizyonu izlemeye başladılar… Spiker, kalabalık bir topluluğun arasına girmiş, Rumlara mikrofon uzatıyordu! Onlarda savaş sırasında yaşadıklarını bin bir yalan katarak anlatıyor, bu programı izleyenlerin Türkler hakkında kötü düşüncelere kapılmasına neden oluyorlardı. Bu sırada ekrana gelen genç bir kızın görüntüsü herkesin dikkatini çekmişti!   İçlerinden biri; -   Aaaa! Bu bizim Maria değil mi? Bakın yanında da o papaz da var! Hani ‘’bu yiyecekleri yemeyin bizi zehirleyecekler diyen papaz’’, diye bağırdı. Salonda bulunan herkes pür dikkat kesilmişti!    Yıldırım Üsteğmen, heyecanla,    -  Evet, bu bizim Maria’’ dedi. O da çok şaşırmıştı…      Rumca konuşan spiker, elindeki mikrofonu önce o gece esirlerin arasında olan papaza uzattı. Ekranda yapılan konuşmalar, Türkçe alt yazılı olarak ekrana yansıtılıyordu…Bu sırada kameraman da papaza odaklamış, programı yöneten spiker, yönlendirici sorularla olayları anlatan insanlara adeta tuzak kuruyordu!  Seyrettikleri program, tam bir Rum propagandasıydı! Yapılan bu canlı yayın; adada bulunan İngiliz üsleri kanalıyla BBC’den dünya televizyonlarına da yansıyordu! Yani anlatılan her yalan dolan, aslı astarı olmayan şey, dünya kamuoyu ile anında paylaşılıyordu…        Sonunda o papaz konuşmaya başladı;   -    Ben Miamilya köyü yakınlarında esir düştüm. Benimle birlikte pek çok yaşlı, kadın, genç kız, hamile anneler ve çocuklarda esir düştü. Açtık, susuzluktan bitkin düşmüştük! Türk askerleri bize hiç yardım etmedi! Tam tersine hep işkence ettiler! En sonunda bölgeye gelen BG askerleri bizi kurtardı, özgürlüğümüze kavuştuk. Ama Türklere esir düşen pek çok sivili bu barbarlar acımasızca öldürdü, genç kızlarımıza da tecavüz ettiler, dedi… Televizyonun başında hepsi donup kalmıştı! Ne diyeceklerini bilemiyorlardı… En sonunda, Yıldırım Üsteğmen bu sessizliği bozdu;   -  Sen bu yalanlarınla din adamı olacaksın öyle mi papaz Stavros? Sen din adamıysan eğer? İnancın gereği boynuna taktığın haç’a da, papaz kılığına da yazıklar olsun! Söylediğin bu yalanlar için Yüce Rabbim, sana en büyük cezayı versin, dedi. Sonra da arkadaşlarına dönerek; -  Üzülmeyin arkadaşlar. Biz en doğrusunu yaptık. O gece yaşananlara Allah şahit. Bizim, Mehmetçiklerimizin, bizden aman dileyen bu insanlara nasıl davrandığımızı en iyi o biliyor. Din adamı kisvesi taşıyan bu papazın yalanları değil, bizim ne yaptığımız önemli. Bunun ne olduğunu da orada yaşayanlar biliyor, diye hitap etti.       Ancak Yıldırım Üsteğmen ne söylerse söylesin, televizyonu seyredenlerin tamamı çok üzgündü. Onlarla aşını, suyunu paylaşan askerlerimize böylesine bir iftira atılmasını kabullenmek mümkün müydü?  Programı yöneten spiker duyduklarından çok memnun olmuştu! Papazın söylediği yalanlara, bir sürü zırva da kendisi ekledikten sonra; kamerayı Maria’ya çevirdi! Yıldırım Üsteğmen başta, salondaki bütün rütbeliler pür dikkat, onun ne söyleyeceğini merak ediyorlardı…     Spiker öylesine bir soru sordu ki! Bu soru gerçekten de çok çarpıcıydı!    -    Siz genç bayan! Türk askerlerinin sizin gibi çok güzel kızlarımıza tecavüz edip, sonra da öldürdüğü anlatıldı! Az önce konuşan papaz efendi de bunu söyledi. Siz de esir düşmüşsünüz! Sizin de başınıza böyle bir barbarlık geldi değil mi? dedi…      Maria spikere dik, dik baktı!  Tam da ondan beklenen cümleleri kurarak, hiç tereddüt etmeden şu cevabı verdi;      -   Siz neden bahsediyorsunuz? Evet, ben de, ailem de esir düştük! Hatta az önce konuşan papaz efendiyle birlikteydik. O esaret günlerini, gecelerini beraber yaşadık. Az önce mikrofon tuttuğunuz o papaz efendi var ya! O doğruları anlatmadı. Türk askerleri değil bize dokunmak, kendi eşlerinden, kardeşlerinden farklı davranmadı. Kendileri aç kalmak pahasına yemeklerini, sularını bizimle paylaştılar. Hatta hamile kadınlarımıza süt bulup getirdiler. Sonra da hepimizi serbest bırakıp, Rum bölgesine gitmemize izin verdiler. Ben böylesine bir insanlık ne gördüm, ne de duydum. Bu mudur barbarlık? dedi.                    Maria’nın bu cevabı karşısında, Rum spiker adeta donup kalmış, gıkını dahi çıkaramamıştı.  Hiç bir şey söylemeden, hemen mikrofonu bir başka Rum’a uzattı! Ama o cesur kız televizyonda söyledikleriyle, türlü yalanlarıyla Türk askerlerini suçlayanlara insanlık dersi verdiği gibi, canlı izlenen bu programda; başından geçenleri eksiksizce anlatmış, yaşadıkları gerçeği yalancıların yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı.  Program sona ermiş, herkes televizyonda izlediklerinin şaşkınlığı içinde derin bir sessizliğe bürünmüştü…                 Salonun sessizliğini Yıldırım Üsteğmen bozdu;   -  Helal olsun Maria’ya; hiçbirimizi yanıltmadı. Yaşadığı gerçekleri hiç çekinmeden anlattı. Bu defa bizim ona bir teşekkür borcumuz var. Hem Mehmetçiklerimiz adına, hem de doğruları anlattığı için. Bu defa da ben sarılacağım onun boynuna. Kim bilir belki bir gün yine karşılaşırız bu topraklarda, dedi… Yıldırım Üsteğmen yutkundu, gözleri doldu…                   Aylar önce yaşadığı o günler gelmişti aklına! Özgürlüğe giden yola doğru çılgınca koşan o insanları hatırladı. Ve o bir çift yeşil gözün minnet dolu bakışları canlandı gözlerinde, o bakışları hiç unutamamıştı… Ayağa kalktı, ‘’Kim bilir belki yıllar sonra bir kez daha karşılaşırız’’ diye mırıldandı. Salonun camına doğru yaklaştı, dışarıya doğru baktı! Özgürlüğe giden yol oradan da gözüküyordu.  Gözleri nemlendi, pencereyi açtı, dışarıdan gelen taze havaya yasemin çiçeklerinin kokusu karışmıştı…   Artık günler hep birbirine benzer şekilde geçmeye başlamıştı. Ama geceleri yine de özellikle mücahitlerin bulunduğu mevzilere doğru, Rumlar ateş açıyordu ama Yıldırım Üsteğmenin taburunun bulunduğu cephe hattı genelde sakin bir süreç yaşıyordu.               Yeni yıla girmeye birkaç hafta kala üst birlikten tabura bir emir geldi!  Bu emre göre, birliğin harekâta gelirken getiremeyip de Türkiye’de kalan malzemelerini adaya getirmek üzere; taburdan seçilecek bir kişinin ismi isteniyordu.    Ama bu seçimi yapmak öylesine zordu ki! Hele ki, taburda savaştan beri sevdiklerini görmeyen, özleyen o kadar çok subay ve astsubay varken… En nihayetinde Taburların Karargâh Destek Bölük Komutanları ile Alayın Karargâh Bölük Komutanının gitmesine karar verildi.                   Yıldırım Üsteğmen de Türkiye’ye gidecek subaylar arasındaydı… Onları Türkiye’ye götürecek gemiye Girne’den bineceklerdi. O tarihe kadar Girne’yi hiç görmemişlerdi ama çok güzel bir yer olduğunu biliyorlardı. Çünkü taburun emrine verilen mücahitler, Girne’nin adanın en güzel yerleşim merkezi olduğunu anlatmışlardı. Şimdi ilk kez Girne’yi göreceklerdi…                     O gece Girne’ye gittiklerinde hiçbir şey göremediler! Ancak sabah olup da onları Türkiye’ye götürecek gemiye binmeden önce Girne yat limanında yaptıkları kısa bir gezinti, bu şehrin hem tarihi, hem de turistik dokusunu gözler önüne sermişti… Sanki birkaç ay önce burada bir savaş yaşanmamışçasına, hayat yeniden renklenmeye, savaşın izleri silinmeye başlamıştı.                     Üsteğmen Yıldırım ve Türkiye’ye giden diğer subaylar gemiye bindiklerinde, hepsinin gözleri pırıltılı gözyaşlarıyla dolmuştu… Sanki uzun yıllardır kaldıkları bu adadan bu defa onlar, sevdiklerine kavuşacakları saatlere doğru yol alacaklardı… Öyle değil miydi? Savaşın içinde kalan o ölüm dolu anlardan hayata yeniden dönmüşler, şimdi de Türkiye gitmek üzere yola çıkacaklardı. Bu yol onlar için; özgürlüğe giden yoldan da kıymetliydi! Çünkü yolun sonunda aylardan beri haber alamadıkları sevdikleri vardı…  Gemi hareket etti… Dalgalı bir Akdeniz yolculuğundan sonra saat 16.00 sularında Mersin limanına ulaştılar. İnsanın, uzun bir ayrılıktan sonra, kendi vatanına dönmesi ne büyük bir mutluluktu. Bu mutluluğu daha önce hiç tatmamışlardı!  Yıldırım Üsteğmen limana giren geminin güvertesinden Mersin’e doğru dikkatle baktı! Sanki yeniden doğmuş gibiydi…  Saatlerin bir an önce geçip gitmesini, çok özlediği eşine ve kızına kavuşmayı istiyordu. Mersin’e indikten sonra Ankara’ya gidecek otobüs baktılar ama yoktu! Ancak, Adana’dan da Ankara’ya giden otobüslerin saati uymuyordu!  Bunun üzerine Ankara’ya giden diğer iki arkadaşıyla birlikte bir taksi ile anlaşarak, Ankara’ya hareket ettiler. Akşam saatlerinde Torosların en tepesine Tekir yaylasına gelmişlerdi… Eğitim kıyafetlerini görüp de kendilerine nereden geldiklerini soranlara;   -  Kıbrıs’tan, savaştan geliyoruz, dediklerinde; Çevredeki insanlardan büyük bir sevgi ve saygı gördüler.                      Sabaha karşı Ankara Çubuk ilçesine geldiklerinde; saat 03.00 civarıydı… Yıldırım Üsteğmen aylar önce eşi Gonca’yla vedalaştığı lojmanının merdivenlerini üçer, beşer çıktı. Evinin zilini çaldığında kalbi yerinden çıkacak gibi çok heyecanlıydı. Ancak kapı açılmayınca çok üzüldü… Neyse ki yan komşusu kapıyı açmış, eşinin kızıyla birlikte Ankara’daki bir yakınının evine gittiğini söylemişti.  İçi rahatladı.  Hemen aşağıya indi. Onları Adana’dan getiren taksi daha lojmanlardan ayrılmamıştı.      Şoföre;   -  Kaptan bizimkiler Ankara’daymış, haydi hemen oraya gidiyoruz’’ diyerek, aceleyle geldiği arabaya tekrar bindi.  Ankara’ya hareket ettiler…                           Ankara’daki tanıdıklarının evine geldiğinde sabah ezanı okunuyordu. Evin kapısını çaldı. Kapı açıldığında tam bir sürpriz olmuştu. Kapıyı ev sahibi açtı. Yıldırım Üsteğmeni görünce çok şaşırdı. Hemen arka taraftaki odada kalan Gonca’ya seslendi…    -  Goncaaaa, misafirin var!    Gonca;    -  Ne misafiri yengem, benim ne misafirim olur ki? dedi.  Ama odasından çıkıp da Kocasını karşısında görür görmez;   -  Aman Allah’ım Yıldırım’ım “ diyerek kocasının boynuna öyle bir sarıldı ki; ayrılığın acısı ancak böyle anlatılabilirdi… Ev halkı da uyanmıştı, onlarda bu sevince ortak oldular.      Yıldırım Üsteğmen;   -  Ecem nerede? diye sordu.   Gonca Gülü;  -  Arka odada uyuyor, Yıldırımım diye cevapladı.                  Gonca, o kadar çok heyecanlanmış, öylesine sevinmişti ki, kocasını öpücüklere boğmak istiyordu. Ama yalnız olmadıkları için utandı, yapamadı. Kocasının elinden sıkıca tuttu, küçük kızlarının uyuduğu odaya doğru yürüdüler… Gonca kapıyı usulca açtı… Ece hala mışıl, mışıl uyuyordu. Yıldırım Üsteğmen usulca kızına doğru yaklaştı, önce onu uzun uzun kokladı, sonra da usulca yanağından öptü, başını okşadı. Ece önce mızırdandı kısa bir süre sonra o kocaman güzel gözlerini açıp da birden bire babasını karşısında görünce; öylesine içten, öylesine özlem dolu bir sesle;  -   Babacığım, diyerek, Yıldırım Üsteğmenin boynuna sarıldı ki, üçü birden ağlamaya başladı. Ama bu gözyaşları kederin değil, mutluluğun gözyaşlarıydı… En nihayetinde yine bir aradaydılar. Üsteğmen Yıldırım aylardır özlemiyle kavrulduğu güzel eşine, yavrusuna kavuşmuş; bu büyük özlem geride kalmıştı. Bir arada olacakları günler sayılı da olsa; yaşanan bu özel dakikalar hayatlarının en güzel anısı olarak yaşayacaktı…                   Böylece zaman akıp gitmiş; üç günlüğüne de olsa Ankara’ya gelen Yıldırım Üsteğmenin ailesinden ayrılma vakti gelmişti!  Ayrılmadan önce Ankara’da geçirecekleri soğuk kış günlerinde kullanacakları, kömür alım işini de halleden Yıldırım Üsteğmen; adaya döneceği gün erkenden eşi ve kızına veda ederek yola çıktı.                    İşlerini bitirip bir an önce Kıbrıs’a birliğinin başına dönmeliydi… Ne tuhaf; savaştığı, onca acıyı yaşadığı adayı, silah arkadaşlarını çok özlemişti!  Savaştan sonra Türkiye’ye görevli gelen kafile, emir verilen gün ve saatte Mersin limanında toplanmıştı. Onları adaya götürecek feribot da limanda hazır bekliyordu… Limanda bekleyen gemiye binmeden önce İnzibat subayının kontrolünden geçip, harekete hazır geminin güvertesine çıktılar. Akdeniz’den limana doğru esen hafif bir rüzgâr çıkmıştı! Az da olsa serinlediler. Çünkü Mersin’in rutubetli sıcağı da Kıbrıs’tan aşağı değildi!  Ama adanın sıcağı bir başkaydı tabii ki!                      Feribot gece yarısını yarım saat geçe Magosa limanına hareket etti. Onları yeniden adaya götüren feribot, sabah saat 07.30 da limana girmişti… Yıldırım Üsteğmen, diğer görevliler, kısa sürede gemiyi terk edip, onları bekleyen bir askeri araçla birliklerine hareket ettiler.  Üsteğmen Yıldırım, taburuna geri döndüğünde akşam olmak üzereydi. Tabur komutanı ve diğer arkadaşlarıyla yeniden bir aradaydı artık. Onun gelişiyle birlikte tabur karargâhında değişik bir hava oluşmuştu…                    Ankara’da kalan aileler Yıldırım Üsteğmenle birlikte Kıbrıs’ta kalan eşlerine ufak tefek hediyeler, fotoğraflar göndermişlerdi. Ama en çok da sağlıklı, iyi olduklarına dair haberler içeren hasret mektuplarını… Bu mektuplar, aylardır eşlerini, çocuklarını görmeyenler için her şeyden de değerliydi…                   O akşam hep birlikte keyifli bir yemek yediler. Yemeğin sonunda Tabur Komutanları Burhanettin Yarbay, sağlık nedeni dolayısıyla birkaç hafta sonra Türkiye’ye döneceğini açıkladı! Yemeğe katılan tüm subaylar, astsubaylar çok şaşırmıştı. Çünkü onu çok seviyorlardı. Özellikle de savaşın en kötü günlerini birlikte yaşadıkları Yıldırım Üsteğmen. Türkiye’ye gitmeden önce Burhanettin Yarbay, bu kararından ona bahsetmiş ama Üsteğmen Yıldırım, yine de tabur komutanının böyle bir karar alacağına ihtimal vermemişti! Komutanının Türkiye’ye dönecek olmasının tasası şimdiden başlamıştı. Çok yalnız kalacağı belliydi. Hem akşamları kiminle sohbet edecekti? Yeni gelecek Tabur komutanı böylesine yakın bir kader arkadaşı değildi ki! Savaş denen cehennemin ne olduğunu bilmeyen birisi ile nasıl anlaşacaktı? Öyle ya, savaşta ölüme giden bir komutanla birlikte paylaşılan kader arkadaşlığı günleri, hiçbir şeye benzemeyecek, o günleri paylaşan insanların hayata bakış açıları, adaya yeni atanan subaylarla örtüşmeyecekti!                  Burhanettin Yarbay; çok özel nitelikleri olan bir komutandı. Kendisi yıllar önce Yıldırım Üsteğmenin yaşındayken Kore savaşlarına da katılmıştı. Tabur personeli onun bu özelliğini de bildiği için ona olan güvenleri sonsuzdu. Oldukça esmer bir tene sahipti… Bundan dolayı da; askerleri kendi aralarında ona ‘’Arap Burhanettin dedikleri gibi;  ‘’Baba Burhanettin de’’ diyorlardı.  Yıldırım Üsteğmenin askerleri arasındaki lakabı da; ‘’Panterdi’’ Taburun tüm askerleri her ikisini de çok seviyordu…    Birkaç hafta sonra Burhanettin Yarbayın Türkiye’ye dönüş günü geldi… Hareketinden önceki son gece, cephe nöbeti olanlar hariç; taburun bütün subay ve astsubayları tabur karargâhında toplanarak son bir kez daha hep birlikte yemek yediler. Burhanettin Yarbay, kısa ama çok duygusal bir veda konuşması yaptı.    Herkesle kucaklaşarak, helallik aldı. ‘’Hoşça kalın’’ dedikten sonra sabah erkenden yola çıkmak üzere aralarından ayrıldı…                     Yıldırım Üsteğmen ertesi sabah Burhanettin Yarbayı, Ercan Havaalanından uğurladıktan sonra, tabur karargâhına döndüğünde yüreğinde tarifi imkânsız bir sızı kalmıştı… Burhanettin Yarbaya o kadar çok alışmıştı ki, onunla adeta baba oğul gibi olmuşlardı. Savaş boyunca en kritik anları, geceleri, gündüzleri birlikte paylaşmış, ölüme dahi birlikte koşmuşlardı… Onun için günlerin akışında bir durgunluk olmuştu…  Yıldırım Üsteğmenin savaşta birlikte olduğu diğer arkadaşlarının da tayinleri çıkmış, onlarda birer ikişer Türkiye’ye dönüyorlardı. Taburda savaşa katılan yegâne subay olarak o kalmıştı. İşte bu daha da kötüydü! Çünkü onun ruh halini bilecek kimse kalmamıştı…                 Ama adada iyi şeyler de yaşanmıyor değildi… Kıbrıs’ta yaz sona ermiş, adaya sonbahar gelmişti. Yeşil adanın her yanı sararan yaprakların hüznüyle dolmuştu. Ancak artık ada daha ferah nefes alınır bir mevsime kavuşmuştu.  Dünyanın hiçbir yerinde sonbahar, böylesine güzel yaşanmazdı herhalde? Artık subay, astsubaylara da gün içinde kısa sürelerle de olsa izin veriliyor, onlar da ufak tefek ihtiyaçlarını giderme fırsatını buluyorlardı. En çok da Lefkoşa’ya gidip, ailelerine telefon ettiklerinde mutlu oluyorlardı… Artık, her şey normale dönmüştü… Hatta Magosa’da bir de Orduevi açılmış, ailelerini adaya getirmek isteyenlere, 15 gün süreyle orduevlerinde kalabilecekleri konusunda emir de yayınlanmıştı…                  Aslında Yıldırım Üsteğmen Burhanettin Yarbay taburdan ayrılmadan önce ona bir teklifte bulunmuş, ele geçirdikleri Miamilya Köyünün içinde birkaç evi temizleyip lojman haline getirmeyi, sonrasında da ileri bir tarihte bu evlere taburun subay, astsubaylarının ailelerini sırasıyla getirerek misafir etmelerini teklif etmişti. Tabur Komutanı da gitmeden önce bu teklifi kabul etmiş, bu evler hazır hale getirilmişti.  Şimdi ailelerin ordu evinde kalmalarına izin çıktığına göre, onlar da ailelerini bu evlerde konuk edebilirlerdi… Cephe hattına çok yakın olan bu lojmanlar, tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalabilecek olsa da; bu duruma rıza gösterenler ailelerini getirebilecekti!                  Bu durumdan Alay Komutanı Cengiz Albayın da haberi olmuştu. Burhanettin Yarbay, taburdan ayrılmadan önce konuyu Alay komutanıyla görüşerek, kabul ettirmişti. Böylece birlikte savaştıkları personeline, adadan ayrılmadan önce iyi bir jest yapmıştı. Her şey hazır, bir tek ailelerin gelmeleri kalmıştı…                 Adanın sonbaharıyla kışı o kadar çabuk ve ılık geçmişti ki, baharın geldiğini ancak adayı kaplayan kır çiçeklerinden anladılar.  Bahar gelmişti… Yıldırım Üsteğmenin eşi Gonca da aylardan beri gönderdiği mektuplarda adaya gelmeyi çok istediğini yazıyordu. Nihayet bu istediği olmuş, Yıldırım Üsteğmen Tabur Komutanı olarak gelen, yeni binbaşıya konuyu açtığında o da olumlu karşılamıştı. Hatta kendi eşini de bu lojmanlardan birisine getirmeye karar vermişti.                  Mayıs ayının ilk haftasında Yıldırım Üsteğmenin eşi ve kızı adaya geldiler. Yeni tabur Komutanı Nihat Binbaşının eşi ve kızı da adaya gelmişti. Her iki aile de yan, yana iki lojmana yerleştiler. Eş ve çocuklar adada kaldıkları süre içinde zaman, zaman birlikte de dolaştılar. Bu gezi süreçlerinden Yıldırım Üsteğmen pek hoşlanmasa da, taburun komutanı olduğu için Binbaşıya bir şey söyleyemiyordu… Burhanettin Yarbaydan sonra nedense ona hiç ısınamamış, aralarında daima bir mesafe olmuştu! Ama ne olursa olsun Gonca Gülüyle, Ecesiyle birlikteydi ya ondan mutlusu yoktu. Yıldırım Üsteğmen çoğu kez eşini, kızını alıp, adanın turistik yerlerini dolaşıyorlar, üçü birden mutluluğun tadını çıkarmaya çalışıyorlardı.                    Ancak sayılı günler çabuk geçmiş, bu mutlu süreçte hızla bitmişti. Eşi ve kızı Türkiye’ye döndüler. Çünkü Yıldırım Üsteğmenin birkaç hafta sonra yeni tayin yeri belli olacaktı… Artık adaya feribot seferleri de başlamıştı. Çoğunluğu asker ailelerinden oluşan pek çok Türkiyeli turist, akın akın adaya geliyorlardı. Böylece adada ekonomik hayat da canlanmış, sokaklar dolmaya, dükkânların boş vitrinlerinde türlü türlü mallar satılmaya başlamıştı. Çoğu İngiliz menşeli olan bu mallar, Türkiye’de bulunmadığı gibi,  fiyatları da oldukça ucuzdu. Yıllar önce Girne’ye, Magosa’ya, Güzelyurt’a Rum polisinin izni olmadan gidemeyen Kıbrıs Türk’ü özgürlüğün keyfini çıkarıp, buralardaki Rum dükkânlarını açmış Türkiye’den gelen turistlere satış yapıyorlardı… Kıbrıslı Türk tüccarlar, ticaret hayatında ‘’pazarlık’’ etmenin ne demek olduğunu da adaya gelen Türkiyelilerden öğrenmişlerdi!                        Bütün bu gelişmelerin yanı sıra en önemlisi de; yıllar öncesini yaşayan yaşlı Kıbrıs Türklerinin gözlerindeki mutluluğu görmemek mümkün değildi. Öylesine mutluydular ki.  Bu günleri görmek, onlara yaşamlarının en büyük bir mükâfatı olmuştu…                        Nihayet Yıldırım Üsteğmenin de adadan ayrılma vakti gelmişti! Tayini Türkiye’nin şirin bir iline Denizli’ye çıkmıştı. Temmuz ayının 27’nci günü adaya veda edecekti. Yıldırım Üsteğmen Türkiye’deki yeni görev yerini öğrendiği gün çok heyecanlanmıştı! Ama atanma emrini okuduğu o an, içine büyük bir hüzün çökmüştü… Yaşamının en önemli dönemini yaşadığı bu adada geçen savaş günlerini elbette ki unutmak mümkün değildi. Genç yaşına rağmen, bir insanın ömrünce göremediği pek çok şeye tanıklık etmiş, yaşamıştı. Kıbrıs’ta geçirdiği bu bir yıl ona bir asır yaşamışçasına büyük bir tecrübe kazandırmıştı…                      Türkiye’ye dönüşünden bir gece önce Kıbrıs’ta savaştığı bölgeleri bir, bir dolaştı. Adeta o günleri yeniden yaşadı… Nereye gitse, orada yaşadıkları her ne varsa bir anda beynine üşüşüyordu!  Öylesine günleri, geceleri yaşamıştı ki buralarda! Her gününe bir ömür sığardı… Hele ki, ikinci harekâtta taarruz ettikleri araziye gelince aracından indi, çevresine şöyle bir bakındı! İlk gördüğü ağaca doğru yürüdü, yürüdü; gölgesinin bulunduğu yere çöktü kaldı…  Uzun, uzun savaştığı topraklara baktı. Bakışlarına sığan her kare aslında onun hayatına damgasını vuran öyle çok şey anlatıyordu ki!  Her şey işte burada, bu arazide yaşanmıştı… Gözlerini kapadı, düşünceleriyle baş, başa kaldı; ‘’ Ölümle-yaşam arasında sıkışıp kaldığı günlerden nasıl sıyrıldığını, Burhanettin Yarbayla birlikte Rum havan mermilerinden nasıl kurtulduklarını, ikinci harekâtta ele geçirdikleri köye girerken mayın tarlasından nasıl geçit açtığını, köyü ele geçirdiklerinde, kendi uçaklarının yanlışlıkla onları Rum askerleri zannederek nasıl ateş açtıklarını… Ama en çok da hiçbir zaman unutamayacağı o 187 Rum esirle birlikte yaşadığı iki gün, iki geceyi hatırladı. Ve o bir çift yeşil gözü… Hiç unutmamıştı ki!                  Savaşın en acımasız saatlerinin yaşandığı o günlerde kendileri aç, susuz kalmaları pahasına aşını da suyunu da o esirlerle paylaşan Mehmetçikleri geldi aklına… Sonra da serbest bıraktığı o insanların özgürlüğe giden yolda, çılgınca koştukları geldi… Dudaklarında buruk bir gülümseme belirdi! Avuçları terlemişti… Terleyen ellerini ovuşturup, terden kurtulmak istedi! Avuçlarını birleştirdiğinde, o veda anında avucuna bırakılan o bir tutam ‘yasemin çiçeğini’ teması varmışçasına irkildi. İçini tuhaf bir duygu kapladı…  Maria’nın o naif sesiyle; ‘’Seni hiçbir zaman unutmayacağım cesur Türk’’ fısıltısını duyar gibi oldu… Sanki yaşadığı her şeyi, yeniden yaşıyordu! Bir an içi ezildi… Ama dudaklarını ıslatan bir çift damla yaş, onu kendine getirdi… Yavaşça çöktüğü yerden kalktı!  Yaşaran gözlerini elinin tersiyle sildi. Avuçlarında hissettiği yasemin kokusu, elinin tersine de sinmişti! Tekrar aracına bindiğinde akşamın serinliğini, yasemin çiçeklerinin kokusu doldurmuştu… Derin bir nefes aldı;  ’Bir gün mutlaka’ diye mırıldandı…’’                   Üsteğmen Yıldırım, Adadan ayrılmadan bir gün önce; mevzide kalan askerleriyle vedalaştı.  Savaşın en sıkışık anında bir kez daha tanıdığı, vatan ve vazife uğruna hayatlarını severek feda eden, kucağında son nefesini veren Mehmetçiklerinin şehitlikteki mezarlarını ziyaret etti, onları bir kez daha selamladı, dualar etti… Ve sonunda 27 Temmuz sabahı, tabur karargâhı bölgesinde kalan subay, astsubay, erbaş ve erleriyle son bir kez daha kucaklaştı…                 Yıldırım Üsteğmen adadan ayrılmadan önce tabur karargâhının bulunduğu bu köyün ismini değiştirmiş, savaşta burayı ele geçirirlerken şehit düşen bir askerinin soyadını vermiş,  köyün adını; ‘Haspolat Köyü’ koymuştu…                 Aracı hareket etti… Köyün yeni adının yazılı olduğu ‘’Haspolat’’ levhasının önüne geldiğinde aracını durdurdu; bir kez daha aylarca kaldığı köye doğru baktı!  O geceyi hatırladı… Sanki o da oradan el sallıyor gibiydi!   -   Sana da elveda Maria, diye bağırdı…     Ama ‘’Özgürlüğe Giden Yol’’ hep orada kalacaktı…
Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (15)

                 Bir sabah, üst birlikten güzel bir haber aldılar! 29 Ekim gününden itibaren Türkiye’den yapılan televizyon yayınlarını izleyebileceklerdi. Çok sevinmişlerdi. Bu yayının, o gün saat 18.00 de başlayacağı bildirilmişti. Cephe hattındaki bölüklerin nöbette olan rütbelileri hariç; Tabur Karargâhı olarak kullanılan binanın salonunda bazen toplanıp yemek yiyorlardı. Bu salonda Rumlardan kalma bir de televizyon vardı. Orada toplandılar. Tabur komutanı da aralarına katılmış, aylar sonra ilk kez Türkiye’den yapılacak televizyon yayınını izleyeceklerdi… Nihayet televizyon ekranında ay yıldızlı al bayrağımızın istiklal marşımız eşliğinde göndere çekildiği görüntüsüyle yayın başladı. Hepsi çok heyecanlandı… Sanki seyrettikleri görüntülerde, sevdiklerini bulacak gibiydiler!

               Televizyon yayınının başlamasıyla birlikte; aynı frekans üzerinden yayın yaptığı anlaşılan Rum televizyonu da devreye girmişti!  Anlaşılan, Rumlar aynı frekans üzerinden yayın yaparak, Türkiye’den yapılan yayını engellemek istemişti!  Bu girişimlerinde de başarılı oldular. Çünkü Türkiye’den yapılan yayın kaybolmuş, bunun yerine aylar önce yaşanan savaş nedeniyle; sözde işkence görenler, yakınları öldürülen Rumlar ekrana gelmeye başlamıştı…  Bu yayınlara çıkarılan Rumlar; işkence gördük diyerek, yalan yanlış hayal ürünü senaryolar anlatıyor, Türk askerini suçluyorlardı… Televizyonu izlemeye başladılar… Spiker, kalabalık bir topluluğun arasına girmiş, Rumlara mikrofon uzatıyordu! Onlarda savaş sırasında yaşadıklarını bin bir yalan katarak anlatıyor, bu programı izleyenlerin Türkler hakkında kötü düşüncelere kapılmasına neden oluyorlardı. Bu sırada ekrana gelen genç bir kızın görüntüsü herkesin dikkatini çekmişti!

  İçlerinden biri;

-   Aaaa! Bu bizim Maria değil mi? Bakın yanında da o papaz da var! Hani ‘’bu yiyecekleri yemeyin bizi zehirleyecekler diyen papaz’’, diye bağırdı. Salonda bulunan herkes pür dikkat kesilmişti!

   Yıldırım Üsteğmen, heyecanla,

   -  Evet, bu bizim Maria’’ dedi. O da çok şaşırmıştı…

     Rumca konuşan spiker, elindeki mikrofonu önce o gece esirlerin arasında olan papaza uzattı. Ekranda yapılan konuşmalar, Türkçe alt yazılı olarak ekrana yansıtılıyordu…Bu sırada kameraman da papaza odaklamış, programı yöneten spiker, yönlendirici sorularla olayları anlatan insanlara adeta tuzak kuruyordu!  Seyrettikleri program, tam bir Rum propagandasıydı! Yapılan bu canlı yayın; adada bulunan İngiliz üsleri kanalıyla BBC’den dünya televizyonlarına da yansıyordu! Yani anlatılan her yalan dolan, aslı astarı olmayan şey, dünya kamuoyu ile anında paylaşılıyordu…

       Sonunda o papaz konuşmaya başladı;

  -    Ben Miamilya köyü yakınlarında esir düştüm. Benimle birlikte pek çok yaşlı, kadın, genç kız, hamile anneler ve çocuklarda esir düştü. Açtık, susuzluktan bitkin düşmüştük! Türk askerleri bize hiç yardım etmedi! Tam tersine hep işkence ettiler! En sonunda bölgeye gelen BG askerleri bizi kurtardı, özgürlüğümüze kavuştuk. Ama Türklere esir düşen pek çok sivili bu barbarlar acımasızca öldürdü, genç kızlarımıza da tecavüz ettiler, dedi… Televizyonun başında hepsi donup kalmıştı! Ne diyeceklerini bilemiyorlardı… En sonunda, Yıldırım Üsteğmen bu sessizliği bozdu;

  -  Sen bu yalanlarınla din adamı olacaksın öyle mi papaz Stavros? Sen din adamıysan eğer? İnancın gereği boynuna taktığın haç’a da, papaz kılığına da yazıklar olsun! Söylediğin bu yalanlar için Yüce Rabbim, sana en büyük cezayı versin, dedi. Sonra da arkadaşlarına dönerek;

-  Üzülmeyin arkadaşlar. Biz en doğrusunu yaptık. O gece yaşananlara Allah şahit. Bizim, Mehmetçiklerimizin, bizden aman dileyen bu insanlara nasıl davrandığımızı en iyi o biliyor. Din adamı kisvesi taşıyan bu papazın yalanları değil, bizim ne yaptığımız önemli. Bunun ne olduğunu da orada yaşayanlar biliyor, diye hitap etti.

      Ancak Yıldırım Üsteğmen ne söylerse söylesin, televizyonu seyredenlerin tamamı çok üzgündü. Onlarla aşını, suyunu paylaşan askerlerimize böylesine bir iftira atılmasını kabullenmek mümkün müydü?  Programı yöneten spiker duyduklarından çok memnun olmuştu! Papazın söylediği yalanlara, bir sürü zırva da kendisi ekledikten sonra; kamerayı Maria’ya çevirdi! Yıldırım Üsteğmen başta, salondaki bütün rütbeliler pür dikkat, onun ne söyleyeceğini merak ediyorlardı…

    Spiker öylesine bir soru sordu ki! Bu soru gerçekten de çok çarpıcıydı!

   -    Siz genç bayan! Türk askerlerinin sizin gibi çok güzel kızlarımıza tecavüz edip, sonra da öldürdüğü anlatıldı! Az önce konuşan papaz efendi de bunu söyledi. Siz de esir düşmüşsünüz! Sizin de başınıza böyle bir barbarlık geldi değil mi? dedi…

     Maria spikere dik, dik baktı!  Tam da ondan beklenen cümleleri kurarak, hiç tereddüt etmeden şu cevabı verdi;

     -   Siz neden bahsediyorsunuz? Evet, ben de, ailem de esir düştük! Hatta az önce konuşan papaz efendiyle birlikteydik. O esaret günlerini, gecelerini beraber yaşadık. Az önce mikrofon tuttuğunuz o papaz efendi var ya! O doğruları anlatmadı. Türk askerleri değil bize dokunmak, kendi eşlerinden, kardeşlerinden farklı davranmadı. Kendileri aç kalmak pahasına yemeklerini, sularını bizimle paylaştılar. Hatta hamile kadınlarımıza süt bulup getirdiler. Sonra da hepimizi serbest bırakıp, Rum bölgesine gitmemize izin verdiler. Ben böylesine bir insanlık ne gördüm, ne de duydum. Bu mudur barbarlık? dedi.

                   Maria’nın bu cevabı karşısında, Rum spiker adeta donup kalmış, gıkını dahi çıkaramamıştı.  Hiç bir şey söylemeden, hemen mikrofonu bir başka Rum’a uzattı! Ama o cesur kız televizyonda söyledikleriyle, türlü yalanlarıyla Türk askerlerini suçlayanlara insanlık dersi verdiği gibi, canlı izlenen bu programda; başından geçenleri eksiksizce anlatmış, yaşadıkları gerçeği yalancıların yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı.  Program sona ermiş, herkes televizyonda izlediklerinin şaşkınlığı içinde derin bir sessizliğe bürünmüştü…

                Salonun sessizliğini Yıldırım Üsteğmen bozdu; 

 -  Helal olsun Maria’ya; hiçbirimizi yanıltmadı. Yaşadığı gerçekleri hiç çekinmeden anlattı. Bu defa bizim ona bir teşekkür borcumuz var. Hem Mehmetçiklerimiz adına, hem de doğruları anlattığı için. Bu defa da ben sarılacağım onun boynuna. Kim bilir belki bir gün yine karşılaşırız bu topraklarda, dedi… Yıldırım Üsteğmen yutkundu, gözleri doldu…  

                Aylar önce yaşadığı o günler gelmişti aklına! Özgürlüğe giden yola doğru çılgınca koşan o insanları hatırladı. Ve o bir çift yeşil gözün minnet dolu bakışları canlandı gözlerinde, o bakışları hiç unutamamıştı… Ayağa kalktı, ‘’Kim bilir belki yıllar sonra bir kez daha karşılaşırız’’ diye mırıldandı. Salonun camına doğru yaklaştı, dışarıya doğru baktı! Özgürlüğe giden yol oradan da gözüküyordu.  Gözleri nemlendi, pencereyi açtı, dışarıdan gelen taze havaya yasemin çiçeklerinin kokusu karışmıştı…

  Artık günler hep birbirine benzer şekilde geçmeye başlamıştı. Ama geceleri yine de özellikle mücahitlerin bulunduğu mevzilere doğru, Rumlar ateş açıyordu ama Yıldırım Üsteğmenin taburunun bulunduğu cephe hattı genelde sakin bir süreç yaşıyordu.

              Yeni yıla girmeye birkaç hafta kala üst birlikten tabura bir emir geldi!  Bu emre göre, birliğin harekâta gelirken getiremeyip de Türkiye’de kalan malzemelerini adaya getirmek üzere; taburdan seçilecek bir kişinin ismi isteniyordu.

   Ama bu seçimi yapmak öylesine zordu ki! Hele ki, taburda savaştan beri sevdiklerini görmeyen, özleyen o kadar çok subay ve astsubay varken… En nihayetinde Taburların Karargâh Destek Bölük Komutanları ile Alayın Karargâh Bölük Komutanının gitmesine karar verildi.

                  Yıldırım Üsteğmen de Türkiye’ye gidecek subaylar arasındaydı… Onları Türkiye’ye götürecek gemiye Girne’den bineceklerdi. O tarihe kadar Girne’yi hiç görmemişlerdi ama çok güzel bir yer olduğunu biliyorlardı. Çünkü taburun emrine verilen mücahitler, Girne’nin adanın en güzel yerleşim merkezi olduğunu anlatmışlardı. Şimdi ilk kez Girne’yi göreceklerdi…

                    O gece Girne’ye gittiklerinde hiçbir şey göremediler! Ancak sabah olup da onları Türkiye’ye götürecek gemiye binmeden önce Girne yat limanında yaptıkları kısa bir gezinti, bu şehrin hem tarihi, hem de turistik dokusunu gözler önüne sermişti… Sanki birkaç ay önce burada bir savaş yaşanmamışçasına, hayat yeniden renklenmeye, savaşın izleri silinmeye başlamıştı.

                    Üsteğmen Yıldırım ve Türkiye’ye giden diğer subaylar gemiye bindiklerinde, hepsinin gözleri pırıltılı gözyaşlarıyla dolmuştu… Sanki uzun yıllardır kaldıkları bu adadan bu defa onlar, sevdiklerine kavuşacakları saatlere doğru yol alacaklardı… Öyle değil miydi? Savaşın içinde kalan o ölüm dolu anlardan hayata yeniden dönmüşler, şimdi de Türkiye gitmek üzere yola çıkacaklardı. Bu yol onlar için; özgürlüğe giden yoldan da kıymetliydi! Çünkü yolun sonunda aylardan beri haber alamadıkları sevdikleri vardı…

 Gemi hareket etti… Dalgalı bir Akdeniz yolculuğundan sonra saat 16.00 sularında Mersin limanına ulaştılar. İnsanın, uzun bir ayrılıktan sonra, kendi vatanına dönmesi ne büyük bir mutluluktu. Bu mutluluğu daha önce hiç tatmamışlardı!  Yıldırım Üsteğmen limana giren geminin güvertesinden Mersin’e doğru dikkatle baktı! Sanki yeniden doğmuş gibiydi…

 Saatlerin bir an önce geçip gitmesini, çok özlediği eşine ve kızına kavuşmayı istiyordu. Mersin’e indikten sonra Ankara’ya gidecek otobüs baktılar ama yoktu! Ancak, Adana’dan da Ankara’ya giden otobüslerin saati uymuyordu!  Bunun üzerine Ankara’ya giden diğer iki arkadaşıyla birlikte bir taksi ile anlaşarak, Ankara’ya hareket ettiler. Akşam saatlerinde Torosların en tepesine Tekir yaylasına gelmişlerdi… Eğitim kıyafetlerini görüp de kendilerine nereden geldiklerini soranlara;

  -  Kıbrıs’tan, savaştan geliyoruz, dediklerinde; Çevredeki insanlardan büyük bir sevgi ve saygı gördüler.

                     Sabaha karşı Ankara Çubuk ilçesine geldiklerinde; saat 03.00 civarıydı… Yıldırım Üsteğmen aylar önce eşi Gonca’yla vedalaştığı lojmanının merdivenlerini üçer, beşer çıktı. Evinin zilini çaldığında kalbi yerinden çıkacak gibi çok heyecanlıydı. Ancak kapı açılmayınca çok üzüldü… Neyse ki yan komşusu kapıyı açmış, eşinin kızıyla birlikte Ankara’daki bir yakınının evine gittiğini söylemişti.

 İçi rahatladı.  Hemen aşağıya indi. Onları Adana’dan getiren taksi daha lojmanlardan ayrılmamıştı.

     Şoföre;

  -  Kaptan bizimkiler Ankara’daymış, haydi hemen oraya gidiyoruz’’ diyerek, aceleyle geldiği arabaya tekrar bindi.  Ankara’ya hareket ettiler…

                          Ankara’daki tanıdıklarının evine geldiğinde sabah ezanı okunuyordu. Evin kapısını çaldı. Kapı açıldığında tam bir sürpriz olmuştu. Kapıyı ev sahibi açtı. Yıldırım Üsteğmeni görünce çok şaşırdı. Hemen arka taraftaki odada kalan Gonca’ya seslendi…

   -  Goncaaaa, misafirin var!

   Gonca;  

 -  Ne misafiri yengem, benim ne misafirim olur ki? dedi.  Ama odasından çıkıp da Kocasını karşısında görür görmez;

  -  Aman Allah’ım Yıldırım’ım “ diyerek kocasının boynuna öyle bir sarıldı ki; ayrılığın acısı ancak böyle anlatılabilirdi… Ev halkı da uyanmıştı, onlarda bu sevince ortak oldular.

     Yıldırım Üsteğmen;

  -  Ecem nerede? diye sordu.

  Gonca Gülü;

 -  Arka odada uyuyor, Yıldırımım diye cevapladı.

                 Gonca, o kadar çok heyecanlanmış, öylesine sevinmişti ki, kocasını öpücüklere boğmak istiyordu. Ama yalnız olmadıkları için utandı, yapamadı. Kocasının elinden sıkıca tuttu, küçük kızlarının uyuduğu odaya doğru yürüdüler… Gonca kapıyı usulca açtı… Ece hala mışıl, mışıl uyuyordu. Yıldırım Üsteğmen usulca kızına doğru yaklaştı, önce onu uzun uzun kokladı, sonra da usulca yanağından öptü, başını okşadı. Ece önce mızırdandı kısa bir süre sonra o kocaman güzel gözlerini açıp da birden bire babasını karşısında görünce; öylesine içten, öylesine özlem dolu bir sesle;

 -   Babacığım, diyerek, Yıldırım Üsteğmenin boynuna sarıldı ki, üçü birden ağlamaya başladı. Ama bu gözyaşları kederin değil, mutluluğun gözyaşlarıydı… En nihayetinde yine bir aradaydılar. Üsteğmen Yıldırım aylardır özlemiyle kavrulduğu güzel eşine, yavrusuna kavuşmuş; bu büyük özlem geride kalmıştı. Bir arada olacakları günler sayılı da olsa; yaşanan bu özel dakikalar hayatlarının en güzel anısı olarak yaşayacaktı…

                  Böylece zaman akıp gitmiş; üç günlüğüne de olsa Ankara’ya gelen Yıldırım Üsteğmenin ailesinden ayrılma vakti gelmişti!  Ayrılmadan önce Ankara’da geçirecekleri soğuk kış günlerinde kullanacakları, kömür alım işini de halleden Yıldırım Üsteğmen; adaya döneceği gün erkenden eşi ve kızına veda ederek yola çıktı.

                   İşlerini bitirip bir an önce Kıbrıs’a birliğinin başına dönmeliydi… Ne tuhaf; savaştığı, onca acıyı yaşadığı adayı, silah arkadaşlarını çok özlemişti!  Savaştan sonra Türkiye’ye görevli gelen kafile, emir verilen gün ve saatte Mersin limanında toplanmıştı. Onları adaya götürecek feribot da limanda hazır bekliyordu… Limanda bekleyen gemiye binmeden önce İnzibat subayının kontrolünden geçip, harekete hazır geminin güvertesine çıktılar. Akdeniz’den limana doğru esen hafif bir rüzgâr çıkmıştı! Az da olsa serinlediler. Çünkü Mersin’in rutubetli sıcağı da Kıbrıs’tan aşağı değildi!  Ama adanın sıcağı bir başkaydı tabii ki!

                     Feribot gece yarısını yarım saat geçe Magosa limanına hareket etti. Onları yeniden adaya götüren feribot, sabah saat 07.30 da limana girmişti… Yıldırım Üsteğmen, diğer görevliler, kısa sürede gemiyi terk edip, onları bekleyen bir askeri araçla birliklerine hareket ettiler.  Üsteğmen Yıldırım, taburuna geri döndüğünde akşam olmak üzereydi. Tabur komutanı ve diğer arkadaşlarıyla yeniden bir aradaydı artık. Onun gelişiyle birlikte tabur karargâhında değişik bir hava oluşmuştu…

                   Ankara’da kalan aileler Yıldırım Üsteğmenle birlikte Kıbrıs’ta kalan eşlerine ufak tefek hediyeler, fotoğraflar göndermişlerdi. Ama en çok da sağlıklı, iyi olduklarına dair haberler içeren hasret mektuplarını… Bu mektuplar, aylardır eşlerini, çocuklarını görmeyenler için her şeyden de değerliydi…

                  O akşam hep birlikte keyifli bir yemek yediler. Yemeğin sonunda Tabur Komutanları Burhanettin Yarbay, sağlık nedeni dolayısıyla birkaç hafta sonra Türkiye’ye döneceğini açıkladı! Yemeğe katılan tüm subaylar, astsubaylar çok şaşırmıştı. Çünkü onu çok seviyorlardı. Özellikle de savaşın en kötü günlerini birlikte yaşadıkları Yıldırım Üsteğmen. Türkiye’ye gitmeden önce Burhanettin Yarbay, bu kararından ona bahsetmiş ama Üsteğmen Yıldırım, yine de tabur komutanının böyle bir karar alacağına ihtimal vermemişti! Komutanının Türkiye’ye dönecek olmasının tasası şimdiden başlamıştı. Çok yalnız kalacağı belliydi. Hem akşamları kiminle sohbet edecekti? Yeni gelecek Tabur komutanı böylesine yakın bir kader arkadaşı değildi ki! Savaş denen cehennemin ne olduğunu bilmeyen birisi ile nasıl anlaşacaktı? Öyle ya, savaşta ölüme giden bir komutanla birlikte paylaşılan kader arkadaşlığı günleri, hiçbir şeye benzemeyecek, o günleri paylaşan insanların hayata bakış açıları, adaya yeni atanan subaylarla örtüşmeyecekti!

                 Burhanettin Yarbay; çok özel nitelikleri olan bir komutandı. Kendisi yıllar önce Yıldırım Üsteğmenin yaşındayken Kore savaşlarına da katılmıştı. Tabur personeli onun bu özelliğini de bildiği için ona olan güvenleri sonsuzdu. Oldukça esmer bir tene sahipti… Bundan dolayı da; askerleri kendi aralarında ona ‘’Arap Burhanettin dedikleri gibi;  ‘’Baba Burhanettin de’’ diyorlardı.  Yıldırım Üsteğmenin askerleri arasındaki lakabı da; ‘’Panterdi’’ Taburun tüm askerleri her ikisini de çok seviyordu…

   Birkaç hafta sonra Burhanettin Yarbayın Türkiye’ye dönüş günü geldi… Hareketinden önceki son gece, cephe nöbeti olanlar hariç; taburun bütün subay ve astsubayları tabur karargâhında toplanarak son bir kez daha hep birlikte yemek yediler. Burhanettin Yarbay, kısa ama çok duygusal bir veda konuşması yaptı.

   Herkesle kucaklaşarak, helallik aldı. ‘’Hoşça kalın’’ dedikten sonra sabah erkenden yola çıkmak üzere aralarından ayrıldı…

                    Yıldırım Üsteğmen ertesi sabah Burhanettin Yarbayı, Ercan Havaalanından uğurladıktan sonra, tabur karargâhına döndüğünde yüreğinde tarifi imkânsız bir sızı kalmıştı… Burhanettin Yarbaya o kadar çok alışmıştı ki, onunla adeta baba oğul gibi olmuşlardı. Savaş boyunca en kritik anları, geceleri, gündüzleri birlikte paylaşmış, ölüme dahi birlikte koşmuşlardı… Onun için günlerin akışında bir durgunluk olmuştu…  Yıldırım Üsteğmenin savaşta birlikte olduğu diğer arkadaşlarının da tayinleri çıkmış, onlarda birer ikişer Türkiye’ye dönüyorlardı. Taburda savaşa katılan yegâne subay olarak o kalmıştı. İşte bu daha da kötüydü! Çünkü onun ruh halini bilecek kimse kalmamıştı…

                Ama adada iyi şeyler de yaşanmıyor değildi… Kıbrıs’ta yaz sona ermiş, adaya sonbahar gelmişti. Yeşil adanın her yanı sararan yaprakların hüznüyle dolmuştu. Ancak artık ada daha ferah nefes alınır bir mevsime kavuşmuştu.  Dünyanın hiçbir yerinde sonbahar, böylesine güzel yaşanmazdı herhalde? Artık subay, astsubaylara da gün içinde kısa sürelerle de olsa izin veriliyor, onlar da ufak tefek ihtiyaçlarını giderme fırsatını buluyorlardı. En çok da Lefkoşa’ya gidip, ailelerine telefon ettiklerinde mutlu oluyorlardı… Artık, her şey normale dönmüştü… Hatta Magosa’da bir de Orduevi açılmış, ailelerini adaya getirmek isteyenlere, 15 gün süreyle orduevlerinde kalabilecekleri konusunda emir de yayınlanmıştı…

                 Aslında Yıldırım Üsteğmen Burhanettin Yarbay taburdan ayrılmadan önce ona bir teklifte bulunmuş, ele geçirdikleri Miamilya Köyünün içinde birkaç evi temizleyip lojman haline getirmeyi, sonrasında da ileri bir tarihte bu evlere taburun subay, astsubaylarının ailelerini sırasıyla getirerek misafir etmelerini teklif etmişti. Tabur Komutanı da gitmeden önce bu teklifi kabul etmiş, bu evler hazır hale getirilmişti.  Şimdi ailelerin ordu evinde kalmalarına izin çıktığına göre, onlar da ailelerini bu evlerde konuk edebilirlerdi… Cephe hattına çok yakın olan bu lojmanlar, tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalabilecek olsa da; bu duruma rıza gösterenler ailelerini getirebilecekti!

                 Bu durumdan Alay Komutanı Cengiz Albayın da haberi olmuştu. Burhanettin Yarbay, taburdan ayrılmadan önce konuyu Alay komutanıyla görüşerek, kabul ettirmişti. Böylece birlikte savaştıkları personeline, adadan ayrılmadan önce iyi bir jest yapmıştı. Her şey hazır, bir tek ailelerin gelmeleri kalmıştı…

                Adanın sonbaharıyla kışı o kadar çabuk ve ılık geçmişti ki, baharın geldiğini ancak adayı kaplayan kır çiçeklerinden anladılar.  Bahar gelmişti… Yıldırım Üsteğmenin eşi Gonca da aylardan beri gönderdiği mektuplarda adaya gelmeyi çok istediğini yazıyordu. Nihayet bu istediği olmuş, Yıldırım Üsteğmen Tabur Komutanı olarak gelen, yeni binbaşıya konuyu açtığında o da olumlu karşılamıştı. Hatta kendi eşini de bu lojmanlardan birisine getirmeye karar vermişti.

                 Mayıs ayının ilk haftasında Yıldırım Üsteğmenin eşi ve kızı adaya geldiler. Yeni tabur Komutanı Nihat Binbaşının eşi ve kızı da adaya gelmişti. Her iki aile de yan, yana iki lojmana yerleştiler. Eş ve çocuklar adada kaldıkları süre içinde zaman, zaman birlikte de dolaştılar. Bu gezi süreçlerinden Yıldırım Üsteğmen pek hoşlanmasa da, taburun komutanı olduğu için Binbaşıya bir şey söyleyemiyordu… Burhanettin Yarbaydan sonra nedense ona hiç ısınamamış, aralarında daima bir mesafe olmuştu! Ama ne olursa olsun Gonca Gülüyle, Ecesiyle birlikteydi ya ondan mutlusu yoktu. Yıldırım Üsteğmen çoğu kez eşini, kızını alıp, adanın turistik yerlerini dolaşıyorlar, üçü birden mutluluğun tadını çıkarmaya çalışıyorlardı.

                   Ancak sayılı günler çabuk geçmiş, bu mutlu süreçte hızla bitmişti. Eşi ve kızı Türkiye’ye döndüler. Çünkü Yıldırım Üsteğmenin birkaç hafta sonra yeni tayin yeri belli olacaktı… Artık adaya feribot seferleri de başlamıştı. Çoğunluğu asker ailelerinden oluşan pek çok Türkiyeli turist, akın akın adaya geliyorlardı. Böylece adada ekonomik hayat da canlanmış, sokaklar dolmaya, dükkânların boş vitrinlerinde türlü türlü mallar satılmaya başlamıştı. Çoğu İngiliz menşeli olan bu mallar, Türkiye’de bulunmadığı gibi,  fiyatları da oldukça ucuzdu. Yıllar önce Girne’ye, Magosa’ya, Güzelyurt’a Rum polisinin izni olmadan gidemeyen Kıbrıs Türk’ü özgürlüğün keyfini çıkarıp, buralardaki Rum dükkânlarını açmış Türkiye’den gelen turistlere satış yapıyorlardı… Kıbrıslı Türk tüccarlar, ticaret hayatında ‘’pazarlık’’ etmenin ne demek olduğunu da adaya gelen Türkiyelilerden öğrenmişlerdi!

                       Bütün bu gelişmelerin yanı sıra en önemlisi de; yıllar öncesini yaşayan yaşlı Kıbrıs Türklerinin gözlerindeki mutluluğu görmemek mümkün değildi. Öylesine mutluydular ki.  Bu günleri görmek, onlara yaşamlarının en büyük bir mükâfatı olmuştu…

                       Nihayet Yıldırım Üsteğmenin de adadan ayrılma vakti gelmişti! Tayini Türkiye’nin şirin bir iline Denizli’ye çıkmıştı. Temmuz ayının 27’nci günü adaya veda edecekti. Yıldırım Üsteğmen Türkiye’deki yeni görev yerini öğrendiği gün çok heyecanlanmıştı! Ama atanma emrini okuduğu o an, içine büyük bir hüzün çökmüştü… Yaşamının en önemli dönemini yaşadığı bu adada geçen savaş günlerini elbette ki unutmak mümkün değildi. Genç yaşına rağmen, bir insanın ömrünce göremediği pek çok şeye tanıklık etmiş, yaşamıştı. Kıbrıs’ta geçirdiği bu bir yıl ona bir asır yaşamışçasına büyük bir tecrübe kazandırmıştı…

                     Türkiye’ye dönüşünden bir gece önce Kıbrıs’ta savaştığı bölgeleri bir, bir dolaştı. Adeta o günleri yeniden yaşadı… Nereye gitse, orada yaşadıkları her ne varsa bir anda beynine üşüşüyordu!  Öylesine günleri, geceleri yaşamıştı ki buralarda! Her gününe bir ömür sığardı… Hele ki, ikinci harekâtta taarruz ettikleri araziye gelince aracından indi, çevresine şöyle bir bakındı! İlk gördüğü ağaca doğru yürüdü, yürüdü; gölgesinin bulunduğu yere çöktü kaldı…  Uzun, uzun savaştığı topraklara baktı. Bakışlarına sığan her kare aslında onun hayatına damgasını vuran öyle çok şey anlatıyordu ki!

 Her şey işte burada, bu arazide yaşanmıştı… Gözlerini kapadı, düşünceleriyle baş, başa kaldı;

‘’ Ölümle-yaşam arasında sıkışıp kaldığı günlerden nasıl sıyrıldığını, Burhanettin Yarbayla birlikte Rum havan mermilerinden nasıl kurtulduklarını, ikinci harekâtta ele geçirdikleri köye girerken mayın tarlasından nasıl geçit açtığını, köyü ele geçirdiklerinde, kendi uçaklarının yanlışlıkla onları Rum askerleri zannederek nasıl ateş açtıklarını… Ama en çok da hiçbir zaman unutamayacağı o 187 Rum esirle birlikte yaşadığı iki gün, iki geceyi hatırladı. Ve o bir çift yeşil gözü… Hiç unutmamıştı ki!

                 Savaşın en acımasız saatlerinin yaşandığı o günlerde kendileri aç, susuz kalmaları pahasına aşını da suyunu da o esirlerle paylaşan Mehmetçikleri geldi aklına… Sonra da serbest bıraktığı o insanların özgürlüğe giden yolda, çılgınca koştukları geldi… Dudaklarında buruk bir gülümseme belirdi! Avuçları terlemişti… Terleyen ellerini ovuşturup, terden kurtulmak istedi! Avuçlarını birleştirdiğinde, o veda anında avucuna bırakılan o bir tutam ‘yasemin çiçeğini’ teması varmışçasına irkildi. İçini tuhaf bir duygu kapladı…  Maria’nın o naif sesiyle; ‘’Seni hiçbir zaman unutmayacağım cesur Türk’’ fısıltısını duyar gibi oldu… Sanki yaşadığı her şeyi, yeniden yaşıyordu! Bir an içi ezildi… Ama dudaklarını ıslatan bir çift damla yaş, onu kendine getirdi… Yavaşça çöktüğü yerden kalktı!  Yaşaran gözlerini elinin tersiyle sildi. Avuçlarında hissettiği yasemin kokusu, elinin tersine de sinmişti! Tekrar aracına bindiğinde akşamın serinliğini, yasemin çiçeklerinin kokusu doldurmuştu… Derin bir nefes aldı;  ’Bir gün mutlaka’ diye mırıldandı…’’

                  Üsteğmen Yıldırım, Adadan ayrılmadan bir gün önce; mevzide kalan askerleriyle vedalaştı.  Savaşın en sıkışık anında bir kez daha tanıdığı, vatan ve vazife uğruna hayatlarını severek feda eden, kucağında son nefesini veren Mehmetçiklerinin şehitlikteki mezarlarını ziyaret etti, onları bir kez daha selamladı, dualar etti… Ve sonunda 27 Temmuz sabahı, tabur karargâhı bölgesinde kalan subay, astsubay, erbaş ve erleriyle son bir kez daha kucaklaştı…

                Yıldırım Üsteğmen adadan ayrılmadan önce tabur karargâhının bulunduğu bu köyün ismini değiştirmiş, savaşta burayı ele geçirirlerken şehit düşen bir askerinin soyadını vermiş,  köyün adını; ‘Haspolat Köyü’ koymuştu…

                Aracı hareket etti… Köyün yeni adının yazılı olduğu ‘’Haspolat’’ levhasının önüne geldiğinde aracını durdurdu; bir kez daha aylarca kaldığı köye doğru baktı!  O geceyi hatırladı… Sanki o da oradan el sallıyor gibiydi! 

 -   Sana da elveda Maria, diye bağırdı…

    Ama ‘’Özgürlüğe Giden Yol’’ hep orada kalacaktı…

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kibrishakikat.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.