Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Anasayfa KIBRIS Haberi O GECE... Bu haber 323 kez okundu.
KIBRIS Haber Girişi: 18.06.2021 - 13:31, Güncelleme: 18.06.2021 - 13:31

O GECE...

 

O GECE...

Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (13)
                                                              İKİNCİ BÖLÜM                    Yıldırım Üsteğmen yokken bölgeden toplanan esirler, sayıca oldukça artmıştı! Bu sırada yine bir grup askerin önlerinde elini havaya kaldırmış Rum esirler olduğu halde ona doğru geldiklerini gördü. Askerler, esirlerle birlikte Yıldırım Üsteğmenin olduğu yere geldiklerinde tam karşısında durdular. Kalabalık bir gruptu… İçlerinde daha çok kadınlarla, çocuklar vardı.  Birkaç tane de yaşlı erkek. Yıldırım Üsteğmenin gözü, esirlerin arasındaki yaşlı bir karı kocayla, genç bir kıza, küçücük bir kız çocuğuna takıldı! Üsteğmen Yıldırım, bir anda;   -  Aman Allah’ım! Şu küçücük kız çocuğu, Türkiye’de kalan kızım Ece’ye ne kadar benziyor? diye bağırmamak için kendini zor tuttu! Bu küçük kız, kendi kızıyla aynı yaştaydı sanki. Ancak küçük Rum çocuğu, yaşadıkları durumdan o kadar etkilenmiş olacak ki, iki elini aniden havaya kaldırdı ve… -   No, noooo! diye bağıra, bağıra ağlamaya başladı!  Gözleri korkuyla açılmış, Yıldırım Üsteğmenin gözlerine bakıyordu! Yanında ablası olduğu anlaşılan yirmi yaşlarındaki Rum kızı da çaresizlik içinde tir, tir titriyordu! Bu öylesine bir andı ki! Bu an, yaşamla-ölüm arasına sıkışıp kalan insanların yaşayabileceği psikolojinin şokunu anlatıyordu… Bunu ancak yaşayanlar anlayabilirdi!                      Yıldırım Üsteğmen, harekâtın ilk günlerinde bu psikolojiyi yaşamış, savaşın o cehennemi atmosferinde, birkaç kez yaşamla -ölüm arasında gidip gelmişti. Öldürmeyen Allah öldürmemişti, hala hayattaydı… Ama esaret ne demekti, böylesi bir durumda insan neler hissederdi? Hiç bilmiyordu ki! Bu nedenle o da şaşırmıştı! O küçücük Rum çocuğunu yatıştırabilmek için önce yumuşak bir ses tonuyla; birkaç defa; -  Korkma! Sana ve ailene bir şey olmayacak, diye seslendi… Ama çocuk şoka girmiş, bağırmaya devam ediyordu! Ayrıca o Türkçe de bilmiyordu ki… Yıldırım Üsteğmen bu defa yanında bulunan ablasına seslendi, el kol işaretiyle onu susturmasını istedi… Türkçe anlıyorlarmış gibi;   -  Kardeşine bir şeyler söyle, onu sakinleştir! Ne ona, ne de size hiçbir şey olmayacak. Hepiniz emniyettesiniz,  diye bağırdı. Küçük kız bu bağırtı üzerine korkudan susuverdi…                        Rum kızıyla, Yıldırım Üsteğmen o anda göz göze geldiler! Kızın korkuya teslim olmuş yeşil gözleri daha da irileşmiş; adeta yuvalarından fırlayacakmış gibi bakıyordu!  Aslında çaresizlik dolu ama ‘ne olur bize bir şey yapma’ dercesine bakan gözler, öylesine çok şey anlatıyordu ki! Yıldırım Üsteğmen, korku dolu gözlerle bakan Rum kızına döndü; -   İngilizce biliyor musun? diye sordu.      Rum kızı korku dolu bir ses tonuyla;   -   Yes I am diye, cevapladı.     Yıldırım Üsteğmen, bunun üzerine devam etti;   -  Korkmanıza hiç gerek yok. Sizler bizim misafirimizsiniz. Sizin emniyetinizden ben sorumluyum, dedi.                     Bulundukları yer, o küçücük çocuğun korku dolu çığlığıyla inlemişti adeta! Üsteğmen Yıldırım, önce ne yapacağını şaşırmıştı ama sonrasında durumu çabuk toparlamıştı. Ancak onu en çok etkileyen şey de; küçük kızın ablasının korku dolu ama mağrur bakışları olmuştu!        O Rum kızı yeşil gözleriyle öylesine içten ama öylesine dimdik bakmıştı ki!  O yemyeşil bakışlar; ’’İnsanlık öldü mü komutan?’’ diyordu adeta…  Yıldırım Üsteğmen de bu bakışlardan etkilenmişti. Rum kızının koyu yeşil gözlerinde çok derin bir mana vardı! O da bunu hissetmişti… İçinde kıpırdanan duygulara aldırış etmeden, küçük çocuğu da yatıştırmak adına çevresindeki askerleri uzaklaştırdı.  Elindeki silahı yere bıraktı. Yeşil gözlerine bakmamaya gayret ederek;  -   Korkmayın artık. Nereden geliyorsunuz? Adın nedir? diye sordu;       Rum kızı;   -   Adım Maria. Hemen şu karşı dağlardaki köyümüzden geliyoruz. Köyün adı; Sihari… Yanımdakiler, büyükannem Anita, dedem Hektor, küçük kız kardeşimin adı Eftelya. Anne ve babam Yunanistan’da Atina’da yaşıyorlar. Ben adaya dedem ve anneannemin yanına misafir geldim. Nişanlım, bir aydan beri silahaltında ama savaş çıktıktan sonra kendisinden haber alamadık!  Bizde harekât başladığında uzun bir süre köyde saklandık. Ama sonra ne suyumuz, ne de yiyeceğimiz kaldı! Ya orada kalıp ölecektik, ya da buradan Rum kesimine gidecektik ama askerlerin bizi esir aldı. Biz asker değiliz. Ne olursun bize bir şey yapmayın…                     Maria konuştukça, korku dolu bakışları kaybolmuştu. Şimdi korkuyla bakan yeşil gözlerinde sorgulayan ama daha farklı duyguların etkisinde olduğu anlaşılan bakışlar vardı…  Anlaşılan o ki, akıbetlerinin ne olacağının merakı içindeydi! Yıldırım Üsteğmen, diğer esirlerinde duyabileceği yüksek bir sesle;  -   Hiçbiriniz korkmayın. Sizler burada Türk askerinin koruması altındasınız. Size hiçbir şekilde zarar verilmeyecek, bizlere güvenin, dedi.  Ama esirler bu konuşmadan hiçbir şey anlamadığı için ona boş gözlerle baktılar!  Yıldırım Üsteğmen durumu fark etmişti!  -   Doğru ya, siz nereden Türkçe bileceksiniz ki? dedi. Sonra söylediklerini Rumcaya tercüme etmesi için Maria’yı yanına çağırdı. Bir kez daha göz göze geldiler! Yıldırım Üsteğmen ne oluyor bana diye düşünmeden edemedi Kalbi hızla çarpıyordu… Kendi iç sesini bastırabilmek için; ‘’Topla kendini. Ne oluyorsun böyle?’’ diye mırıldandı. Maria usulca yanına yaklaştı.  Yıldırım Üsteğmen ona demin Türkçe söylediği sözleri, İngilizce olarak tekrar etti, ondan; az önce söylediği sözlerin Rumca anlatılmasını istedi. Maria konuştukça orada bulunan insanların korku dolu bekleyişleri yok olmuş; ölümü bekleyen gözler, çevrelerine umutla bakmaya başlamıştı…                  Onların yaşamla-ölüm arasına sıkışıp kalan bu insanların durumu gerçekten de çok perişandı.  Aç ve susuzdular! Günlerden beri oradan, oraya kaçmışlar ama bir türlü özgürlüğe giden yola kavuşamamışlardı. Yıldırım Üsteğmen de durumun farkındaydı! Ama o da, askerleri de aynı durumu yaşıyorlardı. Yemek ve su onlar için de çok önemliydi… Yıldırım Üsteğmen de bu can sıkıcı durumun ne kadar önemli olduğunun farkına varmış olacak ki; Bölük Başçavuşu Celal Astsubayı yanına çağırdı;   -  Banazlı sana emir vermiyorum! Ancak bu esirlerin buradaki acıklı durumunu öncelikle subay ve astsubaylarımıza, sonra da Mehmetçiklerimize iletmeni istiyorum. Gördüğün gibi hepsi aç ve susuz. Şu çocukların, hamile kadınların haline bir bak!. Bu insanlar açlıktan ölecek. Herkesin yanında ne varsa, gönlünden ne koparsa bu insanlara göndermesini istiyorum. Hadi bakalım bu görev senin. Ama öncelikle bu insanları şu karşıdaki taş binaya yerleştir, çevre emniyetini al, öyle git      Celal Başçavuş ne diyeceğini bilemedi! Ama anlaşılan o ki, esirlerin bu durumundan o da çok etkilenmişti. Gözleri dolu, dolu olmuştu…   -   Anlaşıldı Komutanım diyerek, yiyecek ve su toplamak için askerlerin yanına gitti.                          Bu arada Yıldırım Üsteğmen esirleri saydırmış, tamamının 187 kişi olduğu tekmilini almıştı. Çoğunluğu yaşlı erkekler, kadınlar, çocuklar, hamile anneler olan ve hatta içlerinde bir de papaz kıyafetli toplam 187 Rum esir!  Bu insanlar nasıl muhafaza edilecek, nasıl doyurulacaktı? Kendilerinin de o bölgede kalacakları kesin değildi ki… Sonra birden gözü Rum kızına ve o küçücük kardeşine ilişti! O küçücük kız olsa, olsa dört yaşındaydı. Bu cehennemin ortasında ne işi vardı? Ya ablası? Kalkmış Yunanistan’dan adaya gelmiş ama işte savaşın tam da ortasında kalmıştı… Savaşın içinde kalan bu esir hayatlar bin bir derdi yaşarken; bu Rum kızı da nereden çıkmıştı karşısına? O iri yeşil gözleriyle, ona neden o denli sıcak bakmıştı? O bakışlar, neden başka şeyleri çağrıştırıyordu?  Hem bir Türk komutanıyla, esir bir Rum kızı arasında ne olabilirdi ki? Yaşamın içinde böylesine sıkıntılı bir süreç yaşanırken; hayata tutunabilmek adına insani duygulara başka bir anlam yüklenebilir miydi? Bu hissedilenler; olsa olsa ölümün kol gezdiği böylesi bir ortamda, hayatta kalabilmenin sevincini yaşayan genç bir kızın, hissettiği minnet duygusunu, onların hayatını bağışlayan insana hissettirmesinden başka bir şey olamazdı… Kaldı ki, Yıldırım Üsteğmen, Türkiye’deki Gonca Gülünü çok seviyor, onun hasreti içini yakıp kavuruyordu.  Hem o Rum kızı da nişanlı olduğunu söylememiş miydi? Bunu söylediğine göre onun da kavuşmak istediği, sevdiği bir adam vardı... Üsteğmen Yıldırım; bir türlü anlam veremediği bu duygu yoğunluğunu adlandıramamanın, beynine yığılan sorulara cevap verememenin sıkıntısı içinde birliğin diğer işlerine bakmak üzere oradan uzaklaştı…                    Celal Başçavuş esirleri muhafaza edecekleri binaya şöylece bir baktı! Binanın bir bölümünde saman balyaları vardı. Yanındaki askerlere öncelikle bu balyaları dışarı taşıttı. Böylece, az da olsa biraz daha yer açılmış oldu… Sonrasında Maria’yla birlikte diğer esirleri sırayla binanın içine aldı. Esirlerin hepsi çok bitkindi. Günlerin verdiği açlık, susuzluk had safhadaydı!  Bu insanların bir an önce bu ihtiyaçlarının giderilmesi gerekiyordu. Özellikle hamile annelerin, çocukların durumu perişandı… Celal Başçavuş, Maria’yı yanına çağırdı. Yanındaki el fenerini ona verdi. Az da olsa bildiği İngilizcesiyle korkmamaları gerektiğini anlatmaya çalıştı…   Maria, cılız bir sesle;  -  Teşekkür ederim, diyebildi.     Başçavuş Celal;  -   Şimdi size yiyecek, su bulmaya gidiyorum. Az sonra dönerim, diyerek oradan ayrıldı…  Maria büyük bir dikkatle kaldıkları binanın içine bakındı… Gözleri karanlığa alışmış; içinden gelen bir ses, onları burada toplayan insanların çok iyi niyetleri olduğunu söylüyordu. Özellikle de o genç Türk subayı, ona büyük bir güven vermişti. Maria; şaşkın ve perişan bir haldeki esirlere;   -   Hiç korkmamalarını, onları koruma altına alan Türk komutana güvenmelerini, söyledi. Hepsi sessizce dinlediler…        Sadece içlerinde bulunan papaz, Maria’ya bakıp Rumca bir şeyler mırıldandı! Ama binada ağlayan o kadar çok çocuk vardı ki;  Papaz efendinin ne söylediğini anlayamadı! O da kardeşiyle birlikte oracıkta bir yere kıvrılıverdi! Diğer çocuklar gibi kardeşi de,  ağlamaya başladı. Çok açtılar, çok susuzdular… Maria çaresizlik içinde onları avutmaya çalıştı ama olmadı! En sonunda hep birlikte dua etmeye başladılar. Bu ortam çocukları az da olsa sakinleştirmişti…                     Hepsi yorgunluk, açlık, susuzluk, hasret ama hepsinden de önemlisi ölüm korkusu yaşıyorlardı… Günlerden beri yaşadıkları Maria’yı da bitkin düşürmüştü. Kardeşini uyutmayı başarmış, dedesiyle, anneannesi ise; bitkinlikten oldukları yerde sızıp kalmışlardı.  Maria, oturduğu yere sessizce uzandı… Ellerini başının altına yastık yaptı, gözlerini kapattı… Yunanistan’daki öğrencilik döneminde başına gelenleri, adaya geldiği günden beri yaşadıklarını, Atina’da kalan annesini, babasını ama en çok da savaşın içinde olan nişanlısı Hiristos’unun şu anda ne yaptığını düşünmeye başladı:   ‘’Yunanistan aynı yıllarda bir askeri darbe yaşamış, ülkeyi demokrasiyle yönetenler gözaltına alınmıştı. Albaylar cuntası, ülkede hâkimiyetlerini güçlendirebilmek için özgürlüklerin bir kısmını askıya almış, halkı da baskı altına almaya çalışıyordu. Alınan tedbirlere ilk büyük tepkiler, Atina üniversitesi öğrencilerinden geldi. Günlerce süren sokak gösterileri ve mücadeleleri sonucu, hükümet üniversiteleri kapatmış, birçok öğrenciyi gözaltına almış, birçoğunu da tutuklamıştı.                     Gözaltına alınan öğrencilerden biri olan Maria, ülkenin en faal demokratik kuruluşu, “ Demokrasi Platformu “ üyesi idi. Bu platformun üyelerinin çok büyük kısmı üniversite öğrencileriydi. Maria da bunlardan biriydi. Özgürlüğüne çok düşkündü. Ona göre, özgürce yaşam hakkını kullanması, insanın en doğal hakkıydı. Özgürlüğü için her şeyi yapabilirdi…                  Yazarların, sanatçıların, liseli öğrencilerin katılarak destek verdikleri son büyük gösteriye katılmış, gösterinin yürüyüş bölümünde polisin coplu, gazlı bir müdahalesi olmuş, ortalık cehenneme dönmüştü. Polisin güçlü müdahalesi ile yerlere düşenler, yaralananlar, kaçmaya çalışanlar, Atina caddelerini tam bir ana baba gününe çevirmişti. Bağırış, çağırış, yardım çığlıkları etrafı sarmış, topluluk dağılmış ve müthiş bir can pazarı yaşanmaya başlamıştı.                 Herkesin bir taraflara kaçışmaya çalıştığı, gözün gözü görmediği zamanda, dar bir sokağa girerek kaçmaya çalışan Maria, sokağın çıkışında polislerin kurduğu pusuya düşerek yakalanmıştı. Derhal gözaltına alındı ve en yakın polis karakoluna götürüldü. Günlerce sorgulandı, işkence altında arkadaşlarını ihbar etmesi istendi. Maria dayandı, ağzından tek söz alamadılar. Ve nihayet pes ederek Maria’yı serbest bıraktılar…             O meşum müdahalenin yapıldığı günden beri kızlarından haber alamayan anne ve baba, kapılarının çalındığını duydukları zaman, şaşkınlık içinde birbirlerine baktılar. Baba toparlandı ve kapıya koştu. Hızla kapıyı açtı. Karşısında Maria’yı görünce, şaşırdı, gözlerini iri iri açarak; ‘’Maria sen misin?’’ diyebildi. Maria, gözleri şişmiş, kan çanağına dönmüş bir durumda ancak kendisinin duyabileceği bir sesle; ‘’Evet baba! Bıraktılar beni,” diye fısıldadı.  Baba, ellerini uzattı, Maria’nın bir çula dönmüş elbisesi üzerinde ellerini gezdirdi; ’’Gerçekten senmişsin”,, diyerek sevindi ve içeriye dönerek. ‘’Hanım! Hanım, Maria geldi’’, diye çığlık çığlığa bağırdı.           İçeriden kapıya doğru koşarak gelen annenin ayak sesleri duyulurken baba kızına sarıldı. Öptü onu, kokladı, ne kadar çok özlemişti bir bilseydi. Anne ikisini sarılmış olarak görünce o da ikisine birden sarıldı. Günlerdir süren, endişe, korku artık bitmişti. Halsiz ve yorgun olduğu her halinden anlaşılan Maria evine dönmüştü ya, bundan büyük mutluluk olamazdı onlar için… Maria’yı adeta kucaklarında içeri götürdüler…           Maria, evine döndükten sonra epey dışarı çıkmak istemedi. Anne ve babasına başına gelenleri, hiç atlamadan olduğu gibi anlattı. Babası Kıbrıslı idi. Maria’nın cunta hükümeti devam ettiği müddetçe okuluna gitmesi, hatta dışarı çıkması bile mümkün değildi. Tekrar tutuklanabileceği korkusu bütün bünyesini sarmış, ruhunu adeta esir etmişti. Baba, bir şeyler yapması gerektiğini düşünüyor, hanımı ile uzun zamandır bu konuyu konuşuyordu. Anne ve baba, nihayet, Maria’nın bu çevreden mutlaka uzaklaşması, sakin ve güvenli bir muhitte yeniden hayata dönmesi kararına geldiler. Gidebileceği yer hususunda epey tartıştılar ve sonra, adaya, Kıbrıs’a gitmesi kararını aldılar. Mesele bunu Maria’ya anlatmaktı. Birkaç gün sonra, akşam yemeği sırasında baba konuyu açtı: ‘’Maria, güzel kızım. Cunta okulları açmayacak. Senin de güvenli ve sakin bir ortamda dinlenmen gerekiyor. Göndersek, Kıbrıs’a dedenin yanına gider misin? Hem dinlenir, hem de dedenle hoşça vakit geçirebilirsin.’’       Maria elindeki çatalı bırakarak babasına kulak verdi. Söyledikleri, epeydir kendisinin de düşündüğü ama açmaya cesaret edemediği bir konu ile ilgiliydi. Babasını can kulağı ile dinledi. Sonra sordu: --Neden Kıbrıs baba?   --Büyük baban, büyük annen oradalar… Yalnız kalmazsın. Onlar seni korurlar ve yardımcı olurlar. Maria biraz düşündü. O aslına bakarsanız Avrupa’ya gitmek ve oradan cunta ile mücadelesine devam etmek istiyordu. Fakat babası Kıbrıs’a gitmesini istediği zaman, biraz burulmasına rağmen o teklifi kabul etmenin daha uygun olacağını düşündü. Çok uzun zamandı,  büyükanne ve büyük babayı da görmüyordu. Bu zoraki gidiş, onları görmesi için mana da olurdu. Kabul etti:   --Peki, baba dedi. Ne zaman gidiyorum?    --En kısa zamanda gidersin. Uçak mı istersin, gemi mi?   --’Gemi ile gitmek daha hoş olur. Magosa’ya giderim, büyük babam orada beni alır ve köye gideriz.         --Tamam kızım… Ben biletini alırım. Sen hazırlan. Üç gün sonra bir gemi var. Onunla gidersin…’Anlaşma yapılmış, yemekler yenmişti. Maria izin isteyerek masadan kalktı. Odasına çıkarak hazırlanmalıydı…        Üç gün sonra Maria, annesi, kız kardeşi ve babası ile Atina limanında Kıbrıs’a gidecek gemiye binmek üzere hazırdı. Onlarla vedalaştı. Geminin merdivenlerini ağır ağır çıkmaya başladı. Merdivenin ortasına geldiği zaman durdu, geriye baktı. Onlar hala rıhtımda el sallıyorlardı. O da el salladı. Uzun bir zaman onlara bakarak içini çekti. “İnşallah döndüğümde onları yine böyle bulurum” dedi kendi kendine… Yavaş adımlarla merdiveni çıkmaya başladı. Geminin güvertesine geldiği zaman, geriye bir daha baktı. Hala rıhtımdaydılar. El salladı ve dönerek hızla kamarasına doğru yürüdü… Kamaraya girdiği zaman, gözlerinden süzülen gözyaşlarını, sanki birileri görecek de utanacakmış gibi, hızlı hızlı sildi. Lavaboya girdi. Ayna baktı. Kızaran gözleri onu biraz ürküttü. Elini yüzünü yıkadı. Geldi, kendini hazır olan yatağın üzerine attı. Bir müddet hiç kıpırdamadan yattı. Hiçbir şey düşünemiyor, sadece adada nelerle karşılaşabileceğini hayal ediyordu. Bu anda tiz bir düdük sesi duyuldu ve gemi olduğu yerde şöyle bir sallandı. Ne oluyor diye merakla başını kaldırdı. Gemi hareket etmişti. Doğup büyüdüğü ve on sekiz uzun yılını geçirdiği Atina geride kalıyor, gemi engin denizlere doğru yol alıyordu. Annesini, babasını düşündü “ acaba onları bir daha görebilecek miydi? “Onları çok ama o kadar çok seviyordu ki, bu sevgi anlatılmaz, ancak yaşanırdı. Şimdi ise yaşanma şansı da kalmamıştı. Üzüldü, kapattığı gözlerinin altından yanaklarına doğru yaşlar süzüldü. Bu sefer silme gereği duymadı. Ona bu ayrılık acısını yaşatan cuntaya lanetler yağdırdı. “Geber Papadopulos domuzu!” diye bağırdı. Sesi öyle gür çıkmıştı ki, kendisi de korktu. Etrafına bakındı, kimseyi görmeyince rahatladı. Kendi kendine gülümsedi… Yol boyunca adada neler yapabileceğini düşündü. Eksik kalan üniversite tahsili için hazırlanmak birinci öncelikti. Sonra çevreyi gezmek, tanımak istiyordu. Boş zaman bulabilirse kiliseye gitmeyi, biraz da olsa manevi yönünü güçlendirmeyi düşündü…                      Gemi Magosa limanına yanaştığında, oldukça heyecanlandı. Hazırdı, kamaranın kapısını açarak büyük güverteye çıktı. Hemen herkes onun gibi hazır durumda büyük güvertedeydi. Bu kalabalıkta büyük babasını nasıl bulabileceğini düşündü. Tedirgin oldu, biraz da korktu. Ya büyük babasını bulamazsa, ne yapardı? Sonra aklına polise giderek yardım isteme, geldi. Biraz rahatladı.                   Gemi yavaş yavaş boşalıyordu. Biraz daha beklemeyi uygun buldu. Çıkış merdiveni iyice rahatlayınca, merdivene doğru yürüdü. Merdiven başında bir an durakladı. Rıhtımda, henüz gemiden inemeyen yolcularını bekleyen yüzlerce insan vardı. Acaba büyük babası hangisiydi? Dikkatli ve yavaş yavaş merdivenleri indi. Etrafına bakındı. Kendisi ile ilgilenen hiç kimse yoktu. Tedirginleşmeye başladı. Tam bu sırada elinde bir fotoğraf ile gemiden inenlerle konuşan yaşlı bir adamı gördü. Ona doğru yürüdü. İçinden bir ses, ”büyük baban o ihtiyar,” diyordu. Yaklaştı. Adamın gösterdiği fotoğrafa göz ucu ile baktı. Kendisiydi fotoğraftaki genç kız. Valizini yere koydu, adama doğru bakarak; ‘’Büyük baba!, diye bağırdı.’’ İhtiyar sesin geldiği tarafa baktı. Sonra bir de resme baktı. Sonra da ‘’Maria, Maria’’, diyerek kıza doğru yürüdü. Kucaklaştılar, sarıldılar. Aralarında çok ani olarak gelişen bir duygu ile sanki çok eski ve uzun yıllar görüşemeyen eski bir dost gibi, birbirlerine baktılar… Maria’nın gözleri doldu; “ büyük baba “ diyerek ihtiyara tekrar sarıldı. Sonra duruldular. Yaşlı adam; ‘’Hoş geldin güzel kızım, dedi. ‘’Kusura bakma, seni neredeyse tanıyamayacaktım. Çok yıllar oldu seni görmeyeli…’’  Maria, sevincinden bir müddet konuşamadı. Sonra sesi titreyerek; ‘’Büyük babacığım’’ dedi. ‘’Beni tanıyamaman gayet normal bir şey, ben seni içimden gelen bir sesle tanıdım. O ses bana “ bu adam senin büyük baban “ dedi. Ben de sana geldim.’’Neşesi yerinde idi. Gülümsedi. ‘’Aynen bıraktığım gibisin büyük baba, hiç değişmemişsin’’ ‘’Abartma Maria yaş sekseni geçti. Bak zor yürüyorum. Sen büyümüş ve güzelleşmişsin. Baban buraya geleceğini söyleyince dünyalar benim oldu. Büyük annen ile birlikte, herkesin bizi unuttuğunu düşünmeye başlamıştık. İnan senin geleceğini duyunca, hayata yeniden gelmiş gibi olduk,’’ dedi.                Yüzü, buruşukluklarını gizleyecek şekilde gerildi, gülümsemesi bütün yüzüne yayıldı. Öyle tonton, öyle sevimli idi ki, Maria, büyük babasına bakarken çocuk kitaplarında gördüğü, hiç unutamadığı “dedeleri “ hatırladı. Gözlerini büyük babasının yüzünden hiç ayırmadan sordu:     --Büyük baba köye nasıl gideceğiz?      Büyük baba, torununa bakarak iç geçirdi;       --Ne kadar gelişmiş ve serpilmişsin Maria… İnan, çocukluğundan hiçbir eser kalmamış,’’ dedi. Sonra Maria’nın sorduğu soru aklına geldi. - Biraz ileriden bir arabaya bineceğiz. O bizi kapımızın önüne kadar götürecek, sen merak etme, diye ekledi.             Tam da büyük babanın dediği gibi, bindikleri araba onları evlerinin önüne kadar getirdi. Sabahtan, büyük babayı, torununu getirmek için Magosa’ya gönderdiğinden beri, kapının eşiğinde onları bekleyen büyü anne, kapının önünde duran arabayı görünce ağır ağır oturduğu eşikten kalktı. Arabadan önce büyük baba, sonra Maria indi. Büyük anne Maria’yı görünce, elinde olmadan bağırdı;    --’Maria, Maria! Kıza doğru, yaşından beklenmeyecek bir hızla yürüdü. Maria ise şaşkın eve doğru bakıyordu, sese doğru döndü ve büyük anneyi gördü. Ona doğru adeta koşarcasına gitti. Sarıldılar. Büyük anne Maria’yı gözlerinden, yanaklarından öpüyor, arada bir ,’’kızım benim, canım benim, ne kadar özlemişim’’ diyordu.       Büyük baba, arabayı gönderdi. Maria’nın valizini alarak bağırdı;   --Haydi, içeri; dışarıdaki sahne yeterl, dedi.     Birlikte içeri girdiler…                       Maria’nın Kıbrıs Savaşı’nın sonuna kadar sürecek ada günleri böylece başlamış oldu…  Dedesinin köyü, adayı Lefkoşa’yla Girne’ye bağlayan yola oldukça yakın bir yerdeydi. Boğaz bölgesindeki kavşaktan hemen sağa, dağ yoluna saptıktan birkaç kilometre sonra köye ulaşılıyordu.      Köyün adı ‘’Sihari’’ idi… Köy’ün yaşlı nüfusu genelde hayvancılıkla uğraşıyordu. Ama gençlerin çoğu yurt dışında okuyor, okulları bittikten sonra da iş bulabilenler adada kalıyorlar ama çoğunlukla ya Yunanistan’a, ya da İngiltere’ye gidiyorlardı. Çünkü adanın ekonomik yaşamı, iş olanakları pekiyi değildi. Özellikle ada yönetiminin Türklere yönelik uygulamaları, Yunanistan’daki rejim değişikliği adayı çok etkilemiş, 1963 yılından beri adada çeşitli kargaşalar yaşanmış, yaşanmaya da devam ediyordu. Bu nedenle de ada şartları çok ağırlaşmıştı…                         Ancak her ne olursa olsun, Kıbrıs doğasının güzelliğiyle, huzur veren kumsallarıyla, koyu lacivert deniziyle, insan eli değmemiş ıssız gibi koylarıyla çok güzel bir adaydı. Bunu çok iyi biliyordu, çünkü babası bu adayı ona o kadar çok anlatmıştı ki! Adeta görmeden ezberlemişti. Kıbrıs’a geldiği andan beri karşılaştığı doğal güzellikler onu yanıltmamıştı. Bu adanın insana huzur veren sihirli bir havası var diye söylendi. İçi tuhaf bir şekilde kıpır, kıpırdı!                    Ona ayrılan oda oldukça sadeydi. Bir yatak, küçük bir dolap, yatağın tam karşısında bir ayna ve ormana doğru açılan bir pencere… Yerleşmek üzere valizini açtı. Yunanistan’dan adaya gelirken yanına aldığı birkaç parça eşyasını dolaba yerleştirdi. Çok terlemişti. Ama odasının içinde yıkanabileceği bir duş yeri yoktu ki! O an evini hatırladı. Orada olsa şimdi hemen yatak odasındaki banyoya girer yıkanırdı. Ancak burada imkânsızdı. Bir an düşündü! Odasından dışarı çıkıp anneannesine seslendi; ‘’Yayaaa, bakar mısın lütfen’’ Anneannesinin bahçeden sesi duyuldu: ‘’Ne var Maria ne istiyorsun?‘’ ‘’Yaya, çok terledim. Bir banyo yapabilir miyim acaba?’’ diye cevapladı Maria.     ‘’Tamamdır kuzucuğum. Ama şu anda banyo müsait değildir. İstersen vücudunun terini ıslak bir havluyla sil, serinlersin…  Odandaki dolapta temiz havlu vardır. Banyo müsait olunca yıkanırsın. Şu anda deden var banyoda.’’ Maria; ‘’Peki, yaya’’ dedikten sonra dolaptan aldığı havluyu, evin lavabosunda sabunladı ve tekrar odasına döndü. Odanın perdelerini kapattı, kapısını kilitledi. Üzerinde terden sırılsıklam olan elbisesini, iç çamaşırlarını çıkarttı. Sabunlu ıslak havluyla, çıplak vücudunu silmeye başladı… Bir ara gözü aynadaki görüntüsüne takıldı. Bembeyaz teni, diri göğüsleri, dolgun kalçaları onu yaşından daha büyük gösteriyordu. Ama o daha bu yıl 18 yaşına girecekti. Ne garip en önemli yaşını burada dedesiyle, anneannesiyle kutlayacaktı… Aynaya yansıyan çıplak bedenine baktı! Kendisini dikkatle süzdü. Vücuduna her dokunuşunda ıslak havlunun serinliği iyi gelmişti…    Aynadaki görüntüsünden içi bir tuhaf olmuştu! Ürperdi…                         İlk kez böyle bir şey hissediyordu... Aklına çılgınca düşünceler geldi! Beni böyle gören bir erkek ne yapar acaba diye düşündü! Sonra da hınzırca gülümsedi… Yunanistan’daki okulunda peşinde koşan çok erkek arkadaşı vardı. Ama o, onları sadece arkadaşı olarak görür, onlara karşı hiçbir şey hissetmezdi. Arkadaşlarının onda en çok beğendikleri tarafı, yeşil gözleri, gözlerindeki o gizemli bakışlarıydı…                       Aceleyle giyindi, biraz da olsa serinlemişti. Odasından çıktığında, anneannesi mutfaktan ona seslendi; ‘’Hadi gel Maria, sana pişi yaptım. Sıcak, sıcak ye.’’ Ama o, önce buzdolabından soğuk bir bardak su içti. İçi ferahlamıştı. Ohh, yaşamak ne güzel diye düşündü…                       Bu düşünceler yumağıyla iç içeyken, sevdiği adamı hatırlamıştı. Aslında savaş başladığından beri hiç unutmamıştı ki! Sadece aklına getirmemek için büyük gayret sarf ediyordu. Çünkü Hiristo aklına geldiğinde, onsuz geçen her dakikada çıldıracak gibi oluyordu... Onunla tanıştığı o anı bir kez daha hayalinde canlandırdı;      O gün adaya gelişinin ikinci günüydü… Anneannesiyle birlikte köy yerine çıkmışlar dolaşıyorlardı. Anneannesi köydeki evlerin, arazilerin kimlere ait olduğunu, hangi ailelerle görüştüklerini, bazılarıyla neden görüşmediklerini anlatırken bir anda yürüdükleri yolda üzerlerine süratle gelen motorlu bir gençle karşılaştılar!  Ezilmelerine ramak kala bu genç motorunu zar, zor durdurabilmiş, kısacık da olsa göz göze gelmişlerdi… Maria onun bu dikkatsizliğine o kadar kızmıştı ki! Ona okkalı bir küfür sallamış, yaptığı bu hareketten dolayı; ‘’Utanmıyor musun? Terbiyesiz, insan bir özür diler’’ diye bağırmıştı. Çünkü gencin böyle bir şey yapamaya hiç niyeti yoktu! Genç adam cevap dahi vermedi, ne özür diledi, ne de bir şey söyledi! Motorunu tekrar çalışırdı, geldiği gibi aynı hızla yanlarından uzaklaştı.               Maria, bu küstah gencin ardından bakakaldı! Ama onun gülen gözleri, sarı saçları, en çok da o küstah tavrı hoşuna gitmişti  İşte o genç, kısa bir süre sonra onun hayatına giren, delicesine sevdiği adam olacaktı. Adının Hiristo olduğunu o karşılaşmalarından sonraki ilk Pazar günü köyün kilisesine gittiğinde öğrenmişti. O sabah dedesi, anneannesiyle birlikte kiliseye gittiklerinde o da gelmiş, tam da yanına oturmuştu. Gözlerini hiç ayırmadan hayran, hayran Maria’ya bakıyordu… Maria çok utanmıştı ama o dakikaların nasıl geçtiğini hiç anlamamıştı…               Papaz kilisedeki ayini bitirdiğinde, Hiristo telaşla avucunun içine bir pusula sıkıştırmış, hızla oradan uzaklaşmıştı… Maria neye uğradığını şaşırmış, ne oluyor demeye fırsat dahi bulamamıştı. Ama o pusulayı sımsıkı kavramış, dedesi görmesin diye de çok gayret sarf etmişti. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibiydi… Eve döndüklerinde hemen odasına girdi. Avucunda sakladığı pusulayı açtı ve okudu;  ‘’Seninle mutlaka tanışmalıyım, güzel gözlü kız. Adım Hiristo. Bu akşam gün batımından itibaren seni kilisenin bahçesinde bekleyeceğim. Saati hiç önemli değil, istediğin saatte gel. Sabaha kadar orada olacağım çünkü… Gelmezsen, bu defa ben evine geleceğim…’’               Maria, gencin bu cüretine yine çok kızdı! Sonra da ne kadar cesaretli diye düşündü. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Bu duyguları ilk kez hissediyordu… Acaba neden bu kadar heyecanlanmıştı?  Bütün hissettiklerinin nedeni,  bu genç adamın bu kadar cüretkâr oluşu muydu gerçekten? Yoksa… ‘Aman neler düşünüyorum böyle?’ diye söylendi… Ama kendini beğenmiş bu gencin yanına gideceğim dedi içinden… Evet, evet gidecekti... Çünkü içi başka türlü rahat etmeyecekti. Hem ne vardı ki bunda? Neden bu kadar çok tanışmak istiyordu ki kendisiyle?  Bunu mutlaka öğrenmeliydi… Hem, Atina’da yaşadığı onca olaydan sonra, kendisine bu kadar ilgi duyan böyle bir gençle karşılaşacağını hiç düşünmemişti…                 O gece kilisenin bahçesinde buluştukları anı hatırladı. Etraf zifiri karanlıktı. Bahçeye gelir gelmez, onu yanı başında bulmuştu. Nasıl, ne zaman yanına gelmişti? Hiç anlamamıştı! Ellerini tuttuğunda, artık ok yaydan çıkmış, heyecanla çarpan yüreğinin sesi adeta kulaklarının içinde çınlıyordu… Uzun uzun konuştular…      Hiristo İngiltere’de ekonomi okumuş, adaya yeni dönmüştü. Bir süre adada kalıp, tekrar İngiltere’ye dönecekti. Maria da kendisini anlattı. Soluk almadan birbirlerini dinlediler… Kilisenin bahçesi, sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanmadan eve döndüklerinde, sanki sihirli bir rüya görmüş gibiydiler… Maria neye uğradığını şaşırmıştı. Ama Hristo’nun anlattığı ne varsa kelimesi, kelimesine aklındaydı. Bu nasıl bir şey diye düşündü? Bir günde hayatının akışı değişmiş; o sarışın mavi gözlü adamı gördüğü anda ona âşık olmuştu… Ya Hiristo? O da aynı duygu yoğunluğu içindeydi… Maria’yı köy içinde gördüğü ilk andan itibaren, onun yeşil gözlerinin esiri olmuştu. Utanmasa o anda motosikletten inip, bu yeşil gözlü güzel kızın önünde diz çökecek, ilk görüşte ona âşık olduğunu haykıracaktı…                    İlk görüşmelerinden sonraki geceler boyunca kilisenin bahçesinde buluştular. Bir defasında kilisede görevli papaz onların buluşmasını görmüş, çok kızmıştı! Bu durumdan dedesini de haberdar etmişti. Ama dedesi de Maria’ya bir şey söylememişti…  Maria, Hiristoyla her buluşmasında giderek ona bağlanıyor, geleceğin hayalini onunla kuruyordu. Ama henüz ne o, ne de Hiristo gelecek yaşamlarıyla ilgili bir şey konuşmamışlardı. İşte ne olduysa o gece olmuştu… Yine sıcak bir Kıbrıs akşamında aynı yerde buluşmuşlar, birbirlerinden ayrı geçirdikleri saatlerin acısını çıkarırcasına ihtirasla birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı…                      Hiristo sevgilisini uzun uzun öptü. İhtirasla birleşen dudakları onları nefessiz bırakmıştı… Maria; ‘’Dur Hiristo! Kalbim yerinden çıkacak neredeyse. Ne olursun fazla ileri gitme lütfen’’ diye inledi… Hiristo, Maria’nın şehvetle aralanmış dudaklarından bir kez daha öptükten sonra; ‘’Biricik Sevgilim, Yasemin Çiçeğim benim. Ne yapayım, sana doyamıyorum ki…’’ Bu öpücükler, her ikisinin de heyecanı bir nebze de olsa yatıştırmıştı.  Kilisenin bahçesi yasemin çiçekleriyle doluydu… Gecenin esrarengiz havası, bu çiçeğin o kendine has kokusuna karışmış, yaseminlerin kokusu her yanı sarmıştı…  Maria’ da yasemin gibi kokuyordu…                 İkisi de bu çiçeklerle bezeli kilise duvarının dibine sırtüstü uzandılar, elleri kenetlendi… Yattıkları yerin üzeri, kilise bahçesini kaplayan çimden oluşan bir halı gibiydi. Çimlerin yumuşak yüzü, iki âşık için kuştüyünden daha rahat bir yatak olmuştu… Gökyüzü ışıl, ışıldı… Bir süre sessizce gökyüzünü incelediler…  Bu sihirli dakikaları; Hiristonun Maria’ya fısıldadığı cümleler bozdu;  ‘’Zümrüt gözlüm, Yasemin kokulu sevgilim, sana bu gece önemli şeyler söylemek istiyorum! İkimizle ilgili, geleceğimizi ilgilendiren…’’   Maria, Hiristonun bu sözleri üzerine yattığı yerden hızla doğruldu. Hiristoya döndü, ‘’seni dinliyorum sevgilim’’ dedi.                   ‘’Biliyorsun seni tanıyalı çok olmadı ama seni ilk gördüğüm an âşık olduğumu,  ne kadar sevdiğimi, sensiz geçen her an, çılgına döndüğümü biliyorsun Maria’’ Hiristonun ses tonu öylesine titremişti ki! Maria’yı tutan elleri de titremiş, bu heyecanlı hali bedenini de sarmıştı… Maria; Hiristonun heyecanını yatıştırmak için kollarını Hiristonun boynuna doladı ve ona sımsıkı sarıldı. Gecenin karanlığını delen yeşil gözlerini, Hiristosunun gözlerine dikti. Soluk, soluğa kaldılar…                    Bir süre sonra Maria; ‘’Evet, canım sevgilim. Benim de seni ne çok sevdiğimi, seni her an özlediğimi sen de biliyorsun Hiristocuğum, seni dinliyorum.’’ dedi. Maria’nın sıcak nefesini yüzünde hissediyordu… Hiristo tüm cesaretini topladı, derin bir soluk aldı. Ve hiç nefes almadan haftalardan beri düşündüğü şeyi söyleyiverdi; ‘’Zümrüt gözlüm, kalan ömrümüzü birlikte geçirelim mi? Benimle evlenir misin?’’                  Maria, bir an kulaklarına inanamadı! Heyecandan sesi kısıldı, hemen cevap veremedi! Hiristo sorusunun yanıtını alamayınca panikleyerek ayağa kalktı, ‘’Yüce Tanrım ne olur bana yardım et! Ben onsuz yapamam’’ diye haykırıyordu. Sesi, gecenin sessizliğini bozmuş, kilisenin duvarlarında yankılanıyordu… Maria telaşla; ‘’Sus Hiristo! Lütfen sus, şimdi papaz efendi duyacak! Hem ben sana bir şey demedim ki, çılgın sevgilim benim’’ diyerek; Hiristonun ellerinden yakaladı, yanına oturttu… ‘’Sana evet demekten başka ne söyleyebilirim ki! Evet, evet milyonlarca kez evet...’’  Hiristo; ‘’Yani kabul ettin öyle mi Zümrüt gözlüm? Evleniyoruz öyle mi?’’               İkisi de çok mutluydu. Her şey o kadar çabuk gelişmişti ki, Hiristo ve ailesi ertesi akşam Maria’nın kaldığı eve gelmişler, dedesinden Maria’yı istemişlerdi… Dede şaşırmıştı! Maria’nın ailesi Atina’da yaşıyordu. Dedesi Hiristo ile Maria’nın buluştuğunu, birbirlerini sevdiğini kilisenin papazından öğrenmişti. Ancak iki gencin bu kadar erken evlenmek isteyeceklerini hiç düşünememişti… Ama o gece her iki gencin birbirlerine ne kadar çok sevgiyle baktıklarını görünce, dayanamamış ben nasıl olsa Maria’nın ailesini ikna ederim demiş, Hiristonun Maria ile evlenmesine onay vermişti. Ancak yine de bu kararını Maria’nın Atina’daki ailesinin de onaylaması için bir süre bekleyeceklerdi… O gece söz kestiler…     Maria’yla Hiristo sonraki gece Girne sahilinde lüks bir restoranda buluşmuşlar. Güzel bir yemek yiyerek geleceklerinin planını yapmışlardı Tam gece yarısı olduğunda Hiristo, Maria’nın parmağına pırlantalarla süslü güzel bir alyans takmış, ebediyete kadar mutluluk sözü vermişti…’’ Sonrası, ne kadar çabuk geçmişti…     Dedesi, Atina’daki ailesini aramış, durumu anlatarak onların da adaya gelmelerini istemişti. Annesi, babası ve küçük kız kardeşi; Maria’nın bu mutlu haberi üzerine apar, topar adaya gelmişler. Damat adayı Hiristoyla tanışıp, evliliklerine onay verdikten sonra, birkaç gün kalıp, gereken hazırlıklar için tekrar Yunanistan’a dönmüşlerdi. Maria’nın annesi kızının düğününün Atina’da olmasını arzu ediyordu. Çünkü bütün akrabaları oradaydı. Hem Hiristo da bu isteği onaylamış, yeter ki bir an önce Maria’ma kavuşayım demişti.      Maria’nın anne ve babası birkaç gün sonra adadan ayrıldılar. Ama küçük kız kardeşi illa ki, ‘ablamın yanında kalacağım; burası çok güzel diye’ tutturmuş; onlarda küçük kızın bu isteğini kıramamışlardı… Zaten, bir ay sonra da, Maria’nın düğünü için herkes Atina’ya gelecekti. Ayrıca, Maria kız kardeşine o kadar düşkündü ki, ona çok iyi bakacağından emindiler. Hem anneannesi de yanında olacaktı…’’      Maria derin bir iç geçirdi… ‘’Rüya gibi günlerdi onlar’’ diye mırıldandı. Bu düşünceler içerisinde bocalarken küçük kız kardeşinin bir kez daha ağlayan sesi ile kendisine geldi.  Kardeşi henüz 3 yaşındaydı!  Aç olduğunu söyleyerek yemek istiyordu ama onlarda aç, susuz ve çaresizdiler.  Sert bir ses tonuyla kardeşini susması için ikaz etti. Bina çevresindeki silahlı askerlerin dikkatini çekmek istemiyordu…     Bu gün Ağustos’un 15’nci günü olduğunu hatırladı!  Hiristo yedek olarak silahaltına alınalı 1 ay 2 gün olmuştu. Acaba şu anda ne yapıyordu?   Hayatta olması için dua etti…     Ya Atina’da olan annesi, babası ne yapıyorlardı? Düğün hazırlıkları için onlarla son kez görüştüğünde ‘her şey hazır, sizi bekliyoruz demişlerdi. ’Ama şu anda yaşadıkları, savaşın acımasızlığından başka bir şey değildi. Kim bilir ne kadar merak içindedirler diye düşündü. Herkesi ama herkesi öylesine çok özlemişti ki…    Etraftan gelen silah sesleri, arazide başıboş dolaşan ineklerin seslerine karışıyordu!   Gözü binanın içine iyice alışmıştı, çevresine bakındı…  Çoğu yaşlı, kadın, çocuk olan bu insanlar toplandıkları bölgede birbirlerine sokulmuşlar; açlığın, susuzluğun, uykusuzluğun verdiği bitkinliğin yanı sıra en çok da ölümün korkusunu yaşıyorlardı!     Acaba bu gecenin sabahı olacak mıydı? Onları esir alan ‘’Barbar Türk’ler’’ yaşamalarına müsaade edecek miydi?     Ona, çocukluğundan beri Türk’lerin insan kanı içen korkunç yaratıklar olduğu öğretilmişti!  O halde bu gecenin sabahı olmayacak, bir daha Hristo’sunu göremeyecekti!  Kalbi bir an yerinden çıkacakmış gibi oldu! İçini büyük bir acı kaplamıştı…     Saatler ilerlemiş, gecenin yarısı çoktan aşılmıştı! Maria biraz daha kendini toparlamış, etrafta olan biteni anlamaya çalışıyordu.      Akşamüzeri kendilerini esir alan Türk askerlerinin, söylediği her şeyi büyük bir saygı ile yerine getirdikleri o genç komutanı hatırladı! Güneşin batışında sanki savaş tanrısı Zeus gibi gözükmüştü…      Ne kadar da gururlu duruyordu. Ama onu iyi yürekli birisine benzetmişti. Sonrasında yaşadıkları onu ne kadar da haklı çıkarmıştı.      Bu genç komutan bulundukları yere doğru yürümeye başladığında; hele ki onu yanına çağırttığında ne kadar çok korkmuş! İçinden ‘’Eyvah neden beni çağırdı, yoksa bir şey mi yapacak? Artık yolun sonuna geldik, şimdi hepimizin öldürülmesi için çevredeki askerlere talimat verecek’ diye düşünmüştü!    Ancak öyle bir şey olmadı!  Şaşkındı, inanamamıştı!   Ama işte hepsi hayattaydı.     Hele ki, geceyi aydınlatan ay ışığında göz, göze geldikleri o anı; gözleri çakmak, çakmak parlayan Türk Komutanın onlara anlattıklarını, ömrü boyunca hatırlayacaktı…     Genç Komutan, onlara korkmamaları gerektiğini, hiç birine zarar verilmeyeceğini, daha sonra üst komutanlarından gelecek emre göre hareket edeceğini söylediğinde; ayaklarının altından kaymakta olan yeryüzüne, sanki yeniden merhaba demişlerdi.     Hayatları bağışlanmış, artık yaşıyorlardı.  O an, içinden Türk Komutanının boynuna sarılmak gelmişti!  Ama çevredekiler yanlış anlar düşüncesiyle, kendisini zor tutmuştu…  Sonra ki saatlerde ise adeta muhteşem bir rüya yaşıyorlardı!  Komutan, kendisiyle yaptığı konuşmadan sonra aç ve susuz oldukları için askerlerine talimat vermiş; onlardan topladığı yiyecek ve içecekleri bulundukları bölgeye göndertmişti.      Ama esas olan bu anda olmuştu!  Gelen yiyecekleri adaletli bir şekilde paylaştırmaya başlamıştı ki! Onlarla birlikte esir düşen, adının Stavros olduğunu söyleyen Miamilya Kilisesinin papazı ayağa kalktı;   -   Bu yiyeceklere, suya sakın dokunmayın bunların hepsi zehirli! Bu Barbar Komutan bizi bu şekilde öldürecek!  diye bağırdı…      Binada bulunan herkes, donup kalmıştı… Bir tarafta günlerin verdiği açlık, diğer tarafta ise ölüm korkusu vardı! Ne yapacaklarını şaşırmışlardı… Ancak papazın bu kesin ikazı karşısında hiçbir esir; Türklerin gönderdiği yiyeceklere, içeceğe dokunamadı   Yıldırım Üsteğmen;  Bölüğünün bulunduğu tüm mevzileri kontrol etti. Herkes görevinin başında, eller tetikteydi… Çok yorulmuştu. Bir süreliğine tabur komutanının bulunduğu yerde dinlendi. Biraz dertleştiler… Sonra tekrar mevzileri dolaşmak üzere oradan ayrıldı. Yürüdüğü yol öylesine aydınlıktı ki, adeta güpegündüz gibiydi. Bu manzara karşısında gözleri, çevrenin sihrine takıldı! Gecenin karanlığı adaya iyiden iyiye yerleşmişti ama çevre apaydınlıktı…  ‘’Aaaa bu gece ayın 15’nci günü, dolunay var!’’ diye mırıldandı…  Dolunayın o muhteşem görüntüsü,  gökyüzünü dolduran yıldızlar, bulundukları yeri gündüz gibi aydınlatıyordu.  Ay ışığının yansımasıyla Beşparmak Dağları da aydınlanmış, bir ay öncesinde savaşın, kanlı çatışmaların yaşandığı bu sıradağların gölgesi tüm doğallığı, masumiyetiyle göğe yansımıştı…  Bulundukları düz ovadan oralara bakıldığında gecenin görünen yüzü esrarengiz bir hal almıştı! Beşparmak Dağlarından ovaya doğru hafiften bir esinti çıkmış, gecenin boğucu sıcağını az da olsa yatıştırıyordu…   Gecenin sihri öylesine etkileyiciydi ki!     Sanki yüzlerce yıl öncesinde bu adada yaşadığı mitolojik hikâyelerle anlatılan Afrodit,  gecenin örtüsüne sarılmış, insanı baştan çıkarırcasına bu muhteşem tablonun içinde çırılçıplak dolaşıyordu…  Üsteğmen Yıldırım’ın hayal dünyası çok derindi! Ama o bile bu muhteşem geceyi o zengin hayal dünyasında, hem de savaşın bu hüzünlü ortamında yaşayabileceğini hiç düşünmemişti!   Öyle ya!  Kıbrıs aynı zamanda efsanelere konu olmuş, doğal güzellikleriyle, ‘yeşil ada’, Afrodit’in yaşadığı aşk adası değil miydi? Ancak bu yeşil adanın, yaklaşık bir aydan beri ne efsanevi güzelliği,  ne de burada yaşadığı söylenen Afrodit’in o muhteşem silueti kalmıştı!    Ada sadece savaşı, kan ve barut kokusunu yaşıyordu!  Ve insanlığın içine düştüğü o zavallı yaşamı…  Aradan birkaç saat geçtikten sonra, Yıldırım Üsteğmen bu hayal dünyasından sıyrılıp; esirlerin yerleştirildiği taş binaya doğru yürümeye başladı.    Amacı; esirlerin ne durumda olduğunu kontrol etmek, hem de onlara herhangi bir yiyecek, içecek verilip verilmediğini görmekti…  Esirlerin bulunduğu binaya yaklaştığında, kendisini Celal Başçavuş karşıladı;    -  Komutanım esirlere yiyecek, içecek temin etmek için, isteğinizi Mehmetçiklerimizle paylaştım. Hepsi çok hassas, insancıl davrandılar. Yanlarında bulunan son lokmalarını, mataralarındaki son yudum sularını dahi verdiler. Hepsi burada. Ancak böylesine aç, susuz olan bu insanlar; getirdiklerimin hiçbirisine dokunmamışlar, çok şaşkınım!’’  Yıldırım Üsteğmen de çok şaşırmıştı!    -  Nasıl olur Celal? Bu insanların, özellikle çocukların hepsi aç, susuz. Neden dokunmadılar acaba?   Bunda bir iş var mutlaka, diyerek esirlerin bulunduğu binadan içeri girdi. İçeride boğucu sıcak bir hava, kötü bir koku vardı!  Karanlıktan etraf hiç seçilmiyordu. İnsanların iniltileri, çocukların ağlayışları, anlayamadığı Rumca konuşmalar; bir uğultu gibi kulaklarını tırmaladı… Yıldırım Üsteğmen içeriye girer girmez;    -  Maria, yanıma gel diye bağırdı…     Ses tonunun sertliğinden çok kızdığı belliydi! Maria, bir kuş gibi titreyerek üsteğmenin yanına geldi…   Yıldırım Üsteğmen, kızgın bir ses tonuyla;  -   ‘’Bu aç, susuz insanlar, askerlerimin gönderdikleri yiyeceklere, içeceklere neden el sürmediler?, diye sordu… Maria; Yiyecek, içecek su geldiğinde yaşadıkları sevinci ama tam bu sırada, aralarında bulunan papazın söylediklerini anlattı… Maria’nın anlattıklarına çok kızdığı her halinden belli olan Yıldırım Üsteğmen hiçbir şey söylemedi! Sonra da hiç dokunulmamış yiyeceklerden herhangi birisini ağzına atarak yemeğe başladı, içi su dolu mataralardan birini aldı ve kana, kana içti. Esirler onu şaşkınlıkla izliyorlar, ne olacak diye bekliyorlardı…          Yıldırım Üsteğmen bir süre sessizce bekledi, sert bakışlarıyla, özellikle Papaza hitap edercesine, esirlere döndü ve bağıra, bağıra;  -   Bir süre bekleyin, eğer bana bir şey olursa size verilenlere dokunmayın, bir şey olmaz ise anlayın ki bu papaz size yalan söylemiş, dedi. Maria, Üsteğmenin bu sözlerini Rumcaya çevirdiğinde, binanın içine büyük bir sessizlik çökmüştü! Türk komutanın yaptığı konuşmadan belli ki herkes çok etkilenmişti. Hele ki onlara yemeleri için gönderilenlerin zehirli olmadığını ispat etmek için; o yiyeceklerden yiyen, sudan için Üsteğmen Yıldırım’ın bu hareketinden hepsi çok utanmıştı… Türk Askerleri kendileri için çok önemli olan yiyeceklerini, içeceklerini onlarla paylaşmışlardı ama papaz efendi söylediği yalanla onları Türklere mahcup etmiş, hepsi aç susuz bitkin bir halde adeta ölümü beklerken; onlara böylesine insanca davranan, iyi kalpli bu genç Türk subayının, askerlerinin yüceliğini anlayamamışlardı!             En sonunda Maria haykırırcasına Rumca bağırdı;  -   Ne bekliyorsunuz, hepimiz aç değil miyiz? Çocuklar neden ağlaşıyorlar? Hadi, hadi… Rum esirler günlerin verdiği açlıkla, adeta yiyeceklerin üzerine çullandılar.  Onlar için gönderilen yiyecekleri anında paylaştılar. Yedikleri her lokma onların hayata biraz daha tutunmalarına, içtikleri her yudum su yaşamın lezzetini anlatmaya yetmişti…            Yıldırım Üsteğmen bu hazin manzara karşısında çok etkilenmişti… Çok gençti ama onun öylesine bir iç sesi vardı ki, onu hep ikaz eder, en kritik zamanlarda yapması gereken doğru ne ise, bu iç sesi söylerdi... Bu insanlar o gece toplandığından beri, o iç sesi, hep şunu söylüyordu; ‘’bu insanları koru, onlara sahip çık.’’ Yıldırım Üsteğmen de onları koruyup kollayacağına dair, kendi kendine söz vermişti. Çünkü bu insanlar suçsuzdu. Her birisi yakalandığında ellerini havaya kaldırıp, onlardan aman dilemişlerdi. Hele ki Maria’nın o küçücük kardeşinin ellerini havaya kaldırıp, ‘’No, No…’’ diye bağırışını ömrünce unutamayacaktı… Onun yerinde kendi kızı olsaydı? Bu insanlara herhangi bir kötülük yapılabilir miydi? Savaşta yaşananlar ne kadar acımasız olursa olsun; onlar insandı. Onun için de onlara insan gibi davranacak, insanca muamele etmeye devam edecekti…              Esirlerin bulunduğu binadan çıktığında, çok üzgündü! Nasıl olur da bir din adamı, böylesi bir ortamda, insanlık adına onlar için de çok önemli olan yiyeceğini suyunu paylaşan askerlerini, kendisini bu insanlara bir canavar gibi gösterebilirdi? Hele ki, hiçbir suçu olmayan bu siviller için, nasıl olur da öldürülsün emrini verebilirdi?  Böylesine bir canavarlığı ona nasıl yakıştırmıştı bu papaz efendi?              Yaşlı insanlar, hamile kadınlar, küçücük çocuklar… Kendilerine teslim olmuş, hiçbir suçu olmayan 187 aç, susuz insan… Canavar mıydı? Kaldı ki, bir insan, canavar ruhlu bile olsa bunu yapmazdı / yapamazdı… Bir ara boğulacakmış gibi oldu!  Öylesine sinirlenmişti ki, Celal Başçavuşun sesiyle kendine geldi;    -  Komutanım iyi misiniz? Yüzünüz kıpkırmızı oldu! Yıldırım Üsteğmen;   -  Tamam, tamam Celal! Şimdi geçer. Çok üzüldüm. Bu nasıl bir din adamı? O insanlar bize emanet. Onlara nasıl kıyarız? O küçücük kız, benim kızımın yaşında. Bu nasıl bir düşünce Allah’ım? dedi Celal Başçavuş,    - Üzülmeyin komutanım. Rumların çoğu böyle düşünüyor işte: ‘Barbar Türkler!’ Onları çocukluklarından beri böyle yetiştirmiyorlar mı?’’ Bu papaz da onlardan birisi işte! Sizin böylesine insanca davranacağınızı tahmin dahi edemezdi ki!, dedi. Yıldırım Üsteğmen, az da olsa kendini toplamıştı…   -   Hadi Celal, gidelim buradan. Hadi, hadi hemen uzaklaşalım. Yoksa elimde kalacak bu papaz, dedi… Kaldıkları mevziiye döndüler.               Yıldırım Üsteğmen gece boyunca bu insanları ne yapacağız diye düşündü. Çünkü bu esirlerin orada kalmaları büyük bir problemdi! Bu insanlar, birkaç gün daha burada kalsalar, nasıl besleyeceklerdi? Kendileri açlıktan sefil olmuşlar, neyle, nasıl besleneceklerini bilmiyorlardı… Hem esirler arasında çok güzel gösterişli kadınlar da vardı!  Askerlerinden en ufak bir şüphesi yoktu. Ama yine de bu savaş ortamında, ateşle barut yan yana durmamalıydı.  Ya bu kadınlardan birisine tasallut eden olursa, ya kadınlardan birisi askerimizi kandırırsa? Ne yaparlardı? Başkalarını bıraktım, kendi vicdanlarına nasıl hesap verirlerdi? Hem bunun vicdani sorumluluğu da vardı! Bu karmaşık düşünceler içinde geceyi uykusuz, huzursuz geçirdi.             Sabah uyandığında tabur komutanının yanına giderek esirlere ne yapacaklarını sormaya karar vermişti. Gün yine cehennemi bir sıcakla başlamıştı! Nefes dahi almak zordu… 
Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (13)

                                                              İKİNCİ BÖLÜM

 

                 Yıldırım Üsteğmen yokken bölgeden toplanan esirler, sayıca oldukça artmıştı! Bu sırada yine bir grup askerin önlerinde elini havaya kaldırmış Rum esirler olduğu halde ona doğru geldiklerini gördü. Askerler, esirlerle birlikte Yıldırım Üsteğmenin olduğu yere geldiklerinde tam karşısında durdular. Kalabalık bir gruptu… İçlerinde daha çok kadınlarla, çocuklar vardı.  Birkaç tane de yaşlı erkek. Yıldırım Üsteğmenin gözü, esirlerin arasındaki yaşlı bir karı kocayla, genç bir kıza, küçücük bir kız çocuğuna takıldı! Üsteğmen Yıldırım, bir anda;

  -  Aman Allah’ım! Şu küçücük kız çocuğu, Türkiye’de kalan kızım Ece’ye ne kadar benziyor? diye bağırmamak için kendini zor tuttu! Bu küçük kız, kendi kızıyla aynı yaştaydı sanki. Ancak küçük Rum çocuğu, yaşadıkları durumdan o kadar etkilenmiş olacak ki, iki elini aniden havaya kaldırdı ve…

-   No, noooo! diye bağıra, bağıra ağlamaya başladı!  Gözleri korkuyla açılmış, Yıldırım Üsteğmenin gözlerine bakıyordu! Yanında ablası olduğu anlaşılan yirmi yaşlarındaki Rum kızı da çaresizlik içinde tir, tir titriyordu! Bu öylesine bir andı ki! Bu an, yaşamla-ölüm arasına sıkışıp kalan insanların yaşayabileceği psikolojinin şokunu anlatıyordu… Bunu ancak yaşayanlar anlayabilirdi!

                     Yıldırım Üsteğmen, harekâtın ilk günlerinde bu psikolojiyi yaşamış, savaşın o cehennemi atmosferinde, birkaç kez yaşamla -ölüm arasında gidip gelmişti. Öldürmeyen Allah öldürmemişti, hala hayattaydı… Ama esaret ne demekti, böylesi bir durumda insan neler hissederdi? Hiç bilmiyordu ki! Bu nedenle o da şaşırmıştı! O küçücük Rum çocuğunu yatıştırabilmek için önce yumuşak bir ses tonuyla; birkaç defa;

-  Korkma! Sana ve ailene bir şey olmayacak, diye seslendi… Ama çocuk şoka girmiş, bağırmaya devam ediyordu! Ayrıca o Türkçe de bilmiyordu ki… Yıldırım Üsteğmen bu defa yanında bulunan ablasına seslendi, el kol işaretiyle onu susturmasını istedi… Türkçe anlıyorlarmış gibi; 

 -  Kardeşine bir şeyler söyle, onu sakinleştir! Ne ona, ne de size hiçbir şey olmayacak. Hepiniz emniyettesiniz,  diye bağırdı. Küçük kız bu bağırtı üzerine korkudan susuverdi…

                       Rum kızıyla, Yıldırım Üsteğmen o anda göz göze geldiler! Kızın korkuya teslim olmuş yeşil gözleri daha da irileşmiş; adeta yuvalarından fırlayacakmış gibi bakıyordu!  Aslında çaresizlik dolu ama ‘ne olur bize bir şey yapma’ dercesine bakan gözler, öylesine çok şey anlatıyordu ki! Yıldırım Üsteğmen, korku dolu gözlerle bakan Rum kızına döndü;

-   İngilizce biliyor musun? diye sordu.

     Rum kızı korku dolu bir ses tonuyla;

  -   Yes I am diye, cevapladı.

    Yıldırım Üsteğmen, bunun üzerine devam etti;

  -  Korkmanıza hiç gerek yok. Sizler bizim misafirimizsiniz. Sizin emniyetinizden ben sorumluyum, dedi.

                    Bulundukları yer, o küçücük çocuğun korku dolu çığlığıyla inlemişti adeta! Üsteğmen Yıldırım, önce ne yapacağını şaşırmıştı ama sonrasında durumu çabuk toparlamıştı. Ancak onu en çok etkileyen şey de; küçük kızın ablasının korku dolu ama mağrur bakışları olmuştu!

       O Rum kızı yeşil gözleriyle öylesine içten ama öylesine dimdik bakmıştı ki!  O yemyeşil bakışlar; ’’İnsanlık öldü mü komutan?’’ diyordu adeta…  Yıldırım Üsteğmen de bu bakışlardan etkilenmişti. Rum kızının koyu yeşil gözlerinde çok derin bir mana vardı! O da bunu hissetmişti… İçinde kıpırdanan duygulara aldırış etmeden, küçük çocuğu da yatıştırmak adına çevresindeki askerleri uzaklaştırdı.  Elindeki silahı yere bıraktı. Yeşil gözlerine bakmamaya gayret ederek;

 -   Korkmayın artık. Nereden geliyorsunuz? Adın nedir? diye sordu;

      Rum kızı;

  -   Adım Maria. Hemen şu karşı dağlardaki köyümüzden geliyoruz. Köyün adı; Sihari… Yanımdakiler, büyükannem Anita, dedem Hektor, küçük kız kardeşimin adı Eftelya. Anne ve babam Yunanistan’da Atina’da yaşıyorlar. Ben adaya dedem ve anneannemin yanına misafir geldim. Nişanlım, bir aydan beri silahaltında ama savaş çıktıktan sonra kendisinden haber alamadık!  Bizde harekât başladığında uzun bir süre köyde saklandık. Ama sonra ne suyumuz, ne de yiyeceğimiz kaldı! Ya orada kalıp ölecektik, ya da buradan Rum kesimine gidecektik ama askerlerin bizi esir aldı. Biz asker değiliz. Ne olursun bize bir şey yapmayın…

                    Maria konuştukça, korku dolu bakışları kaybolmuştu. Şimdi korkuyla bakan yeşil gözlerinde sorgulayan ama daha farklı duyguların etkisinde olduğu anlaşılan bakışlar vardı…  Anlaşılan o ki, akıbetlerinin ne olacağının merakı içindeydi! Yıldırım Üsteğmen, diğer esirlerinde duyabileceği yüksek bir sesle;

 -   Hiçbiriniz korkmayın. Sizler burada Türk askerinin koruması altındasınız. Size hiçbir şekilde zarar verilmeyecek, bizlere güvenin, dedi.  Ama esirler bu konuşmadan hiçbir şey anlamadığı için ona boş gözlerle baktılar!  Yıldırım Üsteğmen durumu fark etmişti!

 -   Doğru ya, siz nereden Türkçe bileceksiniz ki? dedi. Sonra söylediklerini Rumcaya tercüme etmesi için Maria’yı yanına çağırdı. Bir kez daha göz göze geldiler! Yıldırım Üsteğmen ne oluyor bana diye düşünmeden edemedi Kalbi hızla çarpıyordu… Kendi iç sesini bastırabilmek için; ‘’Topla kendini. Ne oluyorsun böyle?’’ diye mırıldandı. Maria usulca yanına yaklaştı.  Yıldırım Üsteğmen ona demin Türkçe söylediği sözleri, İngilizce olarak tekrar etti, ondan; az önce söylediği sözlerin Rumca anlatılmasını istedi. Maria konuştukça orada bulunan insanların korku dolu bekleyişleri yok olmuş; ölümü bekleyen gözler, çevrelerine umutla bakmaya başlamıştı…

                 Onların yaşamla-ölüm arasına sıkışıp kalan bu insanların durumu gerçekten de çok perişandı.  Aç ve susuzdular! Günlerden beri oradan, oraya kaçmışlar ama bir türlü özgürlüğe giden yola kavuşamamışlardı. Yıldırım Üsteğmen de durumun farkındaydı! Ama o da, askerleri de aynı durumu yaşıyorlardı. Yemek ve su onlar için de çok önemliydi… Yıldırım Üsteğmen de bu can sıkıcı durumun ne kadar önemli olduğunun farkına varmış olacak ki; Bölük Başçavuşu Celal Astsubayı yanına çağırdı;

  -  Banazlı sana emir vermiyorum! Ancak bu esirlerin buradaki acıklı durumunu öncelikle subay ve astsubaylarımıza, sonra da Mehmetçiklerimize iletmeni istiyorum. Gördüğün gibi hepsi aç ve susuz. Şu çocukların, hamile kadınların haline bir bak!. Bu insanlar açlıktan ölecek. Herkesin yanında ne varsa, gönlünden ne koparsa bu insanlara göndermesini istiyorum. Hadi bakalım bu görev senin. Ama öncelikle bu insanları şu karşıdaki taş binaya yerleştir, çevre emniyetini al, öyle git

     Celal Başçavuş ne diyeceğini bilemedi! Ama anlaşılan o ki, esirlerin bu durumundan o da çok etkilenmişti. Gözleri dolu, dolu olmuştu…

  -   Anlaşıldı Komutanım diyerek, yiyecek ve su toplamak için askerlerin yanına gitti.

                         Bu arada Yıldırım Üsteğmen esirleri saydırmış, tamamının 187 kişi olduğu tekmilini almıştı. Çoğunluğu yaşlı erkekler, kadınlar, çocuklar, hamile anneler olan ve hatta içlerinde bir de papaz kıyafetli toplam 187 Rum esir!  Bu insanlar nasıl muhafaza edilecek, nasıl doyurulacaktı? Kendilerinin de o bölgede kalacakları kesin değildi ki… Sonra birden gözü Rum kızına ve o küçücük kardeşine ilişti! O küçücük kız olsa, olsa dört yaşındaydı. Bu cehennemin ortasında ne işi vardı? Ya ablası? Kalkmış Yunanistan’dan adaya gelmiş ama işte savaşın tam da ortasında kalmıştı… Savaşın içinde kalan bu esir hayatlar bin bir derdi yaşarken; bu Rum kızı da nereden çıkmıştı karşısına? O iri yeşil gözleriyle, ona neden o denli sıcak bakmıştı? O bakışlar, neden başka şeyleri çağrıştırıyordu?  Hem bir Türk komutanıyla, esir bir Rum kızı arasında ne olabilirdi ki? Yaşamın içinde böylesine sıkıntılı bir süreç yaşanırken; hayata tutunabilmek adına insani duygulara başka bir anlam yüklenebilir miydi? Bu hissedilenler; olsa olsa ölümün kol gezdiği böylesi bir ortamda, hayatta kalabilmenin sevincini yaşayan genç bir kızın, hissettiği minnet duygusunu, onların hayatını bağışlayan insana hissettirmesinden başka bir şey olamazdı… Kaldı ki, Yıldırım Üsteğmen, Türkiye’deki Gonca Gülünü çok seviyor, onun hasreti içini yakıp kavuruyordu.  Hem o Rum kızı da nişanlı olduğunu söylememiş miydi? Bunu söylediğine göre onun da kavuşmak istediği, sevdiği bir adam vardı... Üsteğmen Yıldırım; bir türlü anlam veremediği bu duygu yoğunluğunu adlandıramamanın, beynine yığılan sorulara cevap verememenin sıkıntısı içinde birliğin diğer işlerine bakmak üzere oradan uzaklaştı…

                   Celal Başçavuş esirleri muhafaza edecekleri binaya şöylece bir baktı! Binanın bir bölümünde saman balyaları vardı. Yanındaki askerlere öncelikle bu balyaları dışarı taşıttı. Böylece, az da olsa biraz daha yer açılmış oldu… Sonrasında Maria’yla birlikte diğer esirleri sırayla binanın içine aldı. Esirlerin hepsi çok bitkindi. Günlerin verdiği açlık, susuzluk had safhadaydı!  Bu insanların bir an önce bu ihtiyaçlarının giderilmesi gerekiyordu. Özellikle hamile annelerin, çocukların durumu perişandı… Celal Başçavuş, Maria’yı yanına çağırdı. Yanındaki el fenerini ona verdi. Az da olsa bildiği İngilizcesiyle korkmamaları gerektiğini anlatmaya çalıştı…

  Maria, cılız bir sesle;

 -  Teşekkür ederim, diyebildi.

    Başçavuş Celal;

 -   Şimdi size yiyecek, su bulmaya gidiyorum. Az sonra dönerim, diyerek oradan ayrıldı…

 Maria büyük bir dikkatle kaldıkları binanın içine bakındı… Gözleri karanlığa alışmış; içinden gelen bir ses, onları burada toplayan insanların çok iyi niyetleri olduğunu söylüyordu. Özellikle de o genç Türk subayı, ona büyük bir güven vermişti. Maria; şaşkın ve perişan bir haldeki esirlere;

  -   Hiç korkmamalarını, onları koruma altına alan Türk komutana güvenmelerini, söyledi. Hepsi sessizce dinlediler…

       Sadece içlerinde bulunan papaz, Maria’ya bakıp Rumca bir şeyler mırıldandı! Ama binada ağlayan o kadar çok çocuk vardı ki;  Papaz efendinin ne söylediğini anlayamadı! O da kardeşiyle birlikte oracıkta bir yere kıvrılıverdi! Diğer çocuklar gibi kardeşi de,  ağlamaya başladı. Çok açtılar, çok susuzdular… Maria çaresizlik içinde onları avutmaya çalıştı ama olmadı! En sonunda hep birlikte dua etmeye başladılar. Bu ortam çocukları az da olsa sakinleştirmişti…

                    Hepsi yorgunluk, açlık, susuzluk, hasret ama hepsinden de önemlisi ölüm korkusu yaşıyorlardı… Günlerden beri yaşadıkları Maria’yı da bitkin düşürmüştü. Kardeşini uyutmayı başarmış, dedesiyle, anneannesi ise; bitkinlikten oldukları yerde sızıp kalmışlardı.  Maria, oturduğu yere sessizce uzandı… Ellerini başının altına yastık yaptı, gözlerini kapattı… Yunanistan’daki öğrencilik döneminde başına gelenleri, adaya geldiği günden beri yaşadıklarını, Atina’da kalan annesini, babasını ama en çok da savaşın içinde olan nişanlısı Hiristos’unun şu anda ne yaptığını düşünmeye başladı:

  ‘’Yunanistan aynı yıllarda bir askeri darbe yaşamış, ülkeyi demokrasiyle yönetenler gözaltına alınmıştı. Albaylar cuntası, ülkede hâkimiyetlerini güçlendirebilmek için özgürlüklerin bir kısmını askıya almış, halkı da baskı altına almaya çalışıyordu. Alınan tedbirlere ilk büyük tepkiler, Atina üniversitesi öğrencilerinden geldi. Günlerce süren sokak gösterileri ve mücadeleleri sonucu, hükümet üniversiteleri kapatmış, birçok öğrenciyi gözaltına almış, birçoğunu da tutuklamıştı.

                    Gözaltına alınan öğrencilerden biri olan Maria, ülkenin en faal demokratik kuruluşu, “ Demokrasi Platformu “ üyesi idi. Bu platformun üyelerinin çok büyük kısmı üniversite öğrencileriydi. Maria da bunlardan biriydi. Özgürlüğüne çok düşkündü. Ona göre, özgürce yaşam hakkını kullanması, insanın en doğal hakkıydı. Özgürlüğü için her şeyi yapabilirdi…

                 Yazarların, sanatçıların, liseli öğrencilerin katılarak destek verdikleri son büyük gösteriye katılmış, gösterinin yürüyüş bölümünde polisin coplu, gazlı bir müdahalesi olmuş, ortalık cehenneme dönmüştü. Polisin güçlü müdahalesi ile yerlere düşenler, yaralananlar, kaçmaya çalışanlar, Atina caddelerini tam bir ana baba gününe çevirmişti. Bağırış, çağırış, yardım çığlıkları etrafı sarmış, topluluk dağılmış ve müthiş bir can pazarı yaşanmaya başlamıştı.

                Herkesin bir taraflara kaçışmaya çalıştığı, gözün gözü görmediği zamanda, dar bir sokağa girerek kaçmaya çalışan Maria, sokağın çıkışında polislerin kurduğu pusuya düşerek yakalanmıştı. Derhal gözaltına alındı ve en yakın polis karakoluna götürüldü. Günlerce sorgulandı, işkence altında arkadaşlarını ihbar etmesi istendi. Maria dayandı, ağzından tek söz alamadılar. Ve nihayet pes ederek Maria’yı serbest bıraktılar…

            O meşum müdahalenin yapıldığı günden beri kızlarından haber alamayan anne ve baba, kapılarının çalındığını duydukları zaman, şaşkınlık içinde birbirlerine baktılar. Baba toparlandı ve kapıya koştu. Hızla kapıyı açtı. Karşısında Maria’yı görünce, şaşırdı, gözlerini iri iri açarak; ‘’Maria sen misin?’’ diyebildi. Maria, gözleri şişmiş, kan çanağına dönmüş bir durumda ancak kendisinin duyabileceği bir sesle; ‘’Evet baba! Bıraktılar beni,” diye fısıldadı.  Baba, ellerini uzattı, Maria’nın bir çula dönmüş elbisesi üzerinde ellerini gezdirdi; ’’Gerçekten senmişsin”,, diyerek sevindi ve içeriye dönerek. ‘’Hanım! Hanım, Maria geldi’’, diye çığlık çığlığa bağırdı.

          İçeriden kapıya doğru koşarak gelen annenin ayak sesleri duyulurken baba kızına sarıldı. Öptü onu, kokladı, ne kadar çok özlemişti bir bilseydi. Anne ikisini sarılmış olarak görünce o da ikisine birden sarıldı. Günlerdir süren, endişe, korku artık bitmişti. Halsiz ve yorgun olduğu her halinden anlaşılan Maria evine dönmüştü ya, bundan büyük mutluluk olamazdı onlar için… Maria’yı adeta kucaklarında içeri götürdüler…

          Maria, evine döndükten sonra epey dışarı çıkmak istemedi. Anne ve babasına başına gelenleri, hiç atlamadan olduğu gibi anlattı. Babası Kıbrıslı idi. Maria’nın cunta hükümeti devam ettiği müddetçe okuluna gitmesi, hatta dışarı çıkması bile mümkün değildi. Tekrar tutuklanabileceği korkusu bütün bünyesini sarmış, ruhunu adeta esir etmişti. Baba, bir şeyler yapması gerektiğini düşünüyor, hanımı ile uzun zamandır bu konuyu konuşuyordu. Anne ve baba, nihayet, Maria’nın bu çevreden mutlaka uzaklaşması, sakin ve güvenli bir muhitte yeniden hayata dönmesi kararına geldiler. Gidebileceği yer hususunda epey tartıştılar ve sonra, adaya, Kıbrıs’a gitmesi kararını aldılar. Mesele bunu Maria’ya anlatmaktı. Birkaç gün sonra, akşam yemeği sırasında baba konuyu açtı: ‘’Maria, güzel kızım. Cunta okulları açmayacak. Senin de güvenli ve sakin bir ortamda dinlenmen gerekiyor. Göndersek, Kıbrıs’a dedenin yanına gider misin? Hem dinlenir, hem de dedenle hoşça vakit geçirebilirsin.’’

      Maria elindeki çatalı bırakarak babasına kulak verdi. Söyledikleri, epeydir kendisinin de düşündüğü ama açmaya cesaret edemediği bir konu ile ilgiliydi. Babasını can kulağı ile dinledi. Sonra sordu:

--Neden Kıbrıs baba?

  --Büyük baban, büyük annen oradalar… Yalnız kalmazsın. Onlar seni korurlar ve yardımcı olurlar.

Maria biraz düşündü. O aslına bakarsanız Avrupa’ya gitmek ve oradan cunta ile mücadelesine devam etmek istiyordu. Fakat babası Kıbrıs’a gitmesini istediği zaman, biraz burulmasına rağmen o teklifi kabul etmenin daha uygun olacağını düşündü. Çok uzun zamandı,  büyükanne ve büyük babayı da görmüyordu. Bu zoraki gidiş, onları görmesi için mana da olurdu. Kabul etti:

  --Peki, baba dedi. Ne zaman gidiyorum?

   --En kısa zamanda gidersin. Uçak mı istersin, gemi mi?

  --’Gemi ile gitmek daha hoş olur. Magosa’ya giderim, büyük babam orada beni alır ve köye gideriz.     

   --Tamam kızım… Ben biletini alırım. Sen hazırlan. Üç gün sonra bir gemi var. Onunla gidersin…’Anlaşma yapılmış, yemekler yenmişti. Maria izin isteyerek masadan kalktı. Odasına çıkarak hazırlanmalıydı…

       Üç gün sonra Maria, annesi, kız kardeşi ve babası ile Atina limanında Kıbrıs’a gidecek gemiye binmek üzere hazırdı. Onlarla vedalaştı. Geminin merdivenlerini ağır ağır çıkmaya başladı. Merdivenin ortasına geldiği zaman durdu, geriye baktı. Onlar hala rıhtımda el sallıyorlardı. O da el salladı. Uzun bir zaman onlara bakarak içini çekti. “İnşallah döndüğümde onları yine böyle bulurum” dedi kendi kendine… Yavaş adımlarla merdiveni çıkmaya başladı. Geminin güvertesine geldiği zaman, geriye bir daha baktı. Hala rıhtımdaydılar. El salladı ve dönerek hızla kamarasına doğru yürüdü… Kamaraya girdiği zaman, gözlerinden süzülen gözyaşlarını, sanki birileri görecek de utanacakmış gibi, hızlı hızlı sildi. Lavaboya girdi. Ayna baktı. Kızaran gözleri onu biraz ürküttü. Elini yüzünü yıkadı. Geldi, kendini hazır olan yatağın üzerine attı. Bir müddet hiç kıpırdamadan yattı. Hiçbir şey düşünemiyor, sadece adada nelerle karşılaşabileceğini hayal ediyordu. Bu anda tiz bir düdük sesi duyuldu ve gemi olduğu yerde şöyle bir sallandı. Ne oluyor diye merakla başını kaldırdı. Gemi hareket etmişti. Doğup büyüdüğü ve on sekiz uzun yılını geçirdiği Atina geride kalıyor, gemi engin denizlere doğru yol alıyordu. Annesini, babasını düşündü “ acaba onları bir daha görebilecek miydi? “Onları çok ama o kadar çok seviyordu ki, bu sevgi anlatılmaz, ancak yaşanırdı. Şimdi ise yaşanma şansı da kalmamıştı. Üzüldü, kapattığı gözlerinin altından yanaklarına doğru yaşlar süzüldü. Bu sefer silme gereği duymadı. Ona bu ayrılık acısını yaşatan cuntaya lanetler yağdırdı. “Geber Papadopulos domuzu!” diye bağırdı. Sesi öyle gür çıkmıştı ki, kendisi de korktu. Etrafına bakındı, kimseyi görmeyince rahatladı. Kendi kendine gülümsedi… Yol boyunca adada neler yapabileceğini düşündü. Eksik kalan üniversite tahsili için hazırlanmak birinci öncelikti. Sonra çevreyi gezmek, tanımak istiyordu. Boş zaman bulabilirse kiliseye gitmeyi, biraz da olsa manevi yönünü güçlendirmeyi düşündü…

                     Gemi Magosa limanına yanaştığında, oldukça heyecanlandı. Hazırdı, kamaranın kapısını açarak büyük güverteye çıktı. Hemen herkes onun gibi hazır durumda büyük güvertedeydi. Bu kalabalıkta büyük babasını nasıl bulabileceğini düşündü. Tedirgin oldu, biraz da korktu. Ya büyük babasını bulamazsa, ne yapardı? Sonra aklına polise giderek yardım isteme, geldi. Biraz rahatladı.

                  Gemi yavaş yavaş boşalıyordu. Biraz daha beklemeyi uygun buldu. Çıkış merdiveni iyice rahatlayınca, merdivene doğru yürüdü. Merdiven başında bir an durakladı. Rıhtımda, henüz gemiden inemeyen yolcularını bekleyen yüzlerce insan vardı. Acaba büyük babası hangisiydi? Dikkatli ve yavaş yavaş merdivenleri indi. Etrafına bakındı. Kendisi ile ilgilenen hiç kimse yoktu. Tedirginleşmeye başladı. Tam bu sırada elinde bir fotoğraf ile gemiden inenlerle konuşan yaşlı bir adamı gördü. Ona doğru yürüdü. İçinden bir ses, ”büyük baban o ihtiyar,” diyordu. Yaklaştı. Adamın gösterdiği fotoğrafa göz ucu ile baktı. Kendisiydi fotoğraftaki genç kız. Valizini yere koydu, adama doğru bakarak; ‘’Büyük baba!, diye bağırdı.’’ İhtiyar sesin geldiği tarafa baktı. Sonra bir de resme baktı. Sonra da ‘’Maria, Maria’’, diyerek kıza doğru yürüdü. Kucaklaştılar, sarıldılar. Aralarında çok ani olarak gelişen bir duygu ile sanki çok eski ve uzun yıllar görüşemeyen eski bir dost gibi, birbirlerine baktılar… Maria’nın gözleri doldu; “ büyük baba “ diyerek ihtiyara tekrar sarıldı. Sonra duruldular. Yaşlı adam; ‘’Hoş geldin güzel kızım, dedi. ‘’Kusura bakma, seni neredeyse tanıyamayacaktım. Çok yıllar oldu seni görmeyeli…’’  Maria, sevincinden bir müddet konuşamadı. Sonra sesi titreyerek; ‘’Büyük babacığım’’ dedi. ‘’Beni tanıyamaman gayet normal bir şey, ben seni içimden gelen bir sesle tanıdım. O ses bana “ bu adam senin büyük baban “ dedi. Ben de sana geldim.’’Neşesi yerinde idi. Gülümsedi. ‘’Aynen bıraktığım gibisin büyük baba, hiç değişmemişsin’’ ‘’Abartma Maria yaş sekseni geçti. Bak zor yürüyorum. Sen büyümüş ve güzelleşmişsin. Baban buraya geleceğini söyleyince dünyalar benim oldu. Büyük annen ile birlikte, herkesin bizi unuttuğunu düşünmeye başlamıştık. İnan senin geleceğini duyunca, hayata yeniden gelmiş gibi olduk,’’ dedi.

               Yüzü, buruşukluklarını gizleyecek şekilde gerildi, gülümsemesi bütün yüzüne yayıldı. Öyle tonton, öyle sevimli idi ki, Maria, büyük babasına bakarken çocuk kitaplarında gördüğü, hiç unutamadığı “dedeleri “ hatırladı. Gözlerini büyük babasının yüzünden hiç ayırmadan sordu:

    --Büyük baba köye nasıl gideceğiz?

     Büyük baba, torununa bakarak iç geçirdi;

      --Ne kadar gelişmiş ve serpilmişsin Maria… İnan, çocukluğundan hiçbir eser kalmamış,’’ dedi. Sonra Maria’nın sorduğu soru aklına geldi. - Biraz ileriden bir arabaya bineceğiz. O bizi kapımızın önüne kadar götürecek, sen merak etme, diye ekledi.

            Tam da büyük babanın dediği gibi, bindikleri araba onları evlerinin önüne kadar getirdi. Sabahtan, büyük babayı, torununu getirmek için Magosa’ya gönderdiğinden beri, kapının eşiğinde onları bekleyen büyü anne, kapının önünde duran arabayı görünce ağır ağır oturduğu eşikten kalktı. Arabadan önce büyük baba, sonra Maria indi. Büyük anne Maria’yı görünce, elinde olmadan bağırdı;

   --’Maria, Maria! Kıza doğru, yaşından beklenmeyecek bir hızla yürüdü. Maria ise şaşkın eve doğru bakıyordu, sese doğru döndü ve büyük anneyi gördü. Ona doğru adeta koşarcasına gitti. Sarıldılar. Büyük anne Maria’yı gözlerinden, yanaklarından öpüyor, arada bir ,’’kızım benim, canım benim, ne kadar özlemişim’’ diyordu.

      Büyük baba, arabayı gönderdi. Maria’nın valizini alarak bağırdı;

  --Haydi, içeri; dışarıdaki sahne yeterl, dedi.

    Birlikte içeri girdiler…

                      Maria’nın Kıbrıs Savaşı’nın sonuna kadar sürecek ada günleri böylece başlamış oldu…

 Dedesinin köyü, adayı Lefkoşa’yla Girne’ye bağlayan yola oldukça yakın bir yerdeydi. Boğaz bölgesindeki kavşaktan hemen sağa, dağ yoluna saptıktan birkaç kilometre sonra köye ulaşılıyordu.    

 Köyün adı ‘’Sihari’’ idi… Köy’ün yaşlı nüfusu genelde hayvancılıkla uğraşıyordu. Ama gençlerin çoğu yurt dışında okuyor, okulları bittikten sonra da iş bulabilenler adada kalıyorlar ama çoğunlukla ya Yunanistan’a, ya da İngiltere’ye gidiyorlardı. Çünkü adanın ekonomik yaşamı, iş olanakları pekiyi değildi. Özellikle ada yönetiminin Türklere yönelik uygulamaları, Yunanistan’daki rejim değişikliği adayı çok etkilemiş, 1963 yılından beri adada çeşitli kargaşalar yaşanmış, yaşanmaya da devam ediyordu. Bu nedenle de ada şartları çok ağırlaşmıştı…

                        Ancak her ne olursa olsun, Kıbrıs doğasının güzelliğiyle, huzur veren kumsallarıyla, koyu lacivert deniziyle, insan eli değmemiş ıssız gibi koylarıyla çok güzel bir adaydı. Bunu çok iyi biliyordu, çünkü babası bu adayı ona o kadar çok anlatmıştı ki! Adeta görmeden ezberlemişti. Kıbrıs’a geldiği andan beri karşılaştığı doğal güzellikler onu yanıltmamıştı. Bu adanın insana huzur veren sihirli bir havası var diye söylendi. İçi tuhaf bir şekilde kıpır, kıpırdı!

                   Ona ayrılan oda oldukça sadeydi. Bir yatak, küçük bir dolap, yatağın tam karşısında bir ayna ve ormana doğru açılan bir pencere… Yerleşmek üzere valizini açtı. Yunanistan’dan adaya gelirken yanına aldığı birkaç parça eşyasını dolaba yerleştirdi. Çok terlemişti. Ama odasının içinde yıkanabileceği bir duş yeri yoktu ki! O an evini hatırladı. Orada olsa şimdi hemen yatak odasındaki banyoya girer yıkanırdı. Ancak burada imkânsızdı. Bir an düşündü! Odasından dışarı çıkıp anneannesine seslendi; ‘’Yayaaa, bakar mısın lütfen’’ Anneannesinin bahçeden sesi duyuldu: ‘’Ne var Maria ne istiyorsun?‘’ ‘’Yaya, çok terledim. Bir banyo yapabilir miyim acaba?’’ diye cevapladı Maria.

    ‘’Tamamdır kuzucuğum. Ama şu anda banyo müsait değildir. İstersen vücudunun terini ıslak bir havluyla sil, serinlersin…  Odandaki dolapta temiz havlu vardır. Banyo müsait olunca yıkanırsın. Şu anda deden var banyoda.’’ Maria; ‘’Peki, yaya’’ dedikten sonra dolaptan aldığı havluyu, evin lavabosunda sabunladı ve tekrar odasına döndü. Odanın perdelerini kapattı, kapısını kilitledi. Üzerinde terden sırılsıklam olan elbisesini, iç çamaşırlarını çıkarttı. Sabunlu ıslak havluyla, çıplak vücudunu silmeye başladı… Bir ara gözü aynadaki görüntüsüne takıldı. Bembeyaz teni, diri göğüsleri, dolgun kalçaları onu yaşından daha büyük gösteriyordu. Ama o daha bu yıl 18 yaşına girecekti. Ne garip en önemli yaşını burada dedesiyle, anneannesiyle kutlayacaktı… Aynaya yansıyan çıplak bedenine baktı! Kendisini dikkatle süzdü. Vücuduna her dokunuşunda ıslak havlunun serinliği iyi gelmişti…

   Aynadaki görüntüsünden içi bir tuhaf olmuştu! Ürperdi…

                        İlk kez böyle bir şey hissediyordu... Aklına çılgınca düşünceler geldi! Beni böyle gören bir erkek ne yapar acaba diye düşündü! Sonra da hınzırca gülümsedi… Yunanistan’daki okulunda peşinde koşan çok erkek arkadaşı vardı. Ama o, onları sadece arkadaşı olarak görür, onlara karşı hiçbir şey hissetmezdi. Arkadaşlarının onda en çok beğendikleri tarafı, yeşil gözleri, gözlerindeki o gizemli bakışlarıydı…

                      Aceleyle giyindi, biraz da olsa serinlemişti. Odasından çıktığında, anneannesi mutfaktan ona seslendi; ‘’Hadi gel Maria, sana pişi yaptım. Sıcak, sıcak ye.’’ Ama o, önce buzdolabından soğuk bir bardak su içti. İçi ferahlamıştı. Ohh, yaşamak ne güzel diye düşündü…  

                    Bu düşünceler yumağıyla iç içeyken, sevdiği adamı hatırlamıştı. Aslında savaş başladığından beri hiç unutmamıştı ki! Sadece aklına getirmemek için büyük gayret sarf ediyordu. Çünkü Hiristo aklına geldiğinde, onsuz geçen her dakikada çıldıracak gibi oluyordu... Onunla tanıştığı o anı bir kez daha hayalinde canlandırdı;

     O gün adaya gelişinin ikinci günüydü… Anneannesiyle birlikte köy yerine çıkmışlar dolaşıyorlardı. Anneannesi köydeki evlerin, arazilerin kimlere ait olduğunu, hangi ailelerle görüştüklerini, bazılarıyla neden görüşmediklerini anlatırken bir anda yürüdükleri yolda üzerlerine süratle gelen motorlu bir gençle karşılaştılar!  Ezilmelerine ramak kala bu genç motorunu zar, zor durdurabilmiş, kısacık da olsa göz göze gelmişlerdi… Maria onun bu dikkatsizliğine o kadar kızmıştı ki! Ona okkalı bir küfür sallamış, yaptığı bu hareketten dolayı; ‘’Utanmıyor musun? Terbiyesiz, insan bir özür diler’’ diye bağırmıştı. Çünkü gencin böyle bir şey yapamaya hiç niyeti yoktu! Genç adam cevap dahi vermedi, ne özür diledi, ne de bir şey söyledi! Motorunu tekrar çalışırdı, geldiği gibi aynı hızla yanlarından uzaklaştı.

              Maria, bu küstah gencin ardından bakakaldı! Ama onun gülen gözleri, sarı saçları, en çok da o küstah tavrı hoşuna gitmişti  İşte o genç, kısa bir süre sonra onun hayatına giren, delicesine sevdiği adam olacaktı. Adının Hiristo olduğunu o karşılaşmalarından sonraki ilk Pazar günü köyün kilisesine gittiğinde öğrenmişti. O sabah dedesi, anneannesiyle birlikte kiliseye gittiklerinde o da gelmiş, tam da yanına oturmuştu. Gözlerini hiç ayırmadan hayran, hayran Maria’ya bakıyordu… Maria çok utanmıştı ama o dakikaların nasıl geçtiğini hiç anlamamıştı…

              Papaz kilisedeki ayini bitirdiğinde, Hiristo telaşla avucunun içine bir pusula sıkıştırmış, hızla oradan uzaklaşmıştı… Maria neye uğradığını şaşırmış, ne oluyor demeye fırsat dahi bulamamıştı. Ama o pusulayı sımsıkı kavramış, dedesi görmesin diye de çok gayret sarf etmişti. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibiydi… Eve döndüklerinde hemen odasına girdi. Avucunda sakladığı pusulayı açtı ve okudu;  ‘’Seninle mutlaka tanışmalıyım, güzel gözlü kız. Adım Hiristo. Bu akşam gün batımından itibaren seni kilisenin bahçesinde bekleyeceğim. Saati hiç önemli değil, istediğin saatte gel. Sabaha kadar orada olacağım çünkü… Gelmezsen, bu defa ben evine geleceğim…’’

              Maria, gencin bu cüretine yine çok kızdı! Sonra da ne kadar cesaretli diye düşündü. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Bu duyguları ilk kez hissediyordu… Acaba neden bu kadar heyecanlanmıştı?  Bütün hissettiklerinin nedeni,  bu genç adamın bu kadar cüretkâr oluşu muydu gerçekten? Yoksa… ‘Aman neler düşünüyorum böyle?’ diye söylendi… Ama kendini beğenmiş bu gencin yanına gideceğim dedi içinden… Evet, evet gidecekti... Çünkü içi başka türlü rahat etmeyecekti. Hem ne vardı ki bunda? Neden bu kadar çok tanışmak istiyordu ki kendisiyle?  Bunu mutlaka öğrenmeliydi… Hem, Atina’da yaşadığı onca olaydan sonra, kendisine bu kadar ilgi duyan böyle bir gençle karşılaşacağını hiç düşünmemişti…

                O gece kilisenin bahçesinde buluştukları anı hatırladı. Etraf zifiri karanlıktı. Bahçeye gelir gelmez, onu yanı başında bulmuştu. Nasıl, ne zaman yanına gelmişti? Hiç anlamamıştı! Ellerini tuttuğunda, artık ok yaydan çıkmış, heyecanla çarpan yüreğinin sesi adeta kulaklarının içinde çınlıyordu… Uzun uzun konuştular…

     Hiristo İngiltere’de ekonomi okumuş, adaya yeni dönmüştü. Bir süre adada kalıp, tekrar İngiltere’ye dönecekti. Maria da kendisini anlattı. Soluk almadan birbirlerini dinlediler… Kilisenin bahçesi, sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanmadan eve döndüklerinde, sanki sihirli bir rüya görmüş gibiydiler… Maria neye uğradığını şaşırmıştı. Ama Hristo’nun anlattığı ne varsa kelimesi, kelimesine aklındaydı. Bu nasıl bir şey diye düşündü? Bir günde hayatının akışı değişmiş; o sarışın mavi gözlü adamı gördüğü anda ona âşık olmuştu… Ya Hiristo? O da aynı duygu yoğunluğu içindeydi… Maria’yı köy içinde gördüğü ilk andan itibaren, onun yeşil gözlerinin esiri olmuştu. Utanmasa o anda motosikletten inip, bu yeşil gözlü güzel kızın önünde diz çökecek, ilk görüşte ona âşık olduğunu haykıracaktı…

                   İlk görüşmelerinden sonraki geceler boyunca kilisenin bahçesinde buluştular. Bir defasında kilisede görevli papaz onların buluşmasını görmüş, çok kızmıştı! Bu durumdan dedesini de haberdar etmişti. Ama dedesi de Maria’ya bir şey söylememişti…  Maria, Hiristoyla her buluşmasında giderek ona bağlanıyor, geleceğin hayalini onunla kuruyordu. Ama henüz ne o, ne de Hiristo gelecek yaşamlarıyla ilgili bir şey konuşmamışlardı. İşte ne olduysa o gece olmuştu… Yine sıcak bir Kıbrıs akşamında aynı yerde buluşmuşlar, birbirlerinden ayrı geçirdikleri saatlerin acısını çıkarırcasına ihtirasla birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı…

                     Hiristo sevgilisini uzun uzun öptü. İhtirasla birleşen dudakları onları nefessiz bırakmıştı… Maria; ‘’Dur Hiristo! Kalbim yerinden çıkacak neredeyse. Ne olursun fazla ileri gitme lütfen’’ diye inledi… Hiristo, Maria’nın şehvetle aralanmış dudaklarından bir kez daha öptükten sonra; ‘’Biricik Sevgilim, Yasemin Çiçeğim benim. Ne yapayım, sana doyamıyorum ki…’’ Bu öpücükler, her ikisinin de heyecanı bir nebze de olsa yatıştırmıştı.  Kilisenin bahçesi yasemin çiçekleriyle doluydu… Gecenin esrarengiz havası, bu çiçeğin o kendine has kokusuna karışmış, yaseminlerin kokusu her yanı sarmıştı…  Maria’ da yasemin gibi kokuyordu…

                İkisi de bu çiçeklerle bezeli kilise duvarının dibine sırtüstü uzandılar, elleri kenetlendi… Yattıkları yerin üzeri, kilise bahçesini kaplayan çimden oluşan bir halı gibiydi. Çimlerin yumuşak yüzü, iki âşık için kuştüyünden daha rahat bir yatak olmuştu… Gökyüzü ışıl, ışıldı… Bir süre sessizce gökyüzünü incelediler…  Bu sihirli dakikaları; Hiristonun Maria’ya fısıldadığı cümleler bozdu;  ‘’Zümrüt gözlüm, Yasemin kokulu sevgilim, sana bu gece önemli şeyler söylemek istiyorum! İkimizle ilgili, geleceğimizi ilgilendiren…’’   Maria, Hiristonun bu sözleri üzerine yattığı yerden hızla doğruldu. Hiristoya döndü, ‘’seni dinliyorum sevgilim’’ dedi.

                  ‘’Biliyorsun seni tanıyalı çok olmadı ama seni ilk gördüğüm an âşık olduğumu,  ne kadar sevdiğimi, sensiz geçen her an, çılgına döndüğümü biliyorsun Maria’’ Hiristonun ses tonu öylesine titremişti ki! Maria’yı tutan elleri de titremiş, bu heyecanlı hali bedenini de sarmıştı… Maria; Hiristonun heyecanını yatıştırmak için kollarını Hiristonun boynuna doladı ve ona sımsıkı sarıldı. Gecenin karanlığını delen yeşil gözlerini, Hiristosunun gözlerine dikti. Soluk, soluğa kaldılar…  

                 Bir süre sonra Maria; ‘’Evet, canım sevgilim. Benim de seni ne çok sevdiğimi, seni her an özlediğimi sen de biliyorsun Hiristocuğum, seni dinliyorum.’’ dedi. Maria’nın sıcak nefesini yüzünde hissediyordu… Hiristo tüm cesaretini topladı, derin bir soluk aldı. Ve hiç nefes almadan haftalardan beri düşündüğü şeyi söyleyiverdi; ‘’Zümrüt gözlüm, kalan ömrümüzü birlikte geçirelim mi? Benimle evlenir misin?’’

                 Maria, bir an kulaklarına inanamadı! Heyecandan sesi kısıldı, hemen cevap veremedi! Hiristo sorusunun yanıtını alamayınca panikleyerek ayağa kalktı, ‘’Yüce Tanrım ne olur bana yardım et! Ben onsuz yapamam’’ diye haykırıyordu. Sesi, gecenin sessizliğini bozmuş, kilisenin duvarlarında yankılanıyordu… Maria telaşla; ‘’Sus Hiristo! Lütfen sus, şimdi papaz efendi duyacak! Hem ben sana bir şey demedim ki, çılgın sevgilim benim’’ diyerek; Hiristonun ellerinden yakaladı, yanına oturttu… ‘’Sana evet demekten başka ne söyleyebilirim ki! Evet, evet milyonlarca kez evet...’’  Hiristo; ‘’Yani kabul ettin öyle mi Zümrüt gözlüm? Evleniyoruz öyle mi?’’

              İkisi de çok mutluydu. Her şey o kadar çabuk gelişmişti ki, Hiristo ve ailesi ertesi akşam Maria’nın kaldığı eve gelmişler, dedesinden Maria’yı istemişlerdi… Dede şaşırmıştı! Maria’nın ailesi Atina’da yaşıyordu. Dedesi Hiristo ile Maria’nın buluştuğunu, birbirlerini sevdiğini kilisenin papazından öğrenmişti. Ancak iki gencin bu kadar erken evlenmek isteyeceklerini hiç düşünememişti… Ama o gece her iki gencin birbirlerine ne kadar çok sevgiyle baktıklarını görünce, dayanamamış ben nasıl olsa Maria’nın ailesini ikna ederim demiş, Hiristonun Maria ile evlenmesine onay vermişti. Ancak yine de bu kararını Maria’nın Atina’daki ailesinin de onaylaması için bir süre bekleyeceklerdi…

O gece söz kestiler…

    Maria’yla Hiristo sonraki gece Girne sahilinde lüks bir restoranda buluşmuşlar. Güzel bir yemek yiyerek geleceklerinin planını yapmışlardı Tam gece yarısı olduğunda Hiristo, Maria’nın parmağına pırlantalarla süslü güzel bir alyans takmış, ebediyete kadar mutluluk sözü vermişti…’’

Sonrası, ne kadar çabuk geçmişti…

    Dedesi, Atina’daki ailesini aramış, durumu anlatarak onların da adaya gelmelerini istemişti. Annesi, babası ve küçük kız kardeşi; Maria’nın bu mutlu haberi üzerine apar, topar adaya gelmişler. Damat adayı Hiristoyla tanışıp, evliliklerine onay verdikten sonra, birkaç gün kalıp, gereken hazırlıklar için tekrar Yunanistan’a dönmüşlerdi. Maria’nın annesi kızının düğününün Atina’da olmasını arzu ediyordu. Çünkü bütün akrabaları oradaydı. Hem Hiristo da bu isteği onaylamış, yeter ki bir an önce Maria’ma kavuşayım demişti.

     Maria’nın anne ve babası birkaç gün sonra adadan ayrıldılar. Ama küçük kız kardeşi illa ki, ‘ablamın yanında kalacağım; burası çok güzel diye’ tutturmuş; onlarda küçük kızın bu isteğini kıramamışlardı… Zaten, bir ay sonra da, Maria’nın düğünü için herkes Atina’ya gelecekti. Ayrıca, Maria kız kardeşine o kadar düşkündü ki, ona çok iyi bakacağından emindiler. Hem anneannesi de yanında olacaktı…’’

     Maria derin bir iç geçirdi… ‘’Rüya gibi günlerdi onlar’’ diye mırıldandı. Bu düşünceler içerisinde bocalarken küçük kız kardeşinin bir kez daha ağlayan sesi ile kendisine geldi.  Kardeşi henüz 3 yaşındaydı!  Aç olduğunu söyleyerek yemek istiyordu ama onlarda aç, susuz ve çaresizdiler.  Sert bir ses tonuyla kardeşini susması için ikaz etti. Bina çevresindeki silahlı askerlerin dikkatini çekmek istemiyordu…

    Bu gün Ağustos’un 15’nci günü olduğunu hatırladı!  Hiristo yedek olarak silahaltına alınalı 1 ay 2 gün olmuştu. Acaba şu anda ne yapıyordu?

  Hayatta olması için dua etti…

    Ya Atina’da olan annesi, babası ne yapıyorlardı? Düğün hazırlıkları için onlarla son kez görüştüğünde ‘her şey hazır, sizi bekliyoruz demişlerdi. ’Ama şu anda yaşadıkları, savaşın acımasızlığından başka bir şey değildi. Kim bilir ne kadar merak içindedirler diye düşündü. Herkesi ama herkesi öylesine çok özlemişti ki…

   Etraftan gelen silah sesleri, arazide başıboş dolaşan ineklerin seslerine karışıyordu!   Gözü binanın içine iyice alışmıştı, çevresine bakındı…  Çoğu yaşlı, kadın, çocuk olan bu insanlar toplandıkları bölgede birbirlerine sokulmuşlar; açlığın, susuzluğun, uykusuzluğun verdiği bitkinliğin yanı sıra en çok da ölümün korkusunu yaşıyorlardı!

    Acaba bu gecenin sabahı olacak mıydı? Onları esir alan ‘’Barbar Türk’ler’’ yaşamalarına müsaade edecek miydi?

    Ona, çocukluğundan beri Türk’lerin insan kanı içen korkunç yaratıklar olduğu öğretilmişti!  O halde bu gecenin sabahı olmayacak, bir daha Hristo’sunu göremeyecekti!  Kalbi bir an yerinden çıkacakmış gibi oldu! İçini büyük bir acı kaplamıştı…

    Saatler ilerlemiş, gecenin yarısı çoktan aşılmıştı! Maria biraz daha kendini toparlamış, etrafta olan biteni anlamaya çalışıyordu.

     Akşamüzeri kendilerini esir alan Türk askerlerinin, söylediği her şeyi büyük bir saygı ile yerine getirdikleri o genç komutanı hatırladı! Güneşin batışında sanki savaş tanrısı Zeus gibi gözükmüştü…

     Ne kadar da gururlu duruyordu. Ama onu iyi yürekli birisine benzetmişti. Sonrasında yaşadıkları onu ne kadar da haklı çıkarmıştı.

     Bu genç komutan bulundukları yere doğru yürümeye başladığında; hele ki onu yanına çağırttığında ne kadar çok korkmuş! İçinden ‘’Eyvah neden beni çağırdı, yoksa bir şey mi yapacak? Artık yolun sonuna geldik, şimdi hepimizin öldürülmesi için çevredeki askerlere talimat verecek’ diye düşünmüştü!

   Ancak öyle bir şey olmadı!  Şaşkındı, inanamamıştı!   Ama işte hepsi hayattaydı.

    Hele ki, geceyi aydınlatan ay ışığında göz, göze geldikleri o anı; gözleri çakmak, çakmak parlayan Türk Komutanın onlara anlattıklarını, ömrü boyunca hatırlayacaktı…

    Genç Komutan, onlara korkmamaları gerektiğini, hiç birine zarar verilmeyeceğini, daha sonra üst komutanlarından gelecek emre göre hareket edeceğini söylediğinde; ayaklarının altından kaymakta olan yeryüzüne, sanki yeniden merhaba demişlerdi.

    Hayatları bağışlanmış, artık yaşıyorlardı.  O an, içinden Türk Komutanının boynuna sarılmak gelmişti!  Ama çevredekiler yanlış anlar düşüncesiyle, kendisini zor tutmuştu…  Sonra ki saatlerde ise adeta muhteşem bir rüya yaşıyorlardı!  Komutan, kendisiyle yaptığı konuşmadan sonra aç ve susuz oldukları için askerlerine talimat vermiş; onlardan topladığı yiyecek ve içecekleri bulundukları bölgeye göndertmişti.

     Ama esas olan bu anda olmuştu!  Gelen yiyecekleri adaletli bir şekilde paylaştırmaya başlamıştı ki! Onlarla birlikte esir düşen, adının Stavros olduğunu söyleyen Miamilya Kilisesinin papazı ayağa kalktı;

  -   Bu yiyeceklere, suya sakın dokunmayın bunların hepsi zehirli! Bu Barbar Komutan bizi bu şekilde öldürecek!  diye bağırdı…

     Binada bulunan herkes, donup kalmıştı… Bir tarafta günlerin verdiği açlık, diğer tarafta ise ölüm korkusu vardı! Ne yapacaklarını şaşırmışlardı… Ancak papazın bu kesin ikazı karşısında hiçbir esir; Türklerin gönderdiği yiyeceklere, içeceğe dokunamadı

  Yıldırım Üsteğmen;  Bölüğünün bulunduğu tüm mevzileri kontrol etti. Herkes görevinin başında, eller tetikteydi… Çok yorulmuştu. Bir süreliğine tabur komutanının bulunduğu yerde dinlendi. Biraz dertleştiler…

Sonra tekrar mevzileri dolaşmak üzere oradan ayrıldı.

Yürüdüğü yol öylesine aydınlıktı ki, adeta güpegündüz gibiydi. Bu manzara karşısında gözleri, çevrenin sihrine takıldı! Gecenin karanlığı adaya iyiden iyiye yerleşmişti ama çevre apaydınlıktı…  ‘’Aaaa bu gece ayın 15’nci günü, dolunay var!’’ diye mırıldandı…  Dolunayın o muhteşem görüntüsü,  gökyüzünü dolduran yıldızlar, bulundukları yeri gündüz gibi aydınlatıyordu.

 Ay ışığının yansımasıyla Beşparmak Dağları da aydınlanmış, bir ay öncesinde savaşın, kanlı çatışmaların yaşandığı bu sıradağların gölgesi tüm doğallığı, masumiyetiyle göğe yansımıştı…  Bulundukları düz ovadan oralara bakıldığında gecenin görünen yüzü esrarengiz bir hal almıştı! Beşparmak Dağlarından ovaya doğru hafiften bir esinti çıkmış, gecenin boğucu sıcağını az da olsa yatıştırıyordu…

  Gecenin sihri öylesine etkileyiciydi ki!  

  Sanki yüzlerce yıl öncesinde bu adada yaşadığı mitolojik hikâyelerle anlatılan Afrodit,  gecenin örtüsüne sarılmış, insanı baştan çıkarırcasına bu muhteşem tablonun içinde çırılçıplak dolaşıyordu…

 Üsteğmen Yıldırım’ın hayal dünyası çok derindi! Ama o bile bu muhteşem geceyi o zengin hayal dünyasında, hem de savaşın bu hüzünlü ortamında yaşayabileceğini hiç düşünmemişti!

  Öyle ya!  Kıbrıs aynı zamanda efsanelere konu olmuş, doğal güzellikleriyle, ‘yeşil ada’, Afrodit’in yaşadığı aşk adası değil miydi? Ancak bu yeşil adanın, yaklaşık bir aydan beri ne efsanevi güzelliği,  ne de burada yaşadığı söylenen Afrodit’in o muhteşem silueti kalmıştı!

   Ada sadece savaşı, kan ve barut kokusunu yaşıyordu!  Ve insanlığın içine düştüğü o zavallı yaşamı…

 Aradan birkaç saat geçtikten sonra, Yıldırım Üsteğmen bu hayal dünyasından sıyrılıp; esirlerin yerleştirildiği taş binaya doğru yürümeye başladı.

   Amacı; esirlerin ne durumda olduğunu kontrol etmek, hem de onlara herhangi bir yiyecek, içecek verilip verilmediğini görmekti…

 Esirlerin bulunduğu binaya yaklaştığında, kendisini Celal Başçavuş karşıladı;  

 -  Komutanım esirlere yiyecek, içecek temin etmek için, isteğinizi Mehmetçiklerimizle paylaştım. Hepsi çok hassas, insancıl davrandılar. Yanlarında bulunan son lokmalarını, mataralarındaki son yudum sularını dahi verdiler. Hepsi burada. Ancak böylesine aç, susuz olan bu insanlar; getirdiklerimin hiçbirisine dokunmamışlar, çok şaşkınım!’’  Yıldırım Üsteğmen de çok şaşırmıştı!  

 -  Nasıl olur Celal? Bu insanların, özellikle çocukların hepsi aç, susuz. Neden dokunmadılar acaba?   Bunda bir iş var mutlaka, diyerek esirlerin bulunduğu binadan içeri girdi. İçeride boğucu sıcak bir hava, kötü bir koku vardı!  Karanlıktan etraf hiç seçilmiyordu. İnsanların iniltileri, çocukların ağlayışları, anlayamadığı Rumca konuşmalar; bir uğultu gibi kulaklarını tırmaladı… Yıldırım Üsteğmen içeriye girer girmez;  

 -  Maria, yanıma gel diye bağırdı…  

  Ses tonunun sertliğinden çok kızdığı belliydi! Maria, bir kuş gibi titreyerek üsteğmenin yanına geldi…

  Yıldırım Üsteğmen, kızgın bir ses tonuyla;

 -   ‘’Bu aç, susuz insanlar, askerlerimin gönderdikleri yiyeceklere, içeceklere neden el sürmediler?, diye sordu… Maria; Yiyecek, içecek su geldiğinde yaşadıkları sevinci ama tam bu sırada, aralarında bulunan papazın söylediklerini anlattı… Maria’nın anlattıklarına çok kızdığı her halinden belli olan Yıldırım Üsteğmen hiçbir şey söylemedi! Sonra da hiç dokunulmamış yiyeceklerden herhangi birisini ağzına atarak yemeğe başladı, içi su dolu mataralardan birini aldı ve kana, kana içti. Esirler onu şaşkınlıkla izliyorlar, ne olacak diye bekliyorlardı…

         Yıldırım Üsteğmen bir süre sessizce bekledi, sert bakışlarıyla, özellikle Papaza hitap edercesine, esirlere döndü ve bağıra, bağıra;

 -   Bir süre bekleyin, eğer bana bir şey olursa size verilenlere dokunmayın, bir şey olmaz ise anlayın ki bu papaz size yalan söylemiş, dedi. Maria, Üsteğmenin bu sözlerini Rumcaya çevirdiğinde, binanın içine büyük bir sessizlik çökmüştü! Türk komutanın yaptığı konuşmadan belli ki herkes çok etkilenmişti. Hele ki onlara yemeleri için gönderilenlerin zehirli olmadığını ispat etmek için; o yiyeceklerden yiyen, sudan için Üsteğmen Yıldırım’ın bu hareketinden hepsi çok utanmıştı… Türk Askerleri kendileri için çok önemli olan yiyeceklerini, içeceklerini onlarla paylaşmışlardı ama papaz efendi söylediği yalanla onları Türklere mahcup etmiş, hepsi aç susuz bitkin bir halde adeta ölümü beklerken; onlara böylesine insanca davranan, iyi kalpli bu genç Türk subayının, askerlerinin yüceliğini anlayamamışlardı!

            En sonunda Maria haykırırcasına Rumca bağırdı;

 -   Ne bekliyorsunuz, hepimiz aç değil miyiz? Çocuklar neden ağlaşıyorlar? Hadi, hadi… Rum esirler günlerin verdiği açlıkla, adeta yiyeceklerin üzerine çullandılar.  Onlar için gönderilen yiyecekleri anında paylaştılar. Yedikleri her lokma onların hayata biraz daha tutunmalarına, içtikleri her yudum su yaşamın lezzetini anlatmaya yetmişti…

           Yıldırım Üsteğmen bu hazin manzara karşısında çok etkilenmişti… Çok gençti ama onun öylesine bir iç sesi vardı ki, onu hep ikaz eder, en kritik zamanlarda yapması gereken doğru ne ise, bu iç sesi söylerdi... Bu insanlar o gece toplandığından beri, o iç sesi, hep şunu söylüyordu; ‘’bu insanları koru, onlara sahip çık.’’ Yıldırım Üsteğmen de onları koruyup kollayacağına dair, kendi kendine söz vermişti. Çünkü bu insanlar suçsuzdu. Her birisi yakalandığında ellerini havaya kaldırıp, onlardan aman dilemişlerdi. Hele ki Maria’nın o küçücük kardeşinin ellerini havaya kaldırıp, ‘’No, No…’’ diye bağırışını ömrünce unutamayacaktı… Onun yerinde kendi kızı olsaydı? Bu insanlara herhangi bir kötülük yapılabilir miydi? Savaşta yaşananlar ne kadar acımasız olursa olsun; onlar insandı. Onun için de onlara insan gibi davranacak, insanca muamele etmeye devam edecekti…

             Esirlerin bulunduğu binadan çıktığında, çok üzgündü! Nasıl olur da bir din adamı, böylesi bir ortamda, insanlık adına onlar için de çok önemli olan yiyeceğini suyunu paylaşan askerlerini, kendisini bu insanlara bir canavar gibi gösterebilirdi? Hele ki, hiçbir suçu olmayan bu siviller için, nasıl olur da öldürülsün emrini verebilirdi?  Böylesine bir canavarlığı ona nasıl yakıştırmıştı bu papaz efendi?

             Yaşlı insanlar, hamile kadınlar, küçücük çocuklar… Kendilerine teslim olmuş, hiçbir suçu olmayan 187 aç, susuz insan… Canavar mıydı? Kaldı ki, bir insan, canavar ruhlu bile olsa bunu yapmazdı / yapamazdı… Bir ara boğulacakmış gibi oldu!  Öylesine sinirlenmişti ki, Celal Başçavuşun sesiyle kendine geldi;  

 -  Komutanım iyi misiniz? Yüzünüz kıpkırmızı oldu!

Yıldırım Üsteğmen; 

 -  Tamam, tamam Celal! Şimdi geçer. Çok üzüldüm. Bu nasıl bir din adamı? O insanlar bize emanet. Onlara nasıl kıyarız? O küçücük kız, benim kızımın yaşında. Bu nasıl bir düşünce Allah’ım? dedi

Celal Başçavuş,  

 - Üzülmeyin komutanım. Rumların çoğu böyle düşünüyor işte: ‘Barbar Türkler!’ Onları çocukluklarından beri böyle yetiştirmiyorlar mı?’’ Bu papaz da onlardan birisi işte! Sizin böylesine insanca davranacağınızı tahmin dahi edemezdi ki!, dedi.

Yıldırım Üsteğmen, az da olsa kendini toplamıştı…

  -   Hadi Celal, gidelim buradan. Hadi, hadi hemen uzaklaşalım. Yoksa elimde kalacak bu papaz, dedi…

Kaldıkları mevziiye döndüler.

              Yıldırım Üsteğmen gece boyunca bu insanları ne yapacağız diye düşündü. Çünkü bu esirlerin orada kalmaları büyük bir problemdi! Bu insanlar, birkaç gün daha burada kalsalar, nasıl besleyeceklerdi? Kendileri açlıktan sefil olmuşlar, neyle, nasıl besleneceklerini bilmiyorlardı… Hem esirler arasında çok güzel gösterişli kadınlar da vardı!  Askerlerinden en ufak bir şüphesi yoktu. Ama yine de bu savaş ortamında, ateşle barut yan yana durmamalıydı.  Ya bu kadınlardan birisine tasallut eden olursa, ya kadınlardan birisi askerimizi kandırırsa? Ne yaparlardı? Başkalarını bıraktım, kendi vicdanlarına nasıl hesap verirlerdi? Hem bunun vicdani sorumluluğu da vardı! Bu karmaşık düşünceler içinde geceyi uykusuz, huzursuz geçirdi.

            Sabah uyandığında tabur komutanının yanına giderek esirlere ne yapacaklarını sormaya karar vermişti. Gün yine cehennemi bir sıcakla başlamıştı! Nefes dahi almak zordu… 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kibrishakikat.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.