Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Anasayfa KIBRIS Haberi O GECE... Bu haber 161 kez okundu.
KIBRIS Haber Girişi: 11.06.2021 - 18:03, Güncelleme: 18.06.2021 - 13:33

O GECE...

 

O GECE...

Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (11)
          Ya orada olsalardı?  Kader böyle bir şeydi işte! Öldürmeyen Allah, öldürmüyordu…            Taarruza başlayalı saatler geçmiş, birlikler Kanlı Dere vadisini aşmıştı… Bu arada Yıldırım Üsteğmen, dürbünüyle ele geçirilmesine birkaç yüz metre kalan hedef bölgesine bakıyor, hala buradan gelen havan ve top atışlarının nereden yapıldığını tespit etmeye çalışıyordu… Yıldırım Üsteğmen araziyi gözetlerken; taarruzdan bir gün önce bu araziyi anlatan mücahidin söylediği görüntüyle karşılaştı! Taarruz ettikleri arazinin tam orta yerinde kalan bir bina tespit etmişti…  Dürbünle biraz daha dikkatli bakınca binanın üzerindeki ‘’UN’’ yazısını fark etti! Binanın hemen yanı başında bir gözetleme kulesi bulunuyordu! Oraya odaklandığında elinde dürbün bir Barış Gücü askerinin, taarruz eden birliklerimizi izlediğini fark etti… Tüm dikkatini o ‘BG askeri’ üzerine yoğunlaştırdı!       Bir de ne görsün?  Adam dürbünüyle taarruz eden askerlerimizin bulundukları yerleri her incelemesinden sonra; yanı başındaki telefona uzanıyor; birkaç dakika sonra telefonu bırakıp, yeniden araziyi gözetliyordu!      Ama işte asıl o zaman ne oluyorsa?  Bir anda arazide ilerlemeyi sürdüren askerlerimizin bulundukları bölgeye, Rum tarafından atılan gruplar halinde havan mermileri düşüyordu! Anlaşılan oydu ki! Bu BG askeri askerlerimizin bulundukları yerlerin koordinatlarını geri bölgede bulunan Rum havan mevzilerine bildiriyordu!  Yoksa bu kadar tesadüf olamazdı…      Yıldırım Üsteğmen dakikalarca izlediği bu BG askerinden sonra Rum mevzilerinden açılan topçu ve havan atışlarını buna bağlamıştı… ‘’Namussuz herif diye’’ mırıldandı!   ‘’Ben şimdi sana ödetirim bu yaptığın alçaklığın bedelini’’ dedi… Telsiz çağrısı ile bölüğünün en keskin nişancısını, Karslı Ahmet Çavuşu hemen yanına istedi.    Çok geçmeden, Ahmet Çavuş yanına gelmişti bile…  -  Bak oğlum Ahmet Çavuş! Şu karşıdaki binayı görüyor musun?    -  Evet, komutanım.    - Bak! O binanın hemen yanı başında bir gözetleme kulesi var! Gördün mü?   Dürbünüyle o binayı izleyen Ahmet Çavuş;  -  Gördüm komutanım, diye cevapladı.      Yıldırım Üsteğmen devam etti; -  O kulenin içinde bir de BG askeri var. Onu da gördün mü? O asker ne yapıyor biliyor musun? O namussuz herif, oradan bizim askerlerimizin bulunduğu yerleri gözetleyerek, ele geçirmek için emir aldığımız karşıdaki köyün hemen gerisinde bulunan Rum havan mevziine, arazide tespit ettiği askerlerimizin yerini bildiriyor!     Ahmet Çavuş çok şaşırmıştı! - Emin misiniz Komutanım? Böyle bir şey nasıl olabilir? Bunlar barışı temsil etmiyorlar mı?, diye sordu.   -  Oğlum görmüyor musun? Adam her dürbünle bakışından sonra, bulunduğumuz yere havan mermileri yağıyor cevabını verdi, Yıldırım Üsteğmen.    Sonra da;  - Şimdi, sana emrediyorum! O kuledeki adama indir aşağıya…     Üsteğmen Yıldırım Ahmet Çavuşun gözlerinin içine bakarak,  -  Bu mesafeden yapabilir misin?’’ diye sordu.     Çavuş, kararlı bir sesle: -    Evet, yaparım komutanım, cevabını verince;   -  Haydi, indir o herifi oradan dedi.     Ahmet Çavuş bulunduğu yerden nişan aldı! Nefesini tuttu, tüfeğinin tetiğine dokundu. Tek bir atışla, görevini yerine getirmişti. Artık birliklerin ilerleyişi daha rahat olacaktı…     Bu sırada tabur telsiz çevriminden gelen cılız ama acılı bir ses duyuldu! Yıldırım Üsteğmenin, hemen sağ yanından taarruz eden Bulut Üsteğmenin bölüğünden gelen bir telsiz çağrısıydı bu! Yardım istiyordu;   -  Komutanım Mehmet Asteğmen ağır yaralandı! Acilen yardıma ihtiyacımız var…     Üsteğmen Yıldırım hemen cevapladı.  -  Bulunduğunuz yeri bildirin. Neredesiniz? -  Komutanım hemen karşıda görünen Kireç ocağının yakınındayız. Mehmet az önce yaralandı. Durumu hiç iyi değil! Çok kan kaybediyor.     Yıldırım Üsteğmen; -  Tamam, soğukkanlı olun. Dayanın aslanım, bulunduğunuz yere sedyeli iki sıhhiye eri gönderiyorum. Yanınız da harp paketi varsa, hemen kanı durdurmak için tampon yapın, bir de varsa Atropin uygulayın. Anlaşıldı mı?   Yıldırım Üsteğmen bu çağrısına bir süre cevap alamadı!    Ancak beş altı dakika sonra; Karşı telsizden, ağlamaklı bir sesle!  -  Komutanım, Mehmet Asteğmeni kan kaybından kaybettik, şehit oldu.    Cevabını alınca yapabileceği bir şey olmadığını bir kez daha anlamıştı! Artık bu savaştan anladığı tek bir şey vardı! O da; Kaderdi… Kader, özgürlüğe giden yola ağlarını kurmuş; kimisi bu ağın ölümlü ilmeğine takılıyor, kimisiyse yoluna devam ediyordu. Telsiz mikrofonundan, yalnızca:   -  Ruhu şad olsun diyebildi…      Adaya indikleri günden bu yana ne kadar çok şehit, gazi vermişlerdi.      Artık Rumların dirençleri iyice kırılmış, savunma hatları yarılmak üzereydi. Ancak, henüz her şey bitmiş değildi! Bu defa da Yıldırım Üsteğmenin bölüğünün cepheye en yakın olan istihkâm takımının bulunduğu bölgeden bir çağrı geldi!   -  Panter, burası Panter-1   -  Dinliyorum Panter-1   -   Panter; şu anda hedefe 100 metre mesafedeyiz. Ancak az önce en uçtaki timde bir askerimizin topuk koparan mayınına bastığı haberi geldi. Yaralımız var. Bu bölgenin düşman tarafından mayınlandığı anlaşıldı! Desteğinize ihtiyacımız var…      Yıldırım Üsteğmen, yaşanan bu önemli durum üzerine kısa bir süre düşündü! Ne yapabilirdi? Taburun emrine bir istihkâm takımı verilmişti ama taarruzun başında onları kanlı dere vadisinde gördüklerinde, durumları hiç de iç açıcı değildi!  Takımın başındaki üsteğmen, savaşın şokuna girmiş, erler tamamen kontrolden çıkmış, dağılmışlardı. Hatta mayın tarlasıyla karşılaştıklarında geçit açmak için kullanacakları ‘bangalero torpedo’ denen tahrip borularını çevreye bırakmışlar öylece duruyorlardı!       Dolayısıyla bu birlikten hayır yoktu! O zaman iş başa düşmüştü. Çünkü yıllar önce görmüş olduğu istihkâm kursunda; mayın tarlasından nasıl geçit açılacağının eğitimini almıştı.  Hemen uygulamaya karar verdi…      Telsizinden Panter-1’i arayarak; -  Panter-1 burası Panter. Ben kısa bir süre sonra bulunduğunuz bölgeye geliyorum.     Askerlerine oldukları yerden kıpırdamamaları emrini ver, az sonra oradayım, dedi.     Panter-1; - Anlaşıldı Panter. Bulunduğumuz bölge kireç ocağının dibi, köye giriş yoluna 40-50 metre mesafedeyiz, sizi bekliyoruz.    Yıldırım Üsteğmen, kısa sıçrayışlarla mayın tespit edilen araziye doğru hareket etti!  Birkaç dakika içinde mayınlı bölgeye gelmişti. Çevreden silah sesleri gelmeye devam ediyordu!  Anlaşılan Rumlar, az da olsa bazı bölgelerde hala direniyorlardı.    Öncelikle topuk koparan mayını denen anti personel mayınıyla yaralanan erin yanına gitti. Yaralı eri, emniyetli bir yere yatırmışlardı. Durumu iyiceydi. Yıldırım Üsteğmen erin ayağını kontrol etti! Ufak tefek çelimsiz bir görünüşü vardı ama oldukça dayanıklı bir askere benziyordu.  -  Geçmiş olsun evlat, nasılsın bakalım? -  Sağ olasın komutanım, sağ ayağımı hissetmiyorum. Az önce sıhhiye oraya bir iğne yaptı ondan sanırım, dedi.       Yıldırım Üsteğmen askerin yaralı topuğuna baktı. Bir parçalanma, herhangi bir kopma yoktu! Bu asker şanslıydı!   Mayına basmamış, mayının tuzak teline takılmıştı. Bu nedenle mayın patlamıştı ama askerin ayak topuğunu koparmamıştı. Sadece patlayan parçalar ayağının birkaç yerine saplanarak yaralamıştı…      Bu durum tespitinden sonra;  Yıldırım Üsteğmen telsizinden şu emri verdi;   -  Köye girildikten sonra hiç kimse herhangi bir eşyaya dokunmayacak, özellikle ev aramalarında bastığınız yere, açtığınız kapılara dikkat edin. Rumlar köyü boşaltırken, hem araziye mayın serpmişler, hem de bubi tuzaklarıyla tuzaklamışlar…       Şimdi sıra mayınla kirletilmiş bu bölgenin temizlenmesine gelmişti!         Üsteğmen Yıldırım çevresinde kımıldamadan yatan Mehmetçiklerine şöylece bir baktı! Her birisi onun ne yapacağına kitlenmiş, nefes dahi almadan komutanlarını izliyorlardı…       Yıldırım Üsteğmen kasaturasını çıkardı! ‘’Ya Allah’’ diyerek; elindeki kasaturayla bulunduğu yerden araziyi şişleye, şişleye ilerlemeye başladı.  Bir taraftan da çevresindeki askerlerine;   -   Beni takip edin! Ben nereye basıyorsam siz de oraya basacaksınız’’ diye bağırdı!        İşte şimdi ölümün içinden hayatta doğru bir yol bulabilmenin sınavı başlamıştı!  Ölümün üzerinden hayata giden, bir yol açmaya çalışacaktı…       Tam bu sırada nereden geldiğini anlayamadıkları yaşlı bir mücahit;   -   Dur be Komutanııımmm, diye bağırarak Yıldırım Üsteğmenin bulunduğu mayınlı araziye doğru koşmaya başladı!  Adeta ölüme koşuyordu…    Yıldırım Üsteğmen ilk şaşkınlığını atar atmaz;   -  Olduğun yerde kal be adam! Eceline mi susadın? Yoksa bizi ölüme mi göndermek istiyorsun? Her taraf mayın dolu, diye bağırdı…       Tahminen 50-60 yaşlarındaki mücahit, olduğu yerde çakıldı kaldı;  -  Kötü niyetim yok be komutanım! Ben sadece siz çok gençsiniz, o mayınların arasında size bir şey olmasın, sizin yerinize araziyi ben şişlemek istemiştim, diye bağırdı.      Yıldırım Üsteğmen bu yaşlı mücahidin böylesine yürekli davranışı karşısında çok duygulanmıştı.  Boğazı düğümlendi; bir iki yutkunduktan sonra, zorla konuşabildi;  -   Sağ olasın mücahidim. Kısmette ne varsa onu görürüz. Senin mayın konusunda bilgin var mı?     Yaşlı mücahit anında cevapladı;  -  Yoktur ama olsun be komutanım; bedenim patlasa da, en azından sizlere açabildiğim kadar emniyetli bir yol açmış olurum. Siz de açtığım bu yoldan geçer, hedefinizi ele geçirirsiniz.      Üsteğmen Yıldırım’ın gözleri yaşarmıştı! ‘‘Bu nasıl bir vatan, Mehmetçik sevgisiydi böyle diye düşündü’’  Ve yaşlı ama gözü pek bu mücahidi onore etmek adına;  -  Pekiyi, sen de arkama geç! Yanımızda geçit açtığım yol güzergâhını işaretleyecek emniyet şeridimiz yok ama sen de şu sargı bezini ser o zaman, dedi…      Yıldırım Üsteğmen, yaşlı mücahitle birlikte vakit geçirmeden arazide mayın aramaya başladılar. Üsteğmen Yıldırım yavaşça araziyi şişlerken, hemen arkasındaki yaşlı mücahit mayınsız olduğu anlaşılan araziyi sargı beziyle işaretliyordu…      Atılacak yanlış bir adım; oraya serili bir mayının patlamasına neden olacak; hem onları, hem de onları izleyen askerleri hayattan koparıp alacaktı…       Bu arada, Üsteğmen Yıldırım yaşlı mücahide baktı;   -  Adın ne senin? Söylemedin!   -  Benim adım Hüseyin’dir komutanım, diye cevapladı yaşlı mücahit.     Yıldırım Üsteğmen; -  Aramıza hoş geldin, Hüseyin dayı. Bundan böyle savaş bitene kadar benim bölüğümdesin ona göre…    Yaşlı Mücahit belli ki, Yıldırım Üsteğmenin ona Hüseyin dayı diye hitap etmesinden çok hoşlanmıştı.     Bunu belli edercesine;   - Tamamdır be komutanım. Mehmetçiğe canım feda. Biz bu günleri yarım asırdır beklerik,  diye cevapladı.         Üsteğmen Yıldırım, mayınlı araziden geçerken, 3 personel, 1 de tank mayını tespit etmiş; bunların yerini de Hüseyin dayı sargı bezleriyle işaretlemişti.  En büyük şansları, mayınlı araziyi şişlerken, herhangi bir bubi tuzağı, ya da tuzaklı bir mayınla karşılaşmamış olmalarıydı.        Üsteğmen Yıldırım; bölgedeki askerlerini mayınlı arazide açmış olduğu emniyet şeridinden geçirdikten sonra, ulaştıkları yolun sonu, köyün hemen girişindeki kireç ocağına çıkmıştı. Hemen bulundukları yeri çepeçevre emniyete aldılar.     Yıldırım Üsteğmen, takım komutanına seslendi;    -  Murat Teğmen, yanına birkaç adam al, kireç ocağını kontrol edin.      Sonra da telsizinden Tabur komutanını aradı;    -  Kaptan, Kaptan. Burası, Panter…     Birkaç dakika geçmişti ki,   -  Panter, burası Kaptan… Neredesin Panter? Bir saattir senden haber alamıyorum! Şu anda Kireç ocağı bölgesindeyim. Çevre temiz, emrinizi bekliyorum.      Az sonra tabur komutanının sesi duyuldu;  -  Anlaşıldı Panter. Az sonra oradayım.     Burhanettin Yarbay; aradan beş, on dakika geçmişti ki, Yıldırım Üsteğmenin yanına geldi.      Kucaklaştılar…     - Allaha şükür, bütün birlikler ilk hedeflerini ele geçirdiler. Ancak, hava kararmadan köyün tamamını, sanayi bölgesindeki tüm tesisleri temizlemeliyiz, dedi. Çevreden yoğun çatışma sesleri geliyordu… Onlar taarruz bölgesini ele geçirdikten, Tümen Komutanı da Rumların savunma hattının yarılmasını izledikten sonra, tümenin motorlu ihtiyat birliğini harekete geçirmiş; taarruz arazisinin sağ yanındaki asfalt yoldan ilerleyen motorize birliğe Gazimağosa istikametinde taarruz emrini vermişti.      Burhanettin Yarbay, tabur komutanı telsizinden diğer bölük komutanlarını aradı;    -  Kaptan konuşuyor! Sırayla, bölük komutanları durum bildirsinler…     Tabur komuta çevrimini arayan diğer bölük komutanları da kendilerine verilen hedeflerin ele geçirildiği tekmilini verdiler.            Yarbay Burhanettin onları bir saate kadar köyün hemen girişinde bulunan kireç ocağının batısındaki arazide bir sütre yükseltisi olan tepeciğin dibinde beklediği emrini verdi. Yıldırım Üsteğmenden de bulundukları yerin çevre emniyetini almasını istedi…             Üsteğmen Yıldırım, bu emir üzerine bulundukları bölgenin çepeçevre emniyetini aldırdığı gibi; yanındaki takım komutanını görevlendirerek, iki mangalık bir keşif kolu oluşturmasını, köyün yakın çevresini kontrol etmesini istedi.  Rumlar her ne kadar bulundukları mevzileri terk ederek, iç bölgelere çekilmişlerse de; çatışmalar hala yer, yer devam ediyordu! Kaldı ki, henüz sanayi bölgesindeki fabrikalarda onları neyin beklediği de belli değildi!  İki mangalık keşif kolu hemen hazırlanarak, köyün yakın çevresini kontrol etmek amacıyla yola çıkmıştı bile…             Çok geçmeden diğer birlik komutanları da bulundukları yere gelmiş, her birisi tabur komutanı ve Yıldırım Üsteğmenle kucaklaşıyorlardı. Burhanettin Yarbay;      - Arkadaşlar, çok zamanımız yok! Şu haritanın başında toplanın bakalım, dedi.  Bölge arazisini gösteren haritasını açtı. Her bir bölük komutanına hava kararmadan ele geçirecekleri hedefleri, sonrasında da bölüklerin nerelerde toplanacağı emrini verdi… Ve ekledi;      -  Henüz Alay Komutanımızla temas kuramadım. Muhtemelen hemen sol yanımızdan İngiliz Tepeye taarruz eden diğer tabur bölgesinde olmalı! Birkaç kez telsiz anonsuyla aradım ama yanıt alamadım! Temas kurar kurmaz; bundan sonraki görevimizin ne olacağı emrini alıp sizi arayacağım. Ancak, olur ya! Bir temas kuramazsam, sizler haritadan gösterdiğim bölgelerde tertiplenecek, çepeçevre emniyetinizi aldıktan sonra geceyi burada geçireceğiz. Ben ve tabur karargâhım Yıldırım Üsteğmenin bölüğüyle birlikte ‘’domuz mandıraları’’ denen şu bölgede olacağım’’ diyerek, haritadan bulunacağı yeri gösterdi.       Sonra da;       -  Sorusu olan var mı?’’ diye ekledi!      Birlik komutanlarından cevap gelmeyince de; devam etti.   -  Ha, bu arada bu gecenin parolası; ‘’Çubuk’’ unutmayın! Yarın sabah erkenden, bana zayiat raporlarınızı habercilerinizle gönderin. Şu anda saat: 14.30 havanın kararmasına 5-6 saat var! Bu süreci iyi değerlendirin. Meskûn mahalde olduğunuzu unutmayın! Kesinlikle Rum evlerine girilmeyecek, hiçbir şeye dokunulmayacak. Evlerden her hangi bir şey alan tespit edilirse; emre itaatsizlikten mahkemeye verileceğini bilsin. Gece kesinlikle arazide tertipleneceksiniz. Hiçbir birlik, evleri kullanmayacak…           Sanki taarruz sona ermiş de her şey normale dönmüş gibi..! Tüm birlik komutanları tabur komutanını dikkatle dinliyorlardı…       En sonunda içlerinden yine 2’nci Bölük Komutanı Bulut Üsteğmen;  -   Bir sorum var komutanım, diyerek öne çıktı.      Burhanettin Yarbay;   -  Dinliyorum, Bulut söyle’’ dedi.     - Komutanım, sizin de bildiğiniz gibi; henüz her şey bitmiş değil! Sağ tarafımız sanayi tesisleriyle kaplı, hemen berisinde Rum köyü Büyükkaymaklı. Sanayi bölgesini temizleyip, bu Rum köyünü ele geçirmeyecek miyiz?      Tabur Komutanı;  -  Üsteğmenim, o köye mücahit taburu taarruz edecekti. Ama taarruz başladığından beri, o istikamette taarruz eden mücahit birliği gördün mü hiç?     Bulut Üsteğmen:   - Hayır, komutanım cevabını verdi.     Burhanettin Yarbay konuşmasına devam ederek;   -  O bölgeleri ele geçirmek için; bize verilmiş bir emir yok. İnisiyatif kullanarak oralara taarruz etsek ve hiç ummadığımız kadar zayiat versek! Bunun hesabını nasıl veririz?    Tabur komutanının vermiş olduğu bu cevap üzerine Bulut Üsteğmenin söyleyeceği bir şey kalmamıştı…     Sadece;  -  Anlaşıldı komutanım diyebildi!     Burhanettin Yarbayın;  -  Haydi,  herkes birliklerinin başına, emriyle; Tüm birlik komutanları oradan uzaklaştılar…                Kireç ocağının olduğu yerde Burhanettin Yarbay, Yıldırım Üsteğmen, Bölük başçavuşu Celal Astsubay ile mayınlı araziyi birlikte geçtikleri istihkâm takım komutanı ve erleri kalmıştı. Ve tabii ki, bir de Mücahit Hüseyin Dayı…   Yarbay Burhanettin;  -   Haydi, Yıldırım bizde şu köyün içine girip, çevreyi bir kontrol edelim, dedi.     Yıldırım Üsteğmen yanındaki askerleri muharebe düzenine geçirdi. Köye doğru ilerlemeye başladılar…     Köyün içindeki evlerin tamamının kapı ve pencereleri açıktı!  Anlaşılan, köyden kaçan Rumlardan sonra buralara birileri girmiş, evlerde ne var ne yok kontrol edilmişti…       Köy tamamen sessizdi! Ama sanayi bölgesiyle, Rumların tarafında kalan Büyük Kaymaklı Köyünün hemen güneyindeki tepeciklerden silah sesleri gelmeye devam ediyordu…  Yarım saat geçmemişti ki, bir araç sesi duyuldu!  Bulundukları bölgeye Tanksavar Takım komutanı, Koray Teğmen geldi. Oldukça telaşlıydı! Hemen söze girdi:     -  Komutanım, Sanayi bölgesinin hemen güney ucunda Rum komandolarının bulunduğu bir kamp yeri tespit ettik!  Çevresini sardık ama kampı terk etmediler, direniyorlar. Size telsizle ulaşamayınca, yanınıza gelerek durumu bildirmek istedim.       Burhanettin Yarbay;  -   İyi yaptın Koray’’ diye cevapladı. Ama o kampın hava kararmadan ele geçirilmesi gerek.         Benden talep ettiğin bir şey var mı?    Koray Teğmen;   -  Komutanım, ben de bunun için gelmiştim. Hava kararmadan o kampa hava taarruzu isteyebilir misiniz? Kampın çevresi iyi tahkim edilmiş, Rumların ağır makineli tüfekleri ölüm kusuyor adeta!   - Tamam Koray. Sen görevinin başına dön, ben ACT subayı ile temas kuracağım. Umarım destek alabiliriz, diye cevapladı, Burhanettin Yarbay.      Teğmen Koray aracıyla hızla uzaklaşırken, tabur komutanı, hava desteği için ACT subayı ile telsiz teması kurmuş, tespit edilen Rum komando kampının harita koordinatlarını bildirmişti bile.      Yıldırım Üsteğmen ve diğerleri köyü aramaya devam ediyorlardı…  Araştırma yaptıkları bölge bir Rum köyü idi ama Türkiye’deki köylere hiç benzemiyordu!  Köy içindeki evler, müstakil bahçe içinde villalardan ibaretti. Her evin bahçesinde son model arabalar, bazı evlere kontrol amaçlı girip baktıklarında; çok modern eşyalar görmüşlerdi.  Dikkatlerini çeken önemli bir şey de, her evde televizyon oluşuydu.     Yıldırım Üsteğmen;  -  Komutanım, bu evlerin böylesine modern oluşuna, içindeki eşyaların zenginliğine bakılırsa; bu köy muhtemelen sanayi bölgesinde çalışanlara ama en çok da burada çalışan elit tabakaya ait sanırım.       Burhanettin Yarbay;    -  Olabilir, diye cevapladı.        Evet, köy içinde lüks eşyaları bulunan müstakil modern villalarla doluydu. Ama köyün şu haline bakılacak olursa, gördükleri şey; hazin bir manzaradan başka bir şey değildi! Belki de bir ay öncesine kadar yaşamın tüm güzelliklerine sahip olan bu köy halkı, şimdilerde yaşamdan kopmuş, onlar gibi köydeki yaşam da tamamen yok olmuştu!  İnsanların olmadığı, sinsi bir sıcağın üzerine çöktüğü birkaç saat öncesinde açılan top atışlarıyla hala yer yer yangınların devam ettiği bu köyde; böylesine modern evlerin, içinde son teknolojiye uygun eşyaların bulunması ne ifade ederdi ki?           Savaşın acımasız yüzü burada da tüm çıplaklığıyla ortadaydı… Ancak evlerin duvarlarına adeta kazınarak Rumca yazılı; EOKA-ENOSİS-PİS TURCO yazıları; son dönemde aşırı Rum milliyetçilerinin; Kıbrıs Türk Halkına nasıl baktığının önemli bir kanıtıydı…        Kontrol ettikleri köyün içinden geçen caddeyi takip ettiler. Caddenin sonu, bir yol kavşağıyla kesişiyordu… Kavşağın kenarında ‘Famagusta-Kyrenia’ yol levhası vardı!  Anlaşılan bu yol; Girne- Magosa istikametine gidiyordu… Yolu süratle geçtiler. Bulundukları arazi ve çevresi oldukça sakin görünüyordu…           Ama tam da bu sırada gökyüzünü yırtarcasına gürültülü bir sesle üzerlerinden ikili kol halinde savaş uçaklarının geçtiğini gördüler. Sanayi bölgesini adeta yalamışlardı!  Anlaşılan bölgedeki Rum komando kampını etkisiz hale getirmek için gelmişlerdi… Tabur Komutanı ve beraberindekiler, bulundukları araziye adeta yapışmışlardı.       Yıldırım Üsteğmen;     -  Bunlar bizim uçaklarımız komutanım. Umarım burada olduğumuz, pilotlarımıza bildirilmiştir. Yoksa bizi Rum birlikleri sanıp vurmasınlar, dedi.         Tabur Komutanı;      -  Hay aksi! Uçakların bizi görmeleri için yer bezimiz var mı?, diye sordu.         En azından bu bezleri bulundukları yere sererek,  pilotlara orada olduklarını gösterebilirlerdi…        Yıldırım Üsteğmen;     -  Hayır, komutanım yok. Ama ACT subayı bulunduğumuz arazinin harita koordinatlarını, pilotlara bildirebilir; böylece bir aksilik yaşamayız, dedi.          O sırada bölgeyi bombalayan uçaklar, adanın burnu istikametinden yine göründüler…  İkili kol halinde üzerlerinden büyük bir gürültüyle geçerek, sanayi bölgesinin hemen dibinde bulunan Rum komando kampını bombaladılar.  Kamp bölgesinden büyük patlamalar duyulmuş, kesif bir duman yükselmişti! Üsteğmen Yıldırım, tam siper yaptıkları yerden kalkmıştı ki!  O esnada komando kampını bombalayan uçaklardan bir tanesi sola kanat kırarak, bulundukları yere doğru dalışa geçti!         Her şey birkaç dakika içinde gelişmişti! Üzerlerine hışımla gelen kendi uçağımızdan açılan makineli tüfek ateşi; Yıldırım Üsteğmenin yattığı yerin bir karış ötesindeki toprağı adeta hallaç pamuğu gibi atmış, başını teğet geçmişti…  Uçak mermileri adeta orayı biçmişti! Herkes şok geçirmiş gibiydi! Özellikle de Üsteğmen Yıldırım;      -  Bu nasıl bir şey? Diye bağırdı… Uçağın ateş etmesiyle birlikte; Ölümle arasında birkaç santim kalmıştı Az önce onları düşman sanıp da, üzerlerine ateş açan uçağın pilotu, o bölgede Mehmetçiklerin olduğunu bilmiyor muydu?               Sonuçta, uçakların da desteğiyle, Rum komando kampı ele geçirilmişti… Kamptan pek çok Rum askeri esir alınmıştı. Bunlar, ilk sorguları yapılması için Taburun istihbarat subayına teslim edildi. Yıldırım Üsteğmen, Burhanettin Yarbayla birlikte kamp bölgesine gelmiş, Rum komandolarının kaldığı barakalara bakıyorlardı. Üsteğmen Yıldırım’ın kampın tam ortasında bulunan bir barakanın kapısındaki Yunanistan flaması dikkatini çekti!   ‘’Demek ki, burada Yunanlı komandolar, belki de Yunanlı subayları da vardı’’ diye düşündü. Tabur komutanına dönerek;  -  Komutanım, esir aldığımız Rum askerleri arasında mutlaka Yunan Silahlı Kuvvetlerine mensup rütbelilerde vardır! Onları tespit edip ayırmamız gerek. İleride esir takası yapılırken, işimize yarar. Mutlaka bizden de Rumlara esir düşenler olmuştur! Hele ki, ilk gün adaya hava indirme yapan paraşütçülerimizden ele geçenler olduysa, dedi…        Günün son ışıklarının ardında kalan sadece ölüm, kan ve intikamdı!  Burhanettin Yarbay, Yıldırım Üsteğmenle birlikte 4-5 saat önce haritadan işaretledikleri yere gelmişler; çevre araziyi inceleyerek, yanlarındakilerle birlikte kalacakları yeri seçmişlerdi… Burası, sanayi bölgesinin içinden geçip de Magosa’ya doğru giden asfaltın hemen güneyinde kalan bir yerdi. Haritada; ‘Domuz Mandıraları’ diye tanımlanmıştı!  Geceyi geçirecekleri bu yer, Rumlara ait domuz çiftliklerinin, inek çiftliklerinin bulunduğu ama özellikle de Rum zenginlerinin yarış atı yetiştirdikleri çiftliklerle doluydu…             Çevrede savaşın izleri, tüm çıplaklığıyla görünüyordu…   Yanan çiftlik evlerinden çıkan kesif bir duman araziye yayılmış, kimi çiftlik evlerinde bağlı kalan yüzlerce büyük baş hayvanı etkisine almıştı.  Bu çiftliklerde yaşayanlar bölgeden kaçarken, çiftliklerindeki hayvanlarını araziye salmış onları diri, diri yanmaktan kurtarmışlardı. Araziye şöylece bir bakıldığında,  bölge adeta mahşer yerini andırıyordu. Ancak yapacakları fazla bir şey yoktu!                  Aldıkları görev icabı, bu arazide mevcut tüm Rum mevzilerini ele geçirmişlerdi.   Ele geçirilen hedeflerin tamamı da Rumların yerleşim yerlerinden ibaretti. Geceyi bölgede bulunan çiftlik evlerinde geçirseler, bunun pek çok risk bulunuyordu! Bu nedenle gece burada arazide geçirilecekti…               Hava iyice kararmıştı… Savaş başlayalı 15 gün geçmişti. Rum bölge halkının çevre köylerinde yaşayıp da kaçamayanlardan çoğu sivil esir alınmıştı. Diğer taraftan birliklerini terk edip, kaçan pek çok Rum Milli Muhafız askeri de bunların arasına sızmış, bölgeden kaçmanın peşindeydiler!  Durum, böyle olunca, bölgeden ele geçirilen Rum esir sayısı giderek artmaya başlamıştı. Ancak bu durum, yaşadıkları bunca savaş zorluğuna, bu defa bir yenisini, ama daha da sıkıntılı bir durumu yüklemişti…           Bunca insanı ne yapacaklardı? Hepsi açtı, susuzdu. İçlerinde genç kızlar, kadınlar, yaşlılar çoğunluktaydı!  Hatta içlerinde bebekli Rum anneler de vardı… Yaşadıkları bu gelişme, hiç de alışık olmadıkları bir durumdu!               Onlar savaş eğitimi almışlardı, buna göre yetiştirilmişlerdi ama yaşamla ölüm arasına sıkıştıkları anda savaşın ne demek olduğunu daha iyi öğrenmişlerdi. Esir düşen bu insanlarda yaşamla-ölüm arasına sıkışıp kalmıştı…  Ancak bu insanların tamamı sivil halktı. İçlerinde asker kıyafetini çıkarıp, yerel kıyafetlerini giymiş asker kaçakları da bulunuyor olabilirdi! Ama bu kaçakları tespit etmek oldukça güçtü! Esas olarak bu kadar kalabalık sivil esire ne yapacakları, nasıl davranacakları önemliydi! Savaş tüm şiddetiyle yaşanırken, bu kadar kalabalık insanı nerede, nasıl muhafaza edeceklerdi? Daha da önemlisi günlerden beri kendileri aç ve susuzken; aynı şekilde bu kadar aç ve susuz insanı ne yapacaklardı? Kaldı ki, üst komutanlığın vermiş olduğu emre göre, cephe hattında esir toplama bölgeleri olmayacak, ele geçirilen esirler en kısa zamanda geri bölgelerdeki esir toplama bölgelerine gönderilecekti… Onların bulunduğu bölgeye en yakın esir toplama mesafesi, en azında bir saatlik mesafedeydi ve bu kadar esiri o bölgeye hangi araçla göndereceklerdi?  Giderek artan esir sayısı, tabur komutanını da, Yıldırım Üsteğmeni de endişelendiriyordu! Ancak an itibariyle yapacakları bir şey yoktu!                Yıldırım Üsteğmen toplanan esirlerin çevre emniyetini alması için onlarla birlikte bulunan Koray Teğmeni yanına çağırttı;        -  Koray, esirlerin bu geceki emniyetinden sen sorumlusun. En ufak bir vukuat istemiyorum! Sabah ola, hayrola. Bu kadar insanın bir çaresine bakarız elbet.           Teğmen Koray;         -  Emredersiniz komutanım. Onlara gözüm gibi dikkat edeceğim, dedi.              Yıldırım Üsteğmen, geceyi arazide geçireceklerine göre uygun bir yer bulmalıyım diye düşündü. Bulundukları yere yakın bir çukur gözüne çarptı! Tabur Komutanı Burhanettin Yarbayla birlikte o çukurda kalmaya karar verdiler! Çukurun içine çevreden topladıkları saman yığınlarıyla, yatağa benzer bir şey yaptılar. Az da olsa uyuklayabilmek için; samanla toprağın karıştığı ama onlara kuş tüyü gibi gelen ’tabiat ananın’ kucağına uzandılar…            Üsteğmen Yıldırım, o saatte, bulundukları bölgeye iyice kulak kabarttı! Duyduklarına o dahi inanamamıştı! Gecenin karanlığı ile savaşın karamsarlığı, birbirine karışmış; bulundukları bölge adeta çığlık, çığlığaydı! Kimi zaman uzaktan uzağa, kimi zaman hemen yakın çevreden gelen ama hiç kesilmeyen silah sesleri, Rum çiftliklerinde bağlı kalmış hayvanların acı dolu bağırışları, o gün ele geçen Rum esirlerin durmak bilmeyen haykırışları ortamı daha da gerginleştirmiş; savaş denen cehennemin gecesi de, ancak böyle olur dedirtmişti. Yıldırım Üsteğmen; acıyla böğüren ineklerin sesini duydukça daha da içlendi! ‘’Sabah olur, olmaz bu çaresiz hayvanların hepsini serbest bırakacağım, onlarda can taşıyorlar.’’ diye mırıldandı…  Sonra, savaş kıyafetiyle uzanıp yattığı toprak-saman yatağına biraz daha gömüldü! Bu gömülüş sanki onu tüm tehlikelerden koruyacaktı! Günler öncesinden beri ayaklarının altı öylesine kötüydü ki! O gün botlarını çıkardıktan sonra, çoraplarıyla birlikte soyulup çıkan ayak derisinin acısını daha da derinden hissetti…  Acısını unutmak için başka şeyler düşünmeye çalıştı. Gözleri gökyüzüne takıldı! Işıl, ışıldı… Ancak bu ışıltılara fazla takılı kalmak istemedi! Biliyordu ki, bu ışıltılara biraz daha dalacak olursa; o pırıltıların arasından Gonca Gül’üyle küçük kızı Ece’nin hayalleri çıkabilirdi!  Zaten onların hasretiyle kavrulan yüreği, öylesine yalnızdı ki…                      Bu duygusallıktan kurtulabilmek için çabucak bir parmak hesabı yaptı!  Bu gün savaş başlayalı tam yirmi beş gün olmuştu.  Yirmi beş gün, yirmi beş geceden beri cehenneme adını veren bir savaş yaşıyorlardı. Doğasının tüm güzelliği paramparça olmuş, bu yeşil adada etkilenmeyen hiçbir şey kalmamıştı. Ölümün yanı sıra, türlü acıların kol gezdiği bu adada, sadece insanlar değil, tüm canlılar etkilenmişti.  Binlerce insanın hayatına mal olan, yüz binlercesinin evini barkını terk edip kaçtığı, binlerce insanın yaralandığı, ama en çok da çocukları ezip geçen bir savaşın içinde yaşanabilecek ne varsa yaşamış, görebileceği ne varsa görmüştü. Hepsinin özeti, ölmekle-yaşamak arasında sıkışıp kalan zavallı bir hayattı…              Ağzı kupkuru olmuştu… Gecenin sıcak, rutubetli havasından öylesine etkilenmişti ki, adeta boğulacak gibiydi! Terliyordu, terliyorlardı… Sırılsıklam olmuştu. Adanın bu ıslak sıcağına hiç alışamamıştı. Önce çelik başlığını, sonra da montunu çıkardı; oh, nihayet biraz rahatlamıştı… Belinde taşıdığı tabancası giderek ağırlaşıyordu. Ama her an ateşlenmeye hazır, sırtına çapraz astığı piyade tüfeği, tabancasından da ağırdı… Ancak bu silahlar onun can sigortasıydı! Önce belindeki tabancasını, sonra da sırtında taşıdığı piyade tüfeğini çıkardı. Onları da çukurun içine uzattı!  Savaşı yaşarken bu silahlar onun en sadık dostu olmuştu! Hayata gün katan, onun hayatta kalmasını sağlayan en yakın dostları…  İyice hafiflemişti…  Ya aniden bir düşman sızması olursa ne yaparım diye düşündü? Ama göz kapakları öylesine ağırlaşmıştı ki, sonrasını hatırlayamadı! Uzanıp kaldığı çukur-toprak yatağında uyuya kalmıştı… Çevreyi kaplayan inek böğürtüleri, koyun melemeleri sabaha kadar sürdü…                      Savaşa inat, insanlık da yaşamalıydı. Ya özgürlüğe koşanlar?                      Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hemen yakınlarından gelen bir makineli tüfek ateşinin sesine uyandılar! Öyle böyle değil; cephe hattından bayağı sıkı bir ateş açılmıştı… Yıldırım Üsteğmen yerinden ok gibi fırladı!  Ne olduğunu anlamaya çalışırken; bulundukları mevziiye doğru, üç kişinin koştuğunu gördü!   -  Bu adamlar ne yapıyorlar böyle?’’ diye bağırdı… Şaşırmıştı! Kendilerine doğru koşanlara tam ‘ateş edin’ emri verecekken! Bir anda durdu. Adamlar hem koşuyorlar, hem de bir taraftan da Türkçe bağırıyorlardı!   -   Ateş etmeyiiinnnn! Biz Türk askeriyiiizzz…      Yıldırım Üsteğmen çok şaşırmıştı!     ‘‘Bu adamların sabahın köründe orada ne işi var diye düşündü…’’  ‘’Bunlar ya gece çıkardıkları devriye kollarından birisiydi! Gece karanlığında cephe hattının ilerisine geçmişler, sonrasında uykuları gelince, orada bir yerde uyuklamışlar, ancak uyandıklarında güneş çoktan doğduğu için geriye dönememişlerdir’’ diye mırıldandı… O sırada bir cayırtı daha koptu!  -  Ulan salak herifler! Bir başınıza ne var o tarafta?, diye bağırmıştı ki,  Rumların açmış olduğu ateş, içlerinden bir tanesinin yaralanmasına neden oldu.  Üç askerden oluşan bu grup ortalarına aldıkları yaralı askeri sürüklercesine bulundukları tarafa doğru koşmaya devam ettiler. Nihayet yolun sonuna gelmişler, mevzilerden içeri girmişlerdi…               Üsteğmen Yıldırım, onların bulundukları yere doğru sürünerek ilerledi. Başının üzerinden yağmur gibi mermi geçiyor, Rum nişancıları en azından içlerinden birini avlar mıyım diye habire mermi sıkıyorlardı... Nihayet sürüne, sürüne bu üç askerin bulunduğu yere gelen Yıldırım Üsteğmen; Sert bir ses tonuyla;  -  Sizin o düşman köyünde ne işiniz var? Kimden emir aldınız da oraya gittiniz? Diye sordu. Askerler dilini yutmuş gibiydiler! Yüzleri bembeyaz olmuştu. Yaralı asker hafiften inliyor, kanayan yerini eliyle bastırmış, kanı durdurmaya çalışıyordu. Tam da poposundan vurulmuştu…  Üsteğmen;  -   Konuşsanıza oğlum diye bağırdı’’  En nihayet içlerinden birisi cevap verdi;   -  Komutanım biz 2’nci bölüğün askerleriyiz. Dün gece yarısı, karşımızdaki bu köyde ne var diye çok meraklandık! Bunun üzerine köye girdik. Köy bomboş, Rumlar kaçmış. Bunun üzerine daha da içerilere geçtik! Ama bu defa içerilerde devriye gezen Rum keşif koluna rastladık. Onlara görünmeden geri dönmek istedik ancak olmadı! Gece karanlığında izimizi kaybettirerek, bulunduğunuz tarafa doğru gelmeye çalıştık. Ancak havanın aydınlanması işi bozdu, Rumlar bizi görünce de ateş açtılar. Arkadaşımız yaralandı, onu orada bırakamazdık aldık, buraya geldik, dedi. Üsteğmen Yıldırım, anlatılanları sakin bir şekilde dinledikten sonra;  -  İyi halt ettiniz! Yaralı arkadaşınızı hemen geride bulunan sıhhiye aracına götürün, baksınlar. Oradan da bölüğünüzün bulunduğu yere gidin. Ben bölük komutanınıza telsizle haber vereceğim. Artık, o size ne ceza verir bilemem!  dedi.                 Güneş iyiden iyiye yükselmiş, çevreyi Kıbrıs’ın rutubetli, sıcak havası iyiden iyiye sarmıştı! Yıldırım Üsteğmen bölük başçavuşu Celal Astsubayı telsiz anonsuyla bulunduğu mevziiye istedi. Kısa bir süre sonra Celal Başçavuş, Üsteğmeninin yanındaydı. ‘’Emredin komutanım’’ Yıldırım Üsteğmen, eliyle çiftlik binalarını göstererek;  -  Celal şu çiftlikleri görüyor musun? Gece boyunca oralardan canhıraş inek sesleri, koyun melemeleri geldi. İçim gitti. Yazıktır onlara da, onlar da can taşıyorlar. Hem savaş sonrası bu hayvanlar, bizim için çok önemli olacak! Üst birlikten bize yiyecek ulaşıncaya kadar ne yiyip, içeceğiz onlardan başka dedikten sonra;  -  Hemen birkaç askerimizi görevlendir. Başına güvendiğin bir çavuşumuzu ver. Bu hayvanların hepsini serbest bıraksınlar,  emrini verdi. Birkaç saat geçtikten sonra; yanan çiftliklerden gelen acılı hayvan sesleri kesiliverdi!  Artık onlarda hayata bağlanmışlardı, serbestti…                  İkinci harekâtın ilk gününden beri savaşın o korkunç yüzü adanın her yanında görülebiliyordu…  Civar köylerden kaçan sivillerle birlikte, mevzilerini terk edip can derdine düşen, firar eden Rum Milli Muhafız askerleri de Rum kesimine geçebilmek için geçiş yolu arıyorlardı.  Yıldırım Üsteğmen ve birliğinin bulunduğu yer de buna çok müsaitti!  Çünkü hemen önlerinden geçen asfalt yol, doğruca Rum kesimine gidiyordu.              Bugün ikinci harekâtın ikinci günüydü… Çevre biraz daha sakinleşmiş gibiydi! Ama hala çevre köylerden kaçıp da, Rum tarafına gidemeyen pek çok sivil esir ele geçirilmiş, gruplar halinde Tabur karargâhının bulunduğu yere getirilmeye devam ediyordu. Araziden toplanan bu esirlerin büyük bir kısmı yaşlılar, kadınlar ve çocuklardı. İçlerinden az da olsa sivil kıyafetli Rum askerleri de çıkıyordu! Hava iyice ısınmış, inanılması güç bir sıcaklık her tarafı sarmıştı.  O kadar sıcaktı ki, savaşın yorgunluğu bir yana, sıcağın etkisiyle tüm personel adeta takatten düşmüş gibiydi… Yiyecek az da olsa çevre köylerden bulunabiliyordu… Ama temiz su bulmak hala büyük bir problemdi!               Askerlerin büyük bir bölümü, sıcağın da etkisiyle bağırsaklarından rahatsızlanmışlar, vücutları bu nedenle devamlı su kaybediyordu.  Durumları giderek endişe verici bir hal almaya başlamıştı! Askerlerden gelen şikâyetlerin çoğu susuzluk ve bağırsaklarının bozukluğu ile ilgiliydi. Yıldırım Üsteğmen bunun üzerine tabur doktoruyla görüşmeye karar verdi. Telsizle yerini tespit ettikten sonra, aracına binerek doğruca onun yanına gitti.  Tabur doktorunun yanına gittiğinde onu, bir ambulans aracının içinde askerleri muayene ederken buldu. Doktor Yüzbaşıya; -  Yüzbaşım, askerlerimizin çoğu temiz su içememenin, sanırım bir de sıcağın etkisiyle çok halsizler, ayrıca çoğunda bağırsak bozukluğu var! Buna bir çare bulmak gerek, dedi.   Taburun doktoru,  -  Durumun farkındayım ama bu durum sadece sizin birliğinizle ilgili değil üsteğmenim; taburun diğer birlikleri de bu durumda. Ancak şu an itibariyle yapabileceğimiz fazla bir şey yok! Yaşanan bu durumu düzeltebilmem için elimdeki tek ilaç, tuz tabletlerimiz, dedi.   Yıldırım Üsteğmen;  -  Nasıl yani?  Hiç mi ilacımız yok Yüzbaşım? diye sordu. Doktor Yüzbaşı çaresizce başını salladı!  -  Ne yazık ki öyle! Çünkü ilaçların yüklü olduğu aracımız, harekâtın ilk saatlerinde Kanlı Dere vadisini geçerken, Rum tanksavarlarınca vuruldu, dedi.  Yıldırım Üsteğmen;   -  Neeee!’’ diye bağırdı..! Üzerinde Kızılay amblemi olan araca mı vurdu Rumlar?   Tabur doktoru;   -  Maalesef,  diye ekledi… Üzgün bir ses tonuyla;   -  Öyle ya!  dedi Üsteğmen Yıldırım;  -  Rumlar, savaşın ilk gününde bir ayağı kopan o kahraman Mehmetçiği Lefkoşa’ya götüren land-rover ambulansa da ateş etmişlerdi.  Ne biçim insan bunlar?  dedi. Çaresizce başını salladı!                    Yıldırım Üsteğmen, tabur doktorunun yapacağı fazla bir şey olmadığını anlamıştı!  -  Tamam, Yüzbaşım. Ben birliğime dönüyorum. Bana verebileceğiniz kadar tuz tableti verebilir misiniz? diye sordu. Doktor Yüzbaşı ona bir torba tuz tableti verdikten sonra;  -  Bu tabletleri, erlerin içme sularına koydurun. Sularını bu şekilde içmelerini sağlarsanız; hem vücudun tuz kaybı önlenecek, hem de bağırsak bozukluklarına iyi gelecektir’’ dedi.  Sonra; Unutmayın, askerler bu tabletli sudan içmek istemeyeceklerdir! Ancak onları bu sudan içmeye ikna edemezseniz, kolay kolay toparlanamazlar, diye de ekledi… Yıldırım Üsteğmen;  -  Anlaşıldı Yüzbaşım. Siz merak etmeyin. Bu tuz tabletlerini askerlerimizin mataralarındaki sulara mutlaka koyduracağım. Onlarda o sudan içecekler’’ diyerek, doktorun yanından uzaklaştı…                   Tekrar birliğinin başına döndüğünde güneş biraz daha alçalmış, gün akşam saatine doğru yol alıyordu… Doğruca Tabur Komutanının yanına giderek, tabur doktorunun söylediklerini anlattı.    Burhanettin Yarbay, Yıldırım Üsteğmeni dinledikten sonra;   -  Ne yapalım Yıldırım? Yapabileceğimiz fazla bir şey yok zaten, diyerek tuz tabletlerinin askerlere dağıtılması emrini verdi… Ya bu tuz tabletli sudan içilecek, ya da bağırsak enfeksiyonu nedeniyle askerlerin çoğu halsizlik nedeniyle sıkıntılı günler yaşayacaklardı…
Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (11)

          Ya orada olsalardı?  Kader böyle bir şeydi işte! Öldürmeyen Allah, öldürmüyordu…

           Taarruza başlayalı saatler geçmiş, birlikler Kanlı Dere vadisini aşmıştı… Bu arada Yıldırım Üsteğmen, dürbünüyle ele geçirilmesine birkaç yüz metre kalan hedef bölgesine bakıyor, hala buradan gelen havan ve top atışlarının nereden yapıldığını tespit etmeye çalışıyordu… Yıldırım Üsteğmen araziyi gözetlerken; taarruzdan bir gün önce bu araziyi anlatan mücahidin söylediği görüntüyle karşılaştı! Taarruz ettikleri arazinin tam orta yerinde kalan bir bina tespit etmişti…  Dürbünle biraz daha dikkatli bakınca binanın üzerindeki ‘’UN’’ yazısını fark etti! Binanın hemen yanı başında bir gözetleme kulesi bulunuyordu! Oraya odaklandığında elinde dürbün bir Barış Gücü askerinin, taarruz eden birliklerimizi izlediğini fark etti… Tüm dikkatini o ‘BG askeri’ üzerine yoğunlaştırdı!

      Bir de ne görsün?  Adam dürbünüyle taarruz eden askerlerimizin bulundukları yerleri her incelemesinden sonra; yanı başındaki telefona uzanıyor; birkaç dakika sonra telefonu bırakıp, yeniden araziyi gözetliyordu!

     Ama işte asıl o zaman ne oluyorsa?  Bir anda arazide ilerlemeyi sürdüren askerlerimizin bulundukları bölgeye, Rum tarafından atılan gruplar halinde havan mermileri düşüyordu! Anlaşılan oydu ki! Bu BG askeri askerlerimizin bulundukları yerlerin koordinatlarını geri bölgede bulunan Rum havan mevzilerine bildiriyordu!  Yoksa bu kadar tesadüf olamazdı…

     Yıldırım Üsteğmen dakikalarca izlediği bu BG askerinden sonra Rum mevzilerinden açılan topçu ve havan atışlarını buna bağlamıştı… ‘’Namussuz herif diye’’ mırıldandı!   ‘’Ben şimdi sana ödetirim bu yaptığın alçaklığın bedelini’’ dedi… Telsiz çağrısı ile bölüğünün en keskin nişancısını, Karslı Ahmet Çavuşu hemen yanına istedi.

   Çok geçmeden, Ahmet Çavuş yanına gelmişti bile…

 -  Bak oğlum Ahmet Çavuş! Şu karşıdaki binayı görüyor musun?  

 -  Evet, komutanım.  

 - Bak! O binanın hemen yanı başında bir gözetleme kulesi var! Gördün mü?

  Dürbünüyle o binayı izleyen Ahmet Çavuş;

 -  Gördüm komutanım, diye cevapladı.

     Yıldırım Üsteğmen devam etti;

-  O kulenin içinde bir de BG askeri var. Onu da gördün mü? O asker ne yapıyor biliyor musun? O namussuz herif, oradan bizim askerlerimizin bulunduğu yerleri gözetleyerek, ele geçirmek için emir aldığımız karşıdaki köyün hemen gerisinde bulunan Rum havan mevziine, arazide tespit ettiği askerlerimizin yerini bildiriyor!

    Ahmet Çavuş çok şaşırmıştı!

- Emin misiniz Komutanım? Böyle bir şey nasıl olabilir? Bunlar barışı temsil etmiyorlar mı?, diye sordu.

  -  Oğlum görmüyor musun? Adam her dürbünle bakışından sonra, bulunduğumuz yere havan mermileri yağıyor cevabını verdi, Yıldırım Üsteğmen.

   Sonra da;

 - Şimdi, sana emrediyorum! O kuledeki adama indir aşağıya…

    Üsteğmen Yıldırım Ahmet Çavuşun gözlerinin içine bakarak,

 -  Bu mesafeden yapabilir misin?’’ diye sordu.

    Çavuş, kararlı bir sesle:

-    Evet, yaparım komutanım, cevabını verince;

  -  Haydi, indir o herifi oradan dedi.

    Ahmet Çavuş bulunduğu yerden nişan aldı! Nefesini tuttu, tüfeğinin tetiğine dokundu. Tek bir atışla, görevini yerine getirmişti. Artık birliklerin ilerleyişi daha rahat olacaktı…

    Bu sırada tabur telsiz çevriminden gelen cılız ama acılı bir ses duyuldu! Yıldırım Üsteğmenin, hemen sağ yanından taarruz eden Bulut Üsteğmenin bölüğünden gelen bir telsiz çağrısıydı bu! Yardım istiyordu;

  -  Komutanım Mehmet Asteğmen ağır yaralandı! Acilen yardıma ihtiyacımız var…

    Üsteğmen Yıldırım hemen cevapladı.

 -  Bulunduğunuz yeri bildirin. Neredesiniz?

-  Komutanım hemen karşıda görünen Kireç ocağının yakınındayız. Mehmet az önce yaralandı. Durumu hiç iyi değil! Çok kan kaybediyor.

    Yıldırım Üsteğmen;

-  Tamam, soğukkanlı olun. Dayanın aslanım, bulunduğunuz yere sedyeli iki sıhhiye eri gönderiyorum. Yanınız da harp paketi varsa, hemen kanı durdurmak için tampon yapın, bir de varsa Atropin uygulayın. Anlaşıldı mı?

  Yıldırım Üsteğmen bu çağrısına bir süre cevap alamadı!

   Ancak beş altı dakika sonra; Karşı telsizden, ağlamaklı bir sesle!

 -  Komutanım, Mehmet Asteğmeni kan kaybından kaybettik, şehit oldu.

   Cevabını alınca yapabileceği bir şey olmadığını bir kez daha anlamıştı! Artık bu savaştan anladığı tek bir şey vardı! O da; Kaderdi… Kader, özgürlüğe giden yola ağlarını kurmuş; kimisi bu ağın ölümlü ilmeğine takılıyor, kimisiyse yoluna devam ediyordu. Telsiz mikrofonundan, yalnızca:

  -  Ruhu şad olsun diyebildi…

     Adaya indikleri günden bu yana ne kadar çok şehit, gazi vermişlerdi.

     Artık Rumların dirençleri iyice kırılmış, savunma hatları yarılmak üzereydi. Ancak, henüz her şey bitmiş değildi! Bu defa da Yıldırım Üsteğmenin bölüğünün cepheye en yakın olan istihkâm takımının bulunduğu bölgeden bir çağrı geldi!

  -  Panter, burası Panter-1

  -  Dinliyorum Panter-1

  -   Panter; şu anda hedefe 100 metre mesafedeyiz. Ancak az önce en uçtaki timde bir askerimizin topuk koparan mayınına bastığı haberi geldi. Yaralımız var. Bu bölgenin düşman tarafından mayınlandığı anlaşıldı! Desteğinize ihtiyacımız var…

     Yıldırım Üsteğmen, yaşanan bu önemli durum üzerine kısa bir süre düşündü! Ne yapabilirdi? Taburun emrine bir istihkâm takımı verilmişti ama taarruzun başında onları kanlı dere vadisinde gördüklerinde, durumları hiç de iç açıcı değildi!  Takımın başındaki üsteğmen, savaşın şokuna girmiş, erler tamamen kontrolden çıkmış, dağılmışlardı. Hatta mayın tarlasıyla karşılaştıklarında geçit açmak için kullanacakları ‘bangalero torpedo’ denen tahrip borularını çevreye bırakmışlar öylece duruyorlardı!

      Dolayısıyla bu birlikten hayır yoktu! O zaman iş başa düşmüştü. Çünkü yıllar önce görmüş olduğu istihkâm kursunda; mayın tarlasından nasıl geçit açılacağının eğitimini almıştı.  Hemen uygulamaya karar verdi…

     Telsizinden Panter-1’i arayarak;

-  Panter-1 burası Panter. Ben kısa bir süre sonra bulunduğunuz bölgeye geliyorum.     Askerlerine oldukları yerden kıpırdamamaları emrini ver, az sonra oradayım, dedi.

    Panter-1;

- Anlaşıldı Panter. Bulunduğumuz bölge kireç ocağının dibi, köye giriş yoluna 40-50 metre mesafedeyiz, sizi bekliyoruz.

   Yıldırım Üsteğmen, kısa sıçrayışlarla mayın tespit edilen araziye doğru hareket etti!  Birkaç dakika içinde mayınlı bölgeye gelmişti. Çevreden silah sesleri gelmeye devam ediyordu!  Anlaşılan Rumlar, az da olsa bazı bölgelerde hala direniyorlardı.

   Öncelikle topuk koparan mayını denen anti personel mayınıyla yaralanan erin yanına gitti. Yaralı eri, emniyetli bir yere yatırmışlardı. Durumu iyiceydi. Yıldırım Üsteğmen erin ayağını kontrol etti! Ufak tefek çelimsiz bir görünüşü vardı ama oldukça dayanıklı bir askere benziyordu.

 -  Geçmiş olsun evlat, nasılsın bakalım?

-  Sağ olasın komutanım, sağ ayağımı hissetmiyorum. Az önce sıhhiye oraya bir iğne yaptı ondan sanırım, dedi.  

    Yıldırım Üsteğmen askerin yaralı topuğuna baktı. Bir parçalanma, herhangi bir kopma yoktu! Bu asker şanslıydı!   Mayına basmamış, mayının tuzak teline takılmıştı. Bu nedenle mayın patlamıştı ama askerin ayak topuğunu koparmamıştı. Sadece patlayan parçalar ayağının birkaç yerine saplanarak yaralamıştı…

     Bu durum tespitinden sonra;  Yıldırım Üsteğmen telsizinden şu emri verdi;

  -  Köye girildikten sonra hiç kimse herhangi bir eşyaya dokunmayacak, özellikle ev aramalarında bastığınız yere, açtığınız kapılara dikkat edin. Rumlar köyü boşaltırken, hem araziye mayın serpmişler, hem de bubi tuzaklarıyla tuzaklamışlar…

      Şimdi sıra mayınla kirletilmiş bu bölgenin temizlenmesine gelmişti!  

      Üsteğmen Yıldırım çevresinde kımıldamadan yatan Mehmetçiklerine şöylece bir baktı! Her birisi onun ne yapacağına kitlenmiş, nefes dahi almadan komutanlarını izliyorlardı…

      Yıldırım Üsteğmen kasaturasını çıkardı! ‘’Ya Allah’’ diyerek; elindeki kasaturayla bulunduğu yerden araziyi şişleye, şişleye ilerlemeye başladı.  Bir taraftan da çevresindeki askerlerine;

  -   Beni takip edin! Ben nereye basıyorsam siz de oraya basacaksınız’’ diye bağırdı!

       İşte şimdi ölümün içinden hayatta doğru bir yol bulabilmenin sınavı başlamıştı!  Ölümün üzerinden hayata giden, bir yol açmaya çalışacaktı…

      Tam bu sırada nereden geldiğini anlayamadıkları yaşlı bir mücahit;  

-   Dur be Komutanııımmm, diye bağırarak Yıldırım Üsteğmenin bulunduğu mayınlı araziye doğru koşmaya başladı!  Adeta ölüme koşuyordu…

   Yıldırım Üsteğmen ilk şaşkınlığını atar atmaz;

  -  Olduğun yerde kal be adam! Eceline mi susadın? Yoksa bizi ölüme mi göndermek istiyorsun? Her taraf mayın dolu, diye bağırdı…

      Tahminen 50-60 yaşlarındaki mücahit, olduğu yerde çakıldı kaldı;

 -  Kötü niyetim yok be komutanım! Ben sadece siz çok gençsiniz, o mayınların arasında size bir şey olmasın, sizin yerinize araziyi ben şişlemek istemiştim, diye bağırdı.

     Yıldırım Üsteğmen bu yaşlı mücahidin böylesine yürekli davranışı karşısında çok duygulanmıştı.  Boğazı düğümlendi; bir iki yutkunduktan sonra, zorla konuşabildi;

 -   Sağ olasın mücahidim. Kısmette ne varsa onu görürüz. Senin mayın konusunda bilgin var mı?

    Yaşlı mücahit anında cevapladı;

 -  Yoktur ama olsun be komutanım; bedenim patlasa da, en azından sizlere açabildiğim kadar emniyetli bir yol açmış olurum. Siz de açtığım bu yoldan geçer, hedefinizi ele geçirirsiniz.

     Üsteğmen Yıldırım’ın gözleri yaşarmıştı! ‘‘Bu nasıl bir vatan, Mehmetçik sevgisiydi böyle diye düşündü’’  Ve yaşlı ama gözü pek bu mücahidi onore etmek adına;

 -  Pekiyi, sen de arkama geç! Yanımızda geçit açtığım yol güzergâhını işaretleyecek emniyet şeridimiz yok ama sen de şu sargı bezini ser o zaman, dedi…

     Yıldırım Üsteğmen, yaşlı mücahitle birlikte vakit geçirmeden arazide mayın aramaya başladılar. Üsteğmen Yıldırım yavaşça araziyi şişlerken, hemen arkasındaki yaşlı mücahit mayınsız olduğu anlaşılan araziyi sargı beziyle işaretliyordu…

     Atılacak yanlış bir adım; oraya serili bir mayının patlamasına neden olacak; hem onları, hem de onları izleyen askerleri hayattan koparıp alacaktı…

      Bu arada, Üsteğmen Yıldırım yaşlı mücahide baktı;

  -  Adın ne senin? Söylemedin!

  -  Benim adım Hüseyin’dir komutanım, diye cevapladı yaşlı mücahit.

    Yıldırım Üsteğmen;

-  Aramıza hoş geldin, Hüseyin dayı. Bundan böyle savaş bitene kadar benim bölüğümdesin ona göre…

   Yaşlı Mücahit belli ki, Yıldırım Üsteğmenin ona Hüseyin dayı diye hitap etmesinden çok hoşlanmıştı.

    Bunu belli edercesine;

  - Tamamdır be komutanım. Mehmetçiğe canım feda. Biz bu günleri yarım asırdır beklerik,  diye cevapladı.

        Üsteğmen Yıldırım, mayınlı araziden geçerken, 3 personel, 1 de tank mayını tespit etmiş; bunların yerini de Hüseyin dayı sargı bezleriyle işaretlemişti.  En büyük şansları, mayınlı araziyi şişlerken, herhangi bir bubi tuzağı, ya da tuzaklı bir mayınla karşılaşmamış olmalarıydı.

       Üsteğmen Yıldırım; bölgedeki askerlerini mayınlı arazide açmış olduğu emniyet şeridinden geçirdikten sonra, ulaştıkları yolun sonu, köyün hemen girişindeki kireç ocağına çıkmıştı. Hemen bulundukları yeri çepeçevre emniyete aldılar.

    Yıldırım Üsteğmen, takım komutanına seslendi;

   -  Murat Teğmen, yanına birkaç adam al, kireç ocağını kontrol edin.

     Sonra da telsizinden Tabur komutanını aradı;

   -  Kaptan, Kaptan. Burası, Panter…

    Birkaç dakika geçmişti ki,

  -  Panter, burası Kaptan… Neredesin Panter? Bir saattir senden haber alamıyorum! Şu anda Kireç ocağı bölgesindeyim. Çevre temiz, emrinizi bekliyorum.

     Az sonra tabur komutanının sesi duyuldu;

 -  Anlaşıldı Panter. Az sonra oradayım.

    Burhanettin Yarbay; aradan beş, on dakika geçmişti ki, Yıldırım Üsteğmenin yanına geldi.

     Kucaklaştılar…

    - Allaha şükür, bütün birlikler ilk hedeflerini ele geçirdiler. Ancak, hava kararmadan köyün tamamını, sanayi bölgesindeki tüm tesisleri temizlemeliyiz, dedi. Çevreden yoğun çatışma sesleri geliyordu… Onlar taarruz bölgesini ele geçirdikten, Tümen Komutanı da Rumların savunma hattının yarılmasını izledikten sonra, tümenin motorlu ihtiyat birliğini harekete geçirmiş; taarruz arazisinin sağ yanındaki asfalt yoldan ilerleyen motorize birliğe Gazimağosa istikametinde taarruz emrini vermişti.

     Burhanettin Yarbay, tabur komutanı telsizinden diğer bölük komutanlarını aradı;  

 -  Kaptan konuşuyor! Sırayla, bölük komutanları durum bildirsinler…

    Tabur komuta çevrimini arayan diğer bölük komutanları da kendilerine verilen hedeflerin ele geçirildiği tekmilini verdiler.

           Yarbay Burhanettin onları bir saate kadar köyün hemen girişinde bulunan kireç ocağının batısındaki arazide bir sütre yükseltisi olan tepeciğin dibinde beklediği emrini verdi. Yıldırım Üsteğmenden de bulundukları yerin çevre emniyetini almasını istedi…

            Üsteğmen Yıldırım, bu emir üzerine bulundukları bölgenin çepeçevre emniyetini aldırdığı gibi; yanındaki takım komutanını görevlendirerek, iki mangalık bir keşif kolu oluşturmasını, köyün yakın çevresini kontrol etmesini istedi.  Rumlar her ne kadar bulundukları mevzileri terk ederek, iç bölgelere çekilmişlerse de; çatışmalar hala yer, yer devam ediyordu! Kaldı ki, henüz sanayi bölgesindeki fabrikalarda onları neyin beklediği de belli değildi!  İki mangalık keşif kolu hemen hazırlanarak, köyün yakın çevresini kontrol etmek amacıyla yola çıkmıştı bile…

            Çok geçmeden diğer birlik komutanları da bulundukları yere gelmiş, her birisi tabur komutanı ve Yıldırım Üsteğmenle kucaklaşıyorlardı. Burhanettin Yarbay;

     - Arkadaşlar, çok zamanımız yok! Şu haritanın başında toplanın bakalım, dedi.  Bölge arazisini gösteren haritasını açtı. Her bir bölük komutanına hava kararmadan ele geçirecekleri hedefleri, sonrasında da bölüklerin nerelerde toplanacağı emrini verdi… Ve ekledi; 

    -  Henüz Alay Komutanımızla temas kuramadım. Muhtemelen hemen sol yanımızdan İngiliz Tepeye taarruz eden diğer tabur bölgesinde olmalı! Birkaç kez telsiz anonsuyla aradım ama yanıt alamadım! Temas kurar kurmaz; bundan sonraki görevimizin ne olacağı emrini alıp sizi arayacağım. Ancak, olur ya! Bir temas kuramazsam, sizler haritadan gösterdiğim bölgelerde tertiplenecek, çepeçevre emniyetinizi aldıktan sonra geceyi burada geçireceğiz. Ben ve tabur karargâhım Yıldırım Üsteğmenin bölüğüyle birlikte ‘’domuz mandıraları’’ denen şu bölgede olacağım’’ diyerek, haritadan bulunacağı yeri gösterdi.

      Sonra da;   

   -  Sorusu olan var mı?’’ diye ekledi!

     Birlik komutanlarından cevap gelmeyince de; devam etti.

  -  Ha, bu arada bu gecenin parolası; ‘’Çubuk’’ unutmayın! Yarın sabah erkenden, bana zayiat raporlarınızı habercilerinizle gönderin. Şu anda saat: 14.30 havanın kararmasına 5-6 saat var! Bu süreci iyi değerlendirin. Meskûn mahalde olduğunuzu unutmayın! Kesinlikle Rum evlerine girilmeyecek, hiçbir şeye dokunulmayacak. Evlerden her hangi bir şey alan tespit edilirse; emre itaatsizlikten mahkemeye verileceğini bilsin. Gece kesinlikle arazide tertipleneceksiniz. Hiçbir birlik, evleri kullanmayacak…

          Sanki taarruz sona ermiş de her şey normale dönmüş gibi..! Tüm birlik komutanları tabur komutanını dikkatle dinliyorlardı…

      En sonunda içlerinden yine 2’nci Bölük Komutanı Bulut Üsteğmen;

 -   Bir sorum var komutanım, diyerek öne çıktı.

     Burhanettin Yarbay;

  -  Dinliyorum, Bulut söyle’’ dedi.  

  - Komutanım, sizin de bildiğiniz gibi; henüz her şey bitmiş değil! Sağ tarafımız sanayi tesisleriyle kaplı, hemen berisinde Rum köyü Büyükkaymaklı. Sanayi bölgesini temizleyip, bu Rum köyünü ele geçirmeyecek miyiz?

     Tabur Komutanı;

 -  Üsteğmenim, o köye mücahit taburu taarruz edecekti. Ama taarruz başladığından beri, o istikamette taarruz eden mücahit birliği gördün mü hiç?

    Bulut Üsteğmen:

  - Hayır, komutanım cevabını verdi.

    Burhanettin Yarbay konuşmasına devam ederek;

  -  O bölgeleri ele geçirmek için; bize verilmiş bir emir yok. İnisiyatif kullanarak oralara taarruz etsek ve hiç ummadığımız kadar zayiat versek! Bunun hesabını nasıl veririz?

   Tabur komutanının vermiş olduğu bu cevap üzerine Bulut Üsteğmenin söyleyeceği bir şey kalmamıştı…

    Sadece;

 -  Anlaşıldı komutanım diyebildi!

    Burhanettin Yarbayın;

 -  Haydi,  herkes birliklerinin başına, emriyle; Tüm birlik komutanları oradan uzaklaştılar…

               Kireç ocağının olduğu yerde Burhanettin Yarbay, Yıldırım Üsteğmen, Bölük başçavuşu Celal Astsubay ile mayınlı araziyi birlikte geçtikleri istihkâm takım komutanı ve erleri kalmıştı. Ve tabii ki, bir de Mücahit Hüseyin Dayı…

  Yarbay Burhanettin;

 -   Haydi, Yıldırım bizde şu köyün içine girip, çevreyi bir kontrol edelim, dedi.

    Yıldırım Üsteğmen yanındaki askerleri muharebe düzenine geçirdi. Köye doğru ilerlemeye başladılar…

    Köyün içindeki evlerin tamamının kapı ve pencereleri açıktı!  Anlaşılan, köyden kaçan Rumlardan sonra buralara birileri girmiş, evlerde ne var ne yok kontrol edilmişti…

      Köy tamamen sessizdi! Ama sanayi bölgesiyle, Rumların tarafında kalan Büyük Kaymaklı Köyünün hemen güneyindeki tepeciklerden silah sesleri gelmeye devam ediyordu…  Yarım saat geçmemişti ki, bir araç sesi duyuldu!  Bulundukları bölgeye Tanksavar Takım komutanı, Koray Teğmen geldi. Oldukça telaşlıydı! Hemen söze girdi:  

  -  Komutanım, Sanayi bölgesinin hemen güney ucunda Rum komandolarının bulunduğu bir kamp yeri tespit ettik!  Çevresini sardık ama kampı terk etmediler, direniyorlar. Size telsizle ulaşamayınca, yanınıza gelerek durumu bildirmek istedim.

      Burhanettin Yarbay;

 -   İyi yaptın Koray’’ diye cevapladı. Ama o kampın hava kararmadan ele geçirilmesi gerek.     

   Benden talep ettiğin bir şey var mı?

   Koray Teğmen;

  -  Komutanım, ben de bunun için gelmiştim. Hava kararmadan o kampa hava taarruzu isteyebilir misiniz? Kampın çevresi iyi tahkim edilmiş, Rumların ağır makineli tüfekleri ölüm kusuyor adeta!

  - Tamam Koray. Sen görevinin başına dön, ben ACT subayı ile temas kuracağım. Umarım destek alabiliriz, diye cevapladı, Burhanettin Yarbay.

     Teğmen Koray aracıyla hızla uzaklaşırken, tabur komutanı, hava desteği için ACT subayı ile telsiz teması kurmuş, tespit edilen Rum komando kampının harita koordinatlarını bildirmişti bile.

     Yıldırım Üsteğmen ve diğerleri köyü aramaya devam ediyorlardı…  Araştırma yaptıkları bölge bir Rum köyü idi ama Türkiye’deki köylere hiç benzemiyordu!  Köy içindeki evler, müstakil bahçe içinde villalardan ibaretti. Her evin bahçesinde son model arabalar, bazı evlere kontrol amaçlı girip baktıklarında; çok modern eşyalar görmüşlerdi.  Dikkatlerini çeken önemli bir şey de, her evde televizyon oluşuydu.

    Yıldırım Üsteğmen;

 -  Komutanım, bu evlerin böylesine modern oluşuna, içindeki eşyaların zenginliğine bakılırsa; bu köy muhtemelen sanayi bölgesinde çalışanlara ama en çok da burada çalışan elit tabakaya ait sanırım.

      Burhanettin Yarbay;

   -  Olabilir, diye cevapladı.

       Evet, köy içinde lüks eşyaları bulunan müstakil modern villalarla doluydu. Ama köyün şu haline bakılacak olursa, gördükleri şey; hazin bir manzaradan başka bir şey değildi! Belki de bir ay öncesine kadar yaşamın tüm güzelliklerine sahip olan bu köy halkı, şimdilerde yaşamdan kopmuş, onlar gibi köydeki yaşam da tamamen yok olmuştu!  İnsanların olmadığı, sinsi bir sıcağın üzerine çöktüğü birkaç saat öncesinde açılan top atışlarıyla hala yer yer yangınların devam ettiği bu köyde; böylesine modern evlerin, içinde son teknolojiye uygun eşyaların bulunması ne ifade ederdi ki?

          Savaşın acımasız yüzü burada da tüm çıplaklığıyla ortadaydı… Ancak evlerin duvarlarına adeta kazınarak Rumca yazılı; EOKA-ENOSİS-PİS TURCO yazıları; son dönemde aşırı Rum milliyetçilerinin; Kıbrıs Türk Halkına nasıl baktığının önemli bir kanıtıydı…

       Kontrol ettikleri köyün içinden geçen caddeyi takip ettiler. Caddenin sonu, bir yol kavşağıyla kesişiyordu… Kavşağın kenarında ‘Famagusta-Kyrenia’ yol levhası vardı!  Anlaşılan bu yol; Girne- Magosa istikametine gidiyordu… Yolu süratle geçtiler. Bulundukları arazi ve çevresi oldukça sakin görünüyordu…

          Ama tam da bu sırada gökyüzünü yırtarcasına gürültülü bir sesle üzerlerinden ikili kol halinde savaş uçaklarının geçtiğini gördüler. Sanayi bölgesini adeta yalamışlardı!  Anlaşılan bölgedeki Rum komando kampını etkisiz hale getirmek için gelmişlerdi… Tabur Komutanı ve beraberindekiler, bulundukları araziye adeta yapışmışlardı.

      Yıldırım Üsteğmen;

    -  Bunlar bizim uçaklarımız komutanım. Umarım burada olduğumuz, pilotlarımıza bildirilmiştir. Yoksa bizi Rum birlikleri sanıp vurmasınlar, dedi.

        Tabur Komutanı;

     -  Hay aksi! Uçakların bizi görmeleri için yer bezimiz var mı?, diye sordu.

        En azından bu bezleri bulundukları yere sererek,  pilotlara orada olduklarını gösterebilirlerdi…

       Yıldırım Üsteğmen;

    -  Hayır, komutanım yok. Ama ACT subayı bulunduğumuz arazinin harita koordinatlarını, pilotlara bildirebilir; böylece bir aksilik yaşamayız, dedi.

         O sırada bölgeyi bombalayan uçaklar, adanın burnu istikametinden yine göründüler…  İkili kol halinde üzerlerinden büyük bir gürültüyle geçerek, sanayi bölgesinin hemen dibinde bulunan Rum komando kampını bombaladılar.  Kamp bölgesinden büyük patlamalar duyulmuş, kesif bir duman yükselmişti! Üsteğmen Yıldırım, tam siper yaptıkları yerden kalkmıştı ki!  O esnada komando kampını bombalayan uçaklardan bir tanesi sola kanat kırarak, bulundukları yere doğru dalışa geçti!

        Her şey birkaç dakika içinde gelişmişti! Üzerlerine hışımla gelen kendi uçağımızdan açılan makineli tüfek ateşi; Yıldırım Üsteğmenin yattığı yerin bir karış ötesindeki toprağı adeta hallaç pamuğu gibi atmış, başını teğet geçmişti…  Uçak mermileri adeta orayı biçmişti! Herkes şok geçirmiş gibiydi! Özellikle de Üsteğmen Yıldırım;

     -  Bu nasıl bir şey? Diye bağırdı… Uçağın ateş etmesiyle birlikte; Ölümle arasında birkaç santim kalmıştı Az önce onları düşman sanıp da, üzerlerine ateş açan uçağın pilotu, o bölgede Mehmetçiklerin olduğunu bilmiyor muydu?

              Sonuçta, uçakların da desteğiyle, Rum komando kampı ele geçirilmişti… Kamptan pek çok Rum askeri esir alınmıştı. Bunlar, ilk sorguları yapılması için Taburun istihbarat subayına teslim edildi. Yıldırım Üsteğmen, Burhanettin Yarbayla birlikte kamp bölgesine gelmiş, Rum komandolarının kaldığı barakalara bakıyorlardı. Üsteğmen Yıldırım’ın kampın tam ortasında bulunan bir barakanın kapısındaki Yunanistan flaması dikkatini çekti!   ‘’Demek ki, burada Yunanlı komandolar, belki de Yunanlı subayları da vardı’’ diye düşündü.

Tabur komutanına dönerek;

 -  Komutanım, esir aldığımız Rum askerleri arasında mutlaka Yunan Silahlı Kuvvetlerine mensup rütbelilerde vardır! Onları tespit edip ayırmamız gerek. İleride esir takası yapılırken, işimize yarar. Mutlaka bizden de Rumlara esir düşenler olmuştur! Hele ki, ilk gün adaya hava indirme yapan paraşütçülerimizden ele geçenler olduysa, dedi…

       Günün son ışıklarının ardında kalan sadece ölüm, kan ve intikamdı!  Burhanettin Yarbay, Yıldırım Üsteğmenle birlikte 4-5 saat önce haritadan işaretledikleri yere gelmişler; çevre araziyi inceleyerek, yanlarındakilerle birlikte kalacakları yeri seçmişlerdi… Burası, sanayi bölgesinin içinden geçip de Magosa’ya doğru giden asfaltın hemen güneyinde kalan bir yerdi. Haritada; ‘Domuz Mandıraları’ diye tanımlanmıştı!  Geceyi geçirecekleri bu yer, Rumlara ait domuz çiftliklerinin, inek çiftliklerinin bulunduğu ama özellikle de Rum zenginlerinin yarış atı yetiştirdikleri çiftliklerle doluydu…

            Çevrede savaşın izleri, tüm çıplaklığıyla görünüyordu…   Yanan çiftlik evlerinden çıkan kesif bir duman araziye yayılmış, kimi çiftlik evlerinde bağlı kalan yüzlerce büyük baş hayvanı etkisine almıştı.  Bu çiftliklerde yaşayanlar bölgeden kaçarken, çiftliklerindeki hayvanlarını araziye salmış onları diri, diri yanmaktan kurtarmışlardı. Araziye şöylece bir bakıldığında,  bölge adeta mahşer yerini andırıyordu. Ancak yapacakları fazla bir şey yoktu! 

                Aldıkları görev icabı, bu arazide mevcut tüm Rum mevzilerini ele geçirmişlerdi.   Ele geçirilen hedeflerin tamamı da Rumların yerleşim yerlerinden ibaretti. Geceyi bölgede bulunan çiftlik evlerinde geçirseler, bunun pek çok risk bulunuyordu! Bu nedenle gece burada arazide geçirilecekti…

              Hava iyice kararmıştı… Savaş başlayalı 15 gün geçmişti. Rum bölge halkının çevre köylerinde yaşayıp da kaçamayanlardan çoğu sivil esir alınmıştı. Diğer taraftan birliklerini terk edip, kaçan pek çok Rum Milli Muhafız askeri de bunların arasına sızmış, bölgeden kaçmanın peşindeydiler!  Durum, böyle olunca, bölgeden ele geçirilen Rum esir sayısı giderek artmaya başlamıştı. Ancak bu durum, yaşadıkları bunca savaş zorluğuna, bu defa bir yenisini, ama daha da sıkıntılı bir durumu yüklemişti…

          Bunca insanı ne yapacaklardı? Hepsi açtı, susuzdu. İçlerinde genç kızlar, kadınlar, yaşlılar çoğunluktaydı!  Hatta içlerinde bebekli Rum anneler de vardı… Yaşadıkları bu gelişme, hiç de alışık olmadıkları bir durumdu!

              Onlar savaş eğitimi almışlardı, buna göre yetiştirilmişlerdi ama yaşamla ölüm arasına sıkıştıkları anda savaşın ne demek olduğunu daha iyi öğrenmişlerdi. Esir düşen bu insanlarda yaşamla-ölüm arasına sıkışıp kalmıştı…  Ancak bu insanların tamamı sivil halktı. İçlerinde asker kıyafetini çıkarıp, yerel kıyafetlerini giymiş asker kaçakları da bulunuyor olabilirdi! Ama bu kaçakları tespit etmek oldukça güçtü! Esas olarak bu kadar kalabalık sivil esire ne yapacakları, nasıl davranacakları önemliydi! Savaş tüm şiddetiyle yaşanırken, bu kadar kalabalık insanı nerede, nasıl muhafaza edeceklerdi? Daha da önemlisi günlerden beri kendileri aç ve susuzken; aynı şekilde bu kadar aç ve susuz insanı ne yapacaklardı? Kaldı ki, üst komutanlığın vermiş olduğu emre göre, cephe hattında esir toplama bölgeleri olmayacak, ele geçirilen esirler en kısa zamanda geri bölgelerdeki esir toplama bölgelerine gönderilecekti… Onların bulunduğu bölgeye en yakın esir toplama mesafesi, en azında bir saatlik mesafedeydi ve bu kadar esiri o bölgeye hangi araçla göndereceklerdi?  Giderek artan esir sayısı, tabur komutanını da, Yıldırım Üsteğmeni de endişelendiriyordu! Ancak an itibariyle yapacakları bir şey yoktu!

               Yıldırım Üsteğmen toplanan esirlerin çevre emniyetini alması için onlarla birlikte bulunan Koray Teğmeni yanına çağırttı;

       -  Koray, esirlerin bu geceki emniyetinden sen sorumlusun. En ufak bir vukuat istemiyorum! Sabah ola, hayrola. Bu kadar insanın bir çaresine bakarız elbet.

          Teğmen Koray;

        -  Emredersiniz komutanım. Onlara gözüm gibi dikkat edeceğim, dedi.

             Yıldırım Üsteğmen, geceyi arazide geçireceklerine göre uygun bir yer bulmalıyım diye düşündü. Bulundukları yere yakın bir çukur gözüne çarptı! Tabur Komutanı Burhanettin Yarbayla birlikte o çukurda kalmaya karar verdiler! Çukurun içine çevreden topladıkları saman yığınlarıyla, yatağa benzer bir şey yaptılar. Az da olsa uyuklayabilmek için; samanla toprağın karıştığı ama onlara kuş tüyü gibi gelen ’tabiat ananın’ kucağına uzandılar…

           Üsteğmen Yıldırım, o saatte, bulundukları bölgeye iyice kulak kabarttı! Duyduklarına o dahi inanamamıştı! Gecenin karanlığı ile savaşın karamsarlığı, birbirine karışmış; bulundukları bölge adeta çığlık, çığlığaydı! Kimi zaman uzaktan uzağa, kimi zaman hemen yakın çevreden gelen ama hiç kesilmeyen silah sesleri, Rum çiftliklerinde bağlı kalmış hayvanların acı dolu bağırışları, o gün ele geçen Rum esirlerin durmak bilmeyen haykırışları ortamı daha da gerginleştirmiş; savaş denen cehennemin gecesi de, ancak böyle olur dedirtmişti. Yıldırım Üsteğmen; acıyla böğüren ineklerin sesini duydukça daha da içlendi! ‘’Sabah olur, olmaz bu çaresiz hayvanların hepsini serbest bırakacağım, onlarda can taşıyorlar.’’ diye mırıldandı…  Sonra, savaş kıyafetiyle uzanıp yattığı toprak-saman yatağına biraz daha gömüldü! Bu gömülüş sanki onu tüm tehlikelerden koruyacaktı! Günler öncesinden beri ayaklarının altı öylesine kötüydü ki! O gün botlarını çıkardıktan sonra, çoraplarıyla birlikte soyulup çıkan ayak derisinin acısını daha da derinden hissetti…  Acısını unutmak için başka şeyler düşünmeye çalıştı. Gözleri gökyüzüne takıldı! Işıl, ışıldı… Ancak bu ışıltılara fazla takılı kalmak istemedi! Biliyordu ki, bu ışıltılara biraz daha dalacak olursa; o pırıltıların arasından Gonca Gül’üyle küçük kızı Ece’nin hayalleri çıkabilirdi!  Zaten onların hasretiyle kavrulan yüreği, öylesine yalnızdı ki…  

                   Bu duygusallıktan kurtulabilmek için çabucak bir parmak hesabı yaptı!  Bu gün savaş başlayalı tam yirmi beş gün olmuştu.  Yirmi beş gün, yirmi beş geceden beri cehenneme adını veren bir savaş yaşıyorlardı. Doğasının tüm güzelliği paramparça olmuş, bu yeşil adada etkilenmeyen hiçbir şey kalmamıştı. Ölümün yanı sıra, türlü acıların kol gezdiği bu adada, sadece insanlar değil, tüm canlılar etkilenmişti.  Binlerce insanın hayatına mal olan, yüz binlercesinin evini barkını terk edip kaçtığı, binlerce insanın yaralandığı, ama en çok da çocukları ezip geçen bir savaşın içinde yaşanabilecek ne varsa yaşamış, görebileceği ne varsa görmüştü. Hepsinin özeti, ölmekle-yaşamak arasında sıkışıp kalan zavallı bir hayattı…

             Ağzı kupkuru olmuştu… Gecenin sıcak, rutubetli havasından öylesine etkilenmişti ki, adeta boğulacak gibiydi! Terliyordu, terliyorlardı… Sırılsıklam olmuştu. Adanın bu ıslak sıcağına hiç alışamamıştı. Önce çelik başlığını, sonra da montunu çıkardı; oh, nihayet biraz rahatlamıştı… Belinde taşıdığı tabancası giderek ağırlaşıyordu. Ama her an ateşlenmeye hazır, sırtına çapraz astığı piyade tüfeği, tabancasından da ağırdı… Ancak bu silahlar onun can sigortasıydı! Önce belindeki tabancasını, sonra da sırtında taşıdığı piyade tüfeğini çıkardı. Onları da çukurun içine uzattı!  Savaşı yaşarken bu silahlar onun en sadık dostu olmuştu! Hayata gün katan, onun hayatta kalmasını sağlayan en yakın dostları…  İyice hafiflemişti…  Ya aniden bir düşman sızması olursa ne yaparım diye düşündü? Ama göz kapakları öylesine ağırlaşmıştı ki, sonrasını hatırlayamadı! Uzanıp kaldığı çukur-toprak yatağında uyuya kalmıştı… Çevreyi kaplayan inek böğürtüleri, koyun melemeleri sabaha kadar sürdü…

                     Savaşa inat, insanlık da yaşamalıydı. Ya özgürlüğe koşanlar?

                     Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hemen yakınlarından gelen bir makineli tüfek ateşinin sesine uyandılar! Öyle böyle değil; cephe hattından bayağı sıkı bir ateş açılmıştı… Yıldırım Üsteğmen yerinden ok gibi fırladı!  Ne olduğunu anlamaya çalışırken; bulundukları mevziiye doğru, üç kişinin koştuğunu gördü!

  -  Bu adamlar ne yapıyorlar böyle?’’ diye bağırdı… Şaşırmıştı! Kendilerine doğru koşanlara tam ‘ateş edin’ emri verecekken! Bir anda durdu. Adamlar hem koşuyorlar, hem de bir taraftan da Türkçe bağırıyorlardı!

  -   Ateş etmeyiiinnnn! Biz Türk askeriyiiizzz…

     Yıldırım Üsteğmen çok şaşırmıştı!   

 ‘‘Bu adamların sabahın köründe orada ne işi var diye düşündü…’’  ‘’Bunlar ya gece çıkardıkları devriye kollarından birisiydi! Gece karanlığında cephe hattının ilerisine geçmişler, sonrasında uykuları gelince, orada bir yerde uyuklamışlar, ancak uyandıklarında güneş çoktan doğduğu için geriye dönememişlerdir’’ diye mırıldandı… O sırada bir cayırtı daha koptu!

 -  Ulan salak herifler! Bir başınıza ne var o tarafta?, diye bağırmıştı ki,  Rumların açmış olduğu ateş, içlerinden bir tanesinin yaralanmasına neden oldu.  Üç askerden oluşan bu grup ortalarına aldıkları yaralı askeri sürüklercesine bulundukları tarafa doğru koşmaya devam ettiler. Nihayet yolun sonuna gelmişler, mevzilerden içeri girmişlerdi…

              Üsteğmen Yıldırım, onların bulundukları yere doğru sürünerek ilerledi. Başının üzerinden yağmur gibi mermi geçiyor, Rum nişancıları en azından içlerinden birini avlar mıyım diye habire mermi sıkıyorlardı... Nihayet sürüne, sürüne bu üç askerin bulunduğu yere gelen Yıldırım Üsteğmen; Sert bir ses tonuyla;  -  Sizin o düşman köyünde ne işiniz var? Kimden emir aldınız da oraya gittiniz? Diye sordu. Askerler dilini yutmuş gibiydiler! Yüzleri bembeyaz olmuştu. Yaralı asker hafiften inliyor, kanayan yerini eliyle bastırmış, kanı durdurmaya çalışıyordu. Tam da poposundan vurulmuştu…

 Üsteğmen;

 -   Konuşsanıza oğlum diye bağırdı’’  En nihayet içlerinden birisi cevap verdi; 

 -  Komutanım biz 2’nci bölüğün askerleriyiz. Dün gece yarısı, karşımızdaki bu köyde ne var diye çok meraklandık! Bunun üzerine köye girdik. Köy bomboş, Rumlar kaçmış. Bunun üzerine daha da içerilere geçtik! Ama bu defa içerilerde devriye gezen Rum keşif koluna rastladık. Onlara görünmeden geri dönmek istedik ancak olmadı! Gece karanlığında izimizi kaybettirerek, bulunduğunuz tarafa doğru gelmeye çalıştık. Ancak havanın aydınlanması işi bozdu, Rumlar bizi görünce de ateş açtılar. Arkadaşımız yaralandı, onu orada bırakamazdık aldık, buraya geldik, dedi. Üsteğmen Yıldırım, anlatılanları sakin bir şekilde dinledikten sonra;

 -  İyi halt ettiniz! Yaralı arkadaşınızı hemen geride bulunan sıhhiye aracına götürün, baksınlar. Oradan da bölüğünüzün bulunduğu yere gidin. Ben bölük komutanınıza telsizle haber vereceğim. Artık, o size ne ceza verir bilemem!  dedi.

                Güneş iyiden iyiye yükselmiş, çevreyi Kıbrıs’ın rutubetli, sıcak havası iyiden iyiye sarmıştı! Yıldırım Üsteğmen bölük başçavuşu Celal Astsubayı telsiz anonsuyla bulunduğu mevziiye istedi. Kısa bir süre sonra Celal Başçavuş, Üsteğmeninin yanındaydı.

‘’Emredin komutanım’’ Yıldırım Üsteğmen, eliyle çiftlik binalarını göstererek;

 -  Celal şu çiftlikleri görüyor musun? Gece boyunca oralardan canhıraş inek sesleri, koyun melemeleri geldi. İçim gitti. Yazıktır onlara da, onlar da can taşıyorlar. Hem savaş sonrası bu hayvanlar, bizim için çok önemli olacak! Üst birlikten bize yiyecek ulaşıncaya kadar ne yiyip, içeceğiz onlardan başka dedikten sonra;

 -  Hemen birkaç askerimizi görevlendir. Başına güvendiğin bir çavuşumuzu ver. Bu hayvanların hepsini serbest bıraksınlar,  emrini verdi.

Birkaç saat geçtikten sonra; yanan çiftliklerden gelen acılı hayvan sesleri kesiliverdi!  Artık onlarda hayata bağlanmışlardı, serbestti…

                 İkinci harekâtın ilk gününden beri savaşın o korkunç yüzü adanın her yanında görülebiliyordu…  Civar köylerden kaçan sivillerle birlikte, mevzilerini terk edip can derdine düşen, firar eden Rum Milli Muhafız askerleri de Rum kesimine geçebilmek için geçiş yolu arıyorlardı.  Yıldırım Üsteğmen ve birliğinin bulunduğu yer de buna çok müsaitti!  Çünkü hemen önlerinden geçen asfalt yol, doğruca Rum kesimine gidiyordu.

             Bugün ikinci harekâtın ikinci günüydü… Çevre biraz daha sakinleşmiş gibiydi! Ama hala çevre köylerden kaçıp da, Rum tarafına gidemeyen pek çok sivil esir ele geçirilmiş, gruplar halinde Tabur karargâhının bulunduğu yere getirilmeye devam ediyordu. Araziden toplanan bu esirlerin büyük bir kısmı yaşlılar, kadınlar ve çocuklardı. İçlerinden az da olsa sivil kıyafetli Rum askerleri de çıkıyordu! Hava iyice ısınmış, inanılması güç bir sıcaklık her tarafı sarmıştı.  O kadar sıcaktı ki, savaşın yorgunluğu bir yana, sıcağın etkisiyle tüm personel adeta takatten düşmüş gibiydi… Yiyecek az da olsa çevre köylerden bulunabiliyordu… Ama temiz su bulmak hala büyük bir problemdi!

              Askerlerin büyük bir bölümü, sıcağın da etkisiyle bağırsaklarından rahatsızlanmışlar, vücutları bu nedenle devamlı su kaybediyordu.  Durumları giderek endişe verici bir hal almaya başlamıştı!

Askerlerden gelen şikâyetlerin çoğu susuzluk ve bağırsaklarının bozukluğu ile ilgiliydi. Yıldırım Üsteğmen bunun üzerine tabur doktoruyla görüşmeye karar verdi. Telsizle yerini tespit ettikten sonra, aracına binerek doğruca onun yanına gitti.

 Tabur doktorunun yanına gittiğinde onu, bir ambulans aracının içinde askerleri muayene ederken buldu. Doktor Yüzbaşıya;

-  Yüzbaşım, askerlerimizin çoğu temiz su içememenin, sanırım bir de sıcağın etkisiyle çok halsizler, ayrıca çoğunda bağırsak bozukluğu var! Buna bir çare bulmak gerek, dedi.

  Taburun doktoru,

 -  Durumun farkındayım ama bu durum sadece sizin birliğinizle ilgili değil üsteğmenim; taburun diğer birlikleri de bu durumda. Ancak şu an itibariyle yapabileceğimiz fazla bir şey yok! Yaşanan bu durumu düzeltebilmem için elimdeki tek ilaç, tuz tabletlerimiz, dedi.

  Yıldırım Üsteğmen;

 -  Nasıl yani?  Hiç mi ilacımız yok Yüzbaşım? diye sordu.

Doktor Yüzbaşı çaresizce başını salladı!

 -  Ne yazık ki öyle! Çünkü ilaçların yüklü olduğu aracımız, harekâtın ilk saatlerinde Kanlı Dere vadisini geçerken, Rum tanksavarlarınca vuruldu, dedi.

 Yıldırım Üsteğmen;

  -  Neeee!’’ diye bağırdı..! Üzerinde Kızılay amblemi olan araca mı vurdu Rumlar?

  Tabur doktoru; 

 -  Maalesef,  diye ekledi… Üzgün bir ses tonuyla;

  -  Öyle ya!  dedi Üsteğmen Yıldırım;

 -  Rumlar, savaşın ilk gününde bir ayağı kopan o kahraman Mehmetçiği Lefkoşa’ya götüren land-rover ambulansa da ateş etmişlerdi.  Ne biçim insan bunlar?  dedi. Çaresizce başını salladı!

                   Yıldırım Üsteğmen, tabur doktorunun yapacağı fazla bir şey olmadığını anlamıştı!

 -  Tamam, Yüzbaşım. Ben birliğime dönüyorum. Bana verebileceğiniz kadar tuz tableti verebilir misiniz? diye sordu. Doktor Yüzbaşı ona bir torba tuz tableti verdikten sonra;

 -  Bu tabletleri, erlerin içme sularına koydurun. Sularını bu şekilde içmelerini sağlarsanız; hem vücudun tuz kaybı önlenecek, hem de bağırsak bozukluklarına iyi gelecektir’’ dedi.  Sonra; Unutmayın, askerler bu tabletli sudan içmek istemeyeceklerdir! Ancak onları bu sudan içmeye ikna edemezseniz, kolay kolay toparlanamazlar, diye de ekledi…

Yıldırım Üsteğmen;

 -  Anlaşıldı Yüzbaşım. Siz merak etmeyin. Bu tuz tabletlerini askerlerimizin mataralarındaki sulara mutlaka koyduracağım. Onlarda o sudan içecekler’’ diyerek, doktorun yanından uzaklaştı…

                  Tekrar birliğinin başına döndüğünde güneş biraz daha alçalmış, gün akşam saatine doğru yol alıyordu… Doğruca Tabur Komutanının yanına giderek, tabur doktorunun söylediklerini anlattı.

   Burhanettin Yarbay, Yıldırım Üsteğmeni dinledikten sonra; 

 -  Ne yapalım Yıldırım? Yapabileceğimiz fazla bir şey yok zaten, diyerek tuz tabletlerinin askerlere dağıtılması emrini verdi… Ya bu tuz tabletli sudan içilecek, ya da bağırsak enfeksiyonu nedeniyle askerlerin çoğu halsizlik nedeniyle sıkıntılı günler yaşayacaklardı…

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kibrishakikat.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.