Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Anasayfa KIBRIS Haberi O GECE... Bu haber 197 kez okundu.
KIBRIS Haber Girişi: 03.06.2021 - 13:10, Güncelleme: 03.06.2021 - 13:10

O GECE...

 

O GECE...

Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (9)
Bir süre orada kalmak zorunda kalmışlar ama zaman da kaybetmişlerdi. Önlerinde alınacak bir hayli mesafe, ele geçirilecek iki Rum köyü vardı. Verilen moladan sonra Tabur yürüyüşe devam etti.  İlk Rum köyü göründüğünde; birlikler araziye iyice yayıldı. Kısa bir çatışma sonrasında köy ele geçirilmişti. Köyde arama yapılması maksadıyla keşif kolları oluşturularak, birkaç koldan köye girdiler. Yapılan aramalarda pek çok Rum yakalanmıştı. Bunların çoğu sivildi. Bölgenin savaş ortamı nedeniyle yaşadıkları evlere gizlenmişler, anlaşılan o ki, umutsuzca bekliyorlardı. Köy meydanı, giderek bu esirlerle dolmaya başlamıştı. Son getirilenler arasında sivil giysili gençler de vardı. Ancak çok geçmeden bunların Rum Milli Muhafız Ordusunun askerleri olduğu anlaşıldı. Bunlar da esir toplama noktasına götürülmek üzere ayrı bir yere konuldular…                         Bu sırada kalabalık bir asker grubu, bir Rum subayını yakalamış, Yıldırım Üsteğmen’in bulunduğu yere doğru geliyorlardı. O da genç bir subaya benziyordu. Bu esir, Üsteğmen Yıldırım’ın bulunduğu yere getirildiğinde korku dolu gözlerle ona baktı!  Zangır, zangır titriyordu… Rum subayını esir alanların başındaki çavuş;   - Komutanım, biz 2’nolu keşif kolundanız, bu Rum’u köyün en yukarısındaki bir evin mutfağında buzdolabının içinde saklanmışken bulduk. Bize hiç direnmedi, teslim oldu. Biz de hemen alıp, yanınıza geldik, dedi.  Yıldırım Üsteğmen;    -  Üstünü iyice aradınız mı?’’ diye sordu.     -  Evet komutanım. Bakın belinde taşıdığı tabancası da bu,  diyerek Üsteğmene Rum’un colt marka tabancasını uzattı.    Üsteğmen Yıldırım;   -  Tamam, oğlum; bu herifi de alın diğer asker esirlerin yanına koyun, dedi.  Anlaşılan o ki, bu cesur Rum subayı..(!), saklanarak, bölgeden kaçacağını hesaplamıştı ama Mehmetçiğin çelik pençesinden kurtulamamıştı.    Bu arada bölüğünün depo çavuşu Mehmet, elinde bir tepsi içinde nar gibi kızarmış bir tavukla çıkagelmişti… Orada bulunan herkes şaşırmıştı! Ama en çok da Yıldırım Üsteğmen;   -  Hayrola Mehmet Çavuş! Hangi arada becerdin de tavuk kestin kızarttın?, diye sordu.   Mehmet Çavuş,  -   Komutanım, köyü ararken bir Rum evinin mutfağında buldum. Muayene ettim kokmamıştı. Ben de oracıktaki ocakta pişirdim. Sonra da aldım buraya geldim, savaşın ilk gününden beri bir şey yemediniz diye düşünmüştüm.   -  İyi ettin be Mehmet’im; çok makbule geçti. Getir ben azıcık kopartayım, sonra da sen arkadaşlarınla afiyetle yiyin.   Yıldırım Üsteğmen nar gibi kızaran tavuğa baktı. Sonra da kanat tarafından az bir parça kopartıp ağzına attı. Ama o ne? Ağzına atmasıyla birlikte öğürmüş, ağzındakileri yere tükürüvermişti…   -  Bu ne oğlum, bu koku nedir? Bu tavuğu neyle pişirdin böyle?    Mehmet Çavuş korku içinde;    -  Vallahi komutanım, mutfakta bir yağ buldum onunla pişirdim. Hatta lazım olur diye o yağ kutusunu sırt çantama koymuştum. İşte burada…    Yıldırım Üsteğmen, çavuşun gösterdiği yağ kutusuna baktı. Üzerinde dolgun bir domuz resmi vardı! Demek ki Mehmet Çavuş, bu tavuğu domuz yağı ile pişirmişti…   -   Aferin oğlum. Bize domuz yağında pişirilmiş tavuk kızartması da yedirdin ya! Hadi neyse savaş şartları bu diye geçelim. Pekiyi sen pişirmeden önce bu yağ kutusunun üzerindeki domuz resmini görmedin mi?, dedi.  Mehmet Çavuş çok utanmıştı;   -  Allah beni affetsin. Size de domuz yağı yedirdim ya! Günahlarınız benim boynuma komutanım, diye cevaplamış, kıpkırmızı olmuştu… Yıldırım Üsteğmen çavuşunun verdiği bu cevaba gülümsedi;   -  Hadi oradan, herkesin günahı kendine… Hem savaş bu yaşamak için her şey mubah. Allah günah yazmaz meraklanma, Mehmet çavuş başını sallaya, sallaya görevinin başına döndü.                        Aslında köy aramasından dönen askerlerinin elinde pek çok yiyecek görmüş ama ses çıkarmamıştı. Hepsi çok açtı çünkü… Ama içlerinden birisinin yediği şeyden çok kutusu dikkatini çekmişti! Askeri yanına çağırdı. Kutuya baktı. Üzerindeki yazı İngilizceydi. Ama kutunun kapağında köpek resimleri vardı.  Yıldırım Üsteğmenin İngilizcesi oldukça iyiydi. Yazanları okuduğunda, kahkaha ile gülmemek için kendisini zor tuttu… Çünkü kutunun kapağında; ‘’Köpek mükâfat bisküvisi’’ yazılıydı.  En sonunda kahkahayı patlattı. Askerine döndü;    -  Oğlum, bu bisküviler köpekler için. Ama yiyebildiğine göre nasıl lezzeti yerinde mi bari?,  diye sordu. Ama gülmekten de geri duramıyordu. Üsteğmenin söylediklerini duyan herkes kahkahalarla gülmeye başlamıştı… Açlığın yarattığı bu durum, onların ağlanacak haline komik gelişmeler katmış, az da olsa gülümsemelerine neden olmuştu.  Sahi, onlar günlerden beri gülmeyi de unutmuştu. Ama savaşta yaşanan onca acı varken gülmek mümkün müydü?  Az önce yaşananlar dahi aslında gülünecek değil acınacak durumlar değil miydi? Günlerin verdiği açlık, kimisine domuz yağında pişmiş tavuk, kimisine köpek mükâfat bisküvisi yedirmişti…  Beşparmak dağlarının hemen yamacında kurulu ‘’Sihari’’ isimli bu Rum Köyünden birkaç saatte pek çok sivil Rum ele geçirilmişti.   Yıldırım Üsteğmen giderek kalabalıklaşan; çoğunu yaşlı, kadın ve çocukların oluşturduğu bu insanlara baktı. Karanlık basmadan da bu İnsanları hemen esir toplama bölgesine göndermeliyim diye düşündü. Dün geceden beri yanlarında kalan Mücahit Abdullah Çavuşu çağırttı;    -  Abdullah Çavuş, sen bölgeyi biliyorsun. Burada topladığımız bu sivilleri Boğaz bölgesindeki esir toplama bölgesine götürmeni istiyorum. Hemen köyden uygun bir araç bul. Bu insanları o araca bindir ve karanlık basmadan götür!        Abdullah Çavuş,   -  Emredersin komitaniiim…, diyerek yanından uzaklaştı.     Mücahit Çavuş, çok geçmeden köyden bulduğu bir Rum askeri kamyonuyla döndü. Toplanan sivil Rumları bu araca bindirdi, aracın önüne iki nöbetçi aldı, esir toplama bölgesine hareket ettiler. Üsteğmen Yıldırım derin bir oh çekti!            Bu kadar sivil Rum, ele geçirdikleri bu bölgede gece boyunca kalsa; onların güvenliğini nasıl sağlayacaktı? Hepsi açtı, susuzdu!  Kendileri aç ve susuzken, bu kadar insanı nasıl doyuracak, susuzluklarını nasıl giderecekti?  Bir an bu insanların durumuna düşen, Rum yerleşim bölgelerinde sıkışıp kalan Kıbrıs Türklerini düşündü!     Onlarla ilgili, adaya indikleri günden beri çok kötü haberler almışlardı. Öğrenebildikleri kadarıyla;  Rumlar ele geçirdikleri Türkleri asker, sivil,  kadın, yaşlı, çocuk demeden kurşuna dizerek öldürüyor; diri diri toprağa gömüp canice katlediyorlarmış…  Gecenin karanlığı Beşparmak Dağlarının yamaçlarına iyiden, iyiye çökmüştü… Tabur Komutanın verdiği emir gereğince, hiç kimse köye girmeyecek; bölükler köyün hemen dışındaki ağaçlık bölgede çepeçevre emniyet alarak tertipleneceklerdi. Geceyi köyün hemen dışında genelde keçiboynuzu ağaçlarıyla kaplı olan bu bölgede geçirmek üzere tertiplendiler.    İlk defa o gece tabur nöbetçilerine parola uygulaması emrini verdiler! O gecenin parolası; ‘’zaferdi.’’      Evet, günü zaferle bitirmişlerdi ama daha önlerinde uzun bir yol vardı… Kıbrıs Türklerini özgürlüğe götürecek upuzun bir yol…   Özgürlüğe giden bu yol, çok meşakkatli, çok engebeliydi. İçi esaret, sefalet, ölümle doluydu! Ama her ne olursa olsun bu yol mutlaka bulunmalı, özgürlüğe giden yol açılmalıydı. Ama adaya indikleri günden, savaşa dâhil oldukları o andan itibaren anlaşılan oydu ki;  savaş denen cehennemin yaşandığı bu yerlerde, ölümün kol gezdiği bu yolda ilerlemek o kadar kolay olmayacaktı…     Üsteğmen Yıldırım ve arkadaşları, geceye bu düşüncelerle girdiler. Açlık ve susuzluk had safhadaydı.   Uykusuz geçen gecelerine bir yenisi daha eklenmiş, ele geçirip de çevre nöbetçileriyle emniyetini sağladıkları bu Rum köyüne baktıkça, savaşın acımasız yüzünü daha iyi görebiliyorlardı…   Terk edilmiş evler, başıboş gezen hayvanlar, yanmış, kavrulmuş ekinler, ağaçlar, yitip gitmiş yaşamlar… Ve ıssız bir sessizlik!                 Gecenin bu ürkütücü karanlık yüzü dahi, savaşın gerçek yüzünü örtememişti. Yıldırım Üsteğmen mevzilendiği çukurdan gökyüzüne bakarken bunları düşünüyor, adada yaşadığı günlerin, gecelerin onu nasıl değiştirdiğine inanamıyordu! Sanki dört gün içinde, kırk yıl yaşlanmış gibiydi… Bu kadar kısa zamanda hayata dair ne çok şey görmüş, ne çok acı yaşamıştı;                   Ölümle yaşam arasına sıkışıp kalan hayatlar! Açlık, susuzluk, korku, yalnızlık ve ölüm… Bu gencecik yaşında bunca Mehmetçiğin sorumluluğunu taşımak… Böylesine çarpıcı olayları bu yaşında, bu kadar kısa zamanda yaşamak ne zordu… Ömrü boyunca göremeyeceği, tanıklık edemeyeceği şeylerin hepsini aynı anda yaşamış, ölümün yakıcı acısını bu kadar yakından izleyeceğini aklından dahi geçirmemişti… Bu nasıl bir şeydi?  Artık her şey öylesine doğal hale gelmişti ki! Ama savaş böyle bir şeydi işte! İnsanoğlunu avucunun içine alıp, istediği şekle sokabiliyordu.  Bundan kaçış da yoktu…  Savaş, yaşam, ölüm! Üç bilinmeyenli denklem… Savaşta neler yaşayacaklardı? Savaştan sonraki hayatları nasıl olacaktı Ya savaşın ölümleri? Savaşın parçaladığı hayatlar? Sevdiklerini kaybedenlerin, savaş sonrasında yaşayacakları bilinmezlikler?                 Ölmek, yaşamak, yarınlar, kader ve daha bir sürü düşünceler!  Beşparmakların öte yanından gelen silah sesleri arasında uyuya kaldılar… Birkaç saat sonra gün doğumuyla birlikte başlayan karşılıklı çatışmalar, yeni günün kötülüklerini bir anda serivermişti önlerine…                Aslında Rum mevzileri darmadağın edilmiş, verilen hedefler kısa sürede ele geçirilmişti. Ama yine de dağ muharebeleri devam ediyor, Rum komandolarıyla birlikte adada bulunan Yunan ordusuna mensup subaylar, dağınık olsalar da yeniden mevzilendikleri yerlerden Türk askerlerine ateş etmekten geri kalmıyorlardı! Ama onlar da karşılığını misliyle alıyorlardı. Türk topçusu, havanları anında karşılık veriyor, belirlenen Rum hedeflerini darmadağın ediyorlardı…               Bugün adaya geldiklerinin beşinci günüydü! Her iki taraf arasında ateş kes ilan edilmiş; taraflar bulundukları bölgelerde mevzilenmişti. Ancak her iki tarafta karşılıklı olarak, uzun menzilli silahlarla birbirlerine taciz ateşi açıyor, özellikle geri bölgelerde mevzilenmiş lojistik malzemeye, destek birliklerine zayiat verdirmeye çalışıyorlardı…               Üst birlikten gelecek ikinci bir emre kadar, tabura silah ve cephane yönünden eksikliklerini tamamlanması emri verildi. Tabur birliklerinin personel zayiat raporuna göre şahadet mertebesine erişen kahraman Mehmetçiklerimizle, yaralanıp da cepheye dönemeyen gazilerimizin yerine adaya yeni gelen evlatlarımızdan takviye yapılmaya başlamıştı.                 Bu noktada şehit olan kahramanlarımızın ailelerine nasıl haber verilecekti? Savaşın ilk günü öncesinde Mersin Ovacık’taki o küçücük postaneden çektikleri telgraftan sonra ne onlar ailelerinden bir haber alabilmişlerdi, ne de ailelerine hayatta oldukları haberini ulaştırabilmişlerdi…                Yıldırım Üsteğmenin bölüğünden iki şehit, dört yaralı gazi vardı. Şehitlerinden bir tanesi, bölüğünün depo çavuşu Mehmet’ti. Diğer şehidi ise Türkiye’den hareket etmeden bölüğüne yeni katılan erlerden Bingöllü Nevzat’tı.               Yıldırım Üsteğmen Mehmet Çavuşu, ilk gün boğaz bölgesindeki Rum mevzilerine taarruz ederken görmüş, köy ele geçirilip de pişirmiş olduğu tavuk sonrasında, köyde yapılan aramada tim komutanı olmuş, köyün hemen dışında gizlenen bir Rum birliği ile karşılaşmışlar, çıkan çatışmada ne yazık ki, o akşam şahadet haberi gelmişti.  Allah rahmet eylesin. Çok çalışkan, güvenilir gözü pek bir yiğitti. Yıldırım Üsteğmenin en sevdiği, güvendiği çavuşlarından bir tanesiydi. Onun için onu bölüğünün depo çavuşu yapmıştı. Mukadderat işte, yapılacak bir şey yoktu. Artık onun yuvası ata yadigârı Yavru Vatan topraklarıydı…              Saatler ilerlemiş, o günü de aç ve susuz bitirmek üzereydiler. Ama tam bu esnada bulundukları yerin birkaç yüz metre ilerisinden 6-7 kişilik bir asker grubunun, yanlarında iki Kıbrıs Eşeği olduğu halde onlara doğru geldiğini fark ettiler!          Yıldırım Üsteğmen, boynundaki dürbünle gelenlere baktı! Şaşırmıştı? Yüksek sesle onlara doğru seslendi:    -  Hey, bu tarafa doğru gelenler kimsiniz? Yanınızdaki eşeklerin üzerindeki yükler nedir?    Gelen grubun içinden bir tanesi:    -  Komutanım; ben taburun çevre emniyetinden sorumlu tim komutanı Nevzat Çavuş; yanımdaki askerler benim timimde görevli. Yüklerini sorduğunuz eşekler ile yanlarındaki askerler, Kıbrıslı Mücahitler. Hemen yakınımızdaki mücahit birliğimizden geliyorlarmış. Oradaki Türk Mücahit komutanı, bize iki karavana kavurmalı pilav göndermiş sıcacık, komutanım…           Yıldırım Üsteğmen önce duyduklarına inanamadı, nutku tutulmuştu!          Açlık, midesine öylesine vurmuş olacak ki!  ‘Sıcak yemeği’ işittiğinde guruldayan midesi, onun yerine cevap vermişti sanki!          Yıldırım Üsteğmen;       -  Tamam, oğlum; gelin buraya bakalım diyerek, onları yanına çağırdı.     Çevre emniyetinden sorumlu timle, beraberindeki mücahitler; Kıbrıs eşeğine yüklü iki karavana etli pilavla birlikte tabur komutanının da bulunduğu bu yere geldiler.         Mücahitlerden birisi tabur komutanını selamlayarak;       -  Komutanım, bu yiyecekleri mücahit tabur komutanımız Ahmet Hamdi Bey gönderdi. Götür bu yiyecekleri Mehmetçiklerimiz sıcak sıcak yesinler, dedi. Biz de buraya gelirken, taburunuzun devriyeleriyle karşılaştık. Onlar da alıp bizi buraya getirdiler.            Tabur Komutanıyla birlikte orada bulunan diğer rütbelilerin hepsinin gözleri buğulanmıştı… Bu yüce yürekli insanlar, kendileri de aç olduğu halde, ellerindeki erzakı pişirmişler, bir de sıcak sıcak yesinler diye Mehmetçiklerimize göndermişlerdi. İşte hangi coğrafyada olursa olsun, Türk Milletinin bireyi olmak böyle bir şeydi. Hele ki, adada Rumlar tarafından topluca katledilmelerine ramak kala, Türk askerinin koşa, koşa Kıbrıs’a gelmesi, onları ölümün eşiğinden çekip alması söz konusuysa.           Böylesine yüce bir davranış, ancak onlardan gelebilirdi. Kıbrıs Türk Halkı tek vücut olmuş, elinde avucunda ne varsa Türk askeriyle paylaşıyor, yapabileceği ne varsa onu yapıyordu. Gerektiğin de bu topraklar için; hiç tereddüt etmeden hayatlarını da feda ediyorlardı. Ankara’dan hareket ettikleri günden beri İlk kez şimdi, sıcak bir yemeğe kaşık sallayacaklardı. Yıldırım Üsteğmen, tabur komutanının emriyle; iki kazan etli kavurmadan bir tanesini, yakın çevredeki askerlerinin yemesi için onlara gönderdi.  Diğer kazandaki etli pilavdan, az da olsa tabur merkezinde bulunan rütbelilere paylaştırdı. Kalanını da habercisini yanına çağırtarak, cephenin en ucundaki nöbetçilere götürmesi emrini verdi.               18 Temmuzdan beri yedikleri bu yemek, yaşadıkları savaş günlerinin en güzel ödülü olmuştu. Kıbrıs Türk’ü Mehmetçiği bağrına basmış, yılların hasretini gideriyordu. Adada yalnız olmadıklarını bir kez daha anladılar…            Ertesi gün yine çok sıcak başlamıştı… Temmuz sıcağını daha da ısıtan savaş ortamına alışmışlardı ama o susuzluk yok muydu, o susuzluk? İşte buna dayanmak çok zordu. Savaşın ilk günkü cehennemi ortamından sonra susuzluklarını giderecek türlü yöntemler bulmuşlar, en azından hayatlarını böyle idame ettirmeye çalışmışlardı. Önce inme bölgesinin çevresinde bulunan üzüm bağlarında henüz yeni, yeni salkımlaşan iri taneli üzümlerden yiyerek susuzluklarını gidermişlerdi… Savaşın üçüncü gününden itibaren, Beşparmak Dağlarının yamaçlarındaki Rum mevzilerini, köylerini ele geçirdikçe, buralardaki limon ve portakal ağaçlarından topladıkları meyveler; susuzluklarını bir nebze olsun giderebiliyordu. Bir de dağlık arazide karşılarına çıkan yaban armudu ağaçlarının olmuş meyvelerini yiyorlardı. Bu onların susuzluklarını gideren en çok sevdikleri meyve olmuştu…                 O gün Yıldırım Üsteğmen tabur komutanının izniyle bir devriye timi oluşturdu. Amacı; bulundukları bölgedeki boşalan üç Rum köyüne girerek ev, ev araştırma yapmaktı. Hem, böylece hala bu köylerde kalan-saklanan Rumlar var ise; onları da toplayarak esir toplama bölgesine gönderecek,  belki de onların da hayatını kurtarmış olacaktı.              Yanına bölük başçavuşu Celal’i, kendi muhafız çavuşu Yiğit’i, telsizcisini, mücahit çavuşu Abdullah’ı, bir de habercisini alarak; beş kişilik bir arama ekibi oluşturdu. Aralarında bir parola belirlediler! Kolay değil meskûn mahalde arama yapacaklardı. Bu tür aramalarda çok dikkatli olmak gerekiyordu! Köyün aranması sırasında, hiç beklemedikleri bir anda Rum askeriyle karşılaşabilirlerdi! Onların üniformaları da, mücahitlerin kıyafetine o kadar çok benziyordu ki… Ayrıca çok da iyi Türkçe konuşuyorlardı.  O nedenle oluşturdukları parola sistemi, yapacakları aramalar sırasında işlerine çok yarayacaktı. Ekip son kontrollerini yaptıktan sonra hareket ettiler.  Önde Yıldırım Üsteğmen, ekibin ardında bölük başçavuşu Celal, her iki yanda diğer çavuşlar ve erler…          İlk köyün meydanından içeriye doğru girdiler.  Avcı kolu düzeninde sokak aralarına doğru yürümeye başladılar. Güneş iyice yükselmiş, sıcaklık da oldukça artmıştı…  Köyün terk edilmiş hali yürekler acısıydı…  Evlerin kapıları, pencereleri kırılmış; sokak kapıları ardına kadar açıktı!  Köyün sokaklarında, evlerinin bahçesinde başıboş dolaşan özellikle domuzlardan, kedilerden, köpeklerden, kümes hayvanlarından başka bir canlı yok gibiydi… Köyün köpekleri onları görünce, tehditkâr bir şekilde havladılar! Ama baktılar ki, gelenlerden herhangi bir zarar yok, merakla, Üsteğmen Yıldırım ve arama ekibini izlemeye başladılar… Arama timi uzun süre köy sokaklarını, evlerin içini, hatta çatı aralarını bile aradı, dolaştı… Ancak, köyün terk edilmişliğinden başka bir şey bulamadılar.          Köye çok kötü bir koku sinmişti!  Büyük bir ihtimalle ya insan cesetlerinden, ya da hayvan leşlerinden gelen ağır bir kokuydu bu…  Ancak yapacakları da bir şey yoktu!  Bütün bunlar savaş ortamının görüntüsü, ölümün kokusuydu…           Rumlar bölgeden kaçarken, kullandıkları temiz su kuyularını zehirlemiş, hayvan leşlerini, insan cesetlerini bu kuyulara atarak kirletmişlerdi…           Ama Üsteğmen Yıldırım,  köyü ararken önemli bir şeyin farkına vardı! Her Rum evinin üstünde güneş enerjisiyle çalışan ısıtma tesisatları vardı. Bunlar, evlerin içindeki su depolarıyla irtibatlıydı. Anlaşılan o ki, köyde oturanlar, sıcak su ihtiyacı için güneş enerjisini kullanıyorlardı. Aslında oldukça ekonomik, akıllıca bir kullanım şekliydi bu. Hem de teknolojinin doğal enerjiyle birleşmesiydi. Yıldırım Üsteğmen; ‘’İşte şimdi asıl keşfi yaptık’ ’diye düşündü! Çünkü onlar için hayati öneme haiz su kaynağını bulmuştu. Bu onlar için hazine değerindeydi. Köyün tüm evlerinde bulunan bu su depolarından su ikmali yapabilirlerdi… Ancak bu sular çok sıcaktı, zehirli de olabilirdi! Bu nedenle Yıldırım Üsteğmen, tim personeline hiçbir şekilde bu sudan içilmemesi emrini verdi. Depolarda tespit ettikleri sular ancak zehir kontrolü yapıldıktan, su temizleme tabletleriyle temizlendikten sonra içilebilecekti.             Ayrıca, köyün suları savaş nedeniyle kesildiğinden, tesisattan akan su da yoktu! Güneş enerjisiyle ısınan depoların suyu da haliyle çok sıcacıktı. Ancak her ne olursa olsun, çok da sıcak olsa bu sulardan istifade etmeye karar verdiler.             Yıldırım Üsteğmen, bu amaçla girdiği ilk Rum evinin banyosuna doğru ilerledi. Banyo kapısını kontrol ettikten sonra yavaşça açtı. Banyonun küvetine doğru yaklaştı, su musluğunu açtı. Kısa bir süre sonra musluktan koyu kahverengi bir su akmaya başlamıştı. Su aktıkça beyazlaştı, sonra dupduru bir renk aldı. Elini suyun altına tuttu, hafiften sıcaktı. Ama içilebileceğine de emindi…             Bunun üzerine Üsteğmen Yıldırım; tespit ettikleri bu su depolarından, tabura su taşımak için evlerden kap, kova türü ne bulunursa getirilmesi emrini verdi. Tim personeli kısa zaman içinde üç-beş kova bulmuşlardı.  Bu kaplarla taşıyacakları su, şimdilik onlara yetecekti!  Nasıl olsa bölge gibi, su depoları da artık onların kontrolündeydi…            Üsteğmen Yıldırım, başını iki yana sallayarak, mırıldandı: ‘’Ne günlere kaldık Allah’ım? İnsanların banyo, çamaşır, temizlik ihtiyacı için kullandıkları suyu, susuzluğumuzu gidermek için kullanacağız!’’            Evet, ama savaş ortamından çok adanın cehennemi sıcağına direnebilmeleri için ihtiyaçları olan yegâne şey de suydu.   En nihayetinde günler sonra da olsa, suya ulaşmışlardı…                    Evlerden temin ettikleri su kaplarını, köydeki evlerin su depolarından ağzına kadar doldurdular. Yıldırım Üsteğmen de çevreden bulduğu bir kovaya su doldurmuştu. Neşe içinde Tabur merkezine doğru hareket ettiler…                   Bir iki sokak geçmişlerdi ki, bir evin içinden yüksek bir ses tonuyla birisinin şarkı söylediğini duydular! Savaş alanında şarkı söyleyen birisi..!                   Bu nasıl bir vurdumduymazlık, ya da nasıl bir cesaretti?                  Yıldırım Üsteğmenin işaretiyle, oldukları yere sinip, ellerindeki silahlarını o eve doğrulttular. Üsteğmen Yıldırım, Celal Başçavuşla göz, göze geldi!  Başıyla evi işaret ederek, oraya doğru yavaşça sürünmeye başladılar. Eve yaklaştıkça, duyulan ses daha da belirginleşmiş, yüksek sesle arya okuyan bir erkek sesi duyulmaya başlamıştı… Evin kapısına geldiklerinde, ikisi birden aniden ayağa kalkıp, evden içeriye daldılar. Üsteğmen Yıldırım, sesin geldiği yöne doğru hızla koşarak, elinde ki silahı doğrulttu, kuvvetli bir tekmeyle sesin geldiği oda kapısını kırarcasına açtığında gördüğü manzara güler misin, ağlar mısın türündendi!               Taburun yedek subaylarından Asteğmen Nahit; banyoya girmiş bir taraftan yıkanıyor, bir taraftan şarkı söylüyordu. Banyonun kapısına astığı Thomson makineli tabancası da ona eşlik ediyordu.  Nahit Asteğmen, Üsteğmeni karşısında görür görmez neye uğradığını şaşırmıştı! Hiçbir şey söylemeden elleriyle örtünmeye çalıştı..!  Yıldırım Üsteğmen, üzerindeki şaşkınlığı atlatır, atlatmaz adeta gürledi:           - Sen ne yapıyorsun burada Nahit? Bu ne hal, bu ne disiplinsizlik? Yahu burası savaş alanı. İstanbul’daki Galatasaray Hamamı mı sandın burayı? Bir de şarkı söylüyorsun. Ne üniforman kalmış, ne silahın? Derhal giyin. İki dakika sonra seni evin kapısında göreceğim, diyerek, banyo kapısını Asteğmen Nahit’in suratına çarparak dışarı çıktı…               Çok sinirlenmişti. Bu nasıl bir manzaraydı? Bir takım komutanı, bölük komutanından habersiz, bir başına köye girmiş, banyo yapıyordu… Nahit Asteğmen, ikinci bölüğün takım komutanlarındandı. Aslında gözü pek, yiğit bir askerdi. Ama bu kadarı da olmazdı. Burada ne işi vardı? Hele ki, düşmanı bu denli hafife alması, tedbirsiz davranması nasıl izah edilebilirdi? Bu sırada Asteğmen Nahit birkaç dakika içinde aceleyle giyinmiş, koşarak geldiği evin kapısının önünde, Yıldırım Üsteğmenin karşısına geçmiş, bembeyaz olmuş bir yüzle kımıldamadan duruyordu.           Sadece kısık bir sesle;        -  Emredin komutanım’’ diyebilmişti…           Üsteğmen Yıldırım;         - Neyi emredeyim Nahit, neyi?, diye bağırdı.         -  Bu nasıl bir hareket tarzı? Sen bir başına burada, çırılçıplak nasıl yıkanabilirsin? Kafayı mı yedin Asteğmenim?’ diyerek, Nahit Asteğmeni bir kere daha azarladı.        Ve ekledi;         -  Ya seni Rum Komandoları bu halinle ele geçirip, esir alsalardı, halin ne olurdu? Hiç düşündün mü? Çırılçıplak banyo yapan bir Türk askeri… Hem de rütbeli. Var ya bunu düşünmek bile korkunç. Ne namusun kalırdı, ne de sen?         Nahit Asteğmen renkten renge giriyor, yuvalarından fırlamış gözleriyle şaşkın şaşkın bakındığı Yıldırım Üsteğmeni çıt çıkarmadan dinliyor; bir taraftan da tir, tir titriyordu. Ama Yıldırım Üsteğmen de, Asteğmen Nahit’in yaptığı bu gafleti, hiç de affedecek gibi durmuyordu…       En nihayetinde, yavaş bir sesle;    -  Affedersiniz komutanım, diyebildi.  Büyük bir aptallık yaptım! Benim bu yaptığımın izah edilecek bir yanı yok.  Bir anlık gafletim, dedi.      Yıldırım Üsteğmen;    - Tamam, hadi yürü bakalım! Bu gördüklerim benimle kalacak, bölük komutanına bir şey söylemeyeceğim.  Bu korku zaten sana yeter!  Ama bundan böyle gözüm hep üzerinde olacak bilesin.    Bu sözleri duyan Nahit Asteğmen, Yıldırım Üsteğmenin boynuna sarılmamak için kendini zor tuttu.    -   Emredersiniz komutanım. Bir daha hiç hata yapmayacağım, dedi.    -   Hadi bakalım düş önüme, diyen Yıldırım Üsteğmenin ikazıyla, arama timinin arasına karıştı…        Yıldırım Üsteğmen, Asteğmen Nahit’in bu sorumsuzluğu karşısında başka ne yapabilirdim ki diye düşündü! Hiçbirisi günlerdir yıkanmamıştı.  Terleyen bedenleri öylesine kötü kokmuştu ki, bu kokudan bile birbirlerini tanır hale gelmişlerdi…     Ellerinde dolu su kaplarıyla birlikte köy merkezine doğru yürümeye devam ettiler. Köy meydanına gelmeden, tabur komutanını telsizle arayan Üsteğmen Yıldırım; arama timinin görevini tamamladığını, az sonra orada olacağını bildirdi.  Bu arada komutana bir de sürprizleri olduğunu söyledi…   Yıldırım Üsteğmenin bu telsiz anonsu; Tabur Komutanını, taburun bütün subay ve astsubaylarını çok meraklandırmıştı.     Binbaşı Turgay;  -  Deli oğlan, nasıl bir sürprizle dönüyor acaba?, diyerek çok meraklanmıştı…      Aradan yarım saat geçmemişti ki, Yıldırım Üsteğmen, arama timiyle birlikte köy meydanına girdi. Tabur merkezine yaklaştıklarında; önce ellerinde ne olduğunu anlayamayan tabur komutanı, onları görür görmez;  -  Hayırdır Yıldırım! Ne o öyle ellerinizde kovalar, güğümler? Köyü mü temizlediniz? Ne yaptınız oralarda?, diye seslendi.      Yıldırım Üsteğmen;  -  Komutanım su bulduk, su!  Bu kaplarda su var, cevabını verdiğinde; orada bulunanların hepsinden, -  Yaşasın suuuu… Su getirmişler.  Çığlıkları duyuldu…           Üsteğmen Yıldırım, buldukları suyu nereden temin ettiklerini açıkladıktan sonra; tabur doktorunca gelen suların kontrol edilmesi gerektiğini, suyun ancak ondan sonra içilebileceği bilgisini verdi. Su haberi, gerçekten de tüm personeli sevince boğmuştu. Kolay değil, günlerdir susuzdular.        Rumların banyo yapmak, temizlik için depoladıkları sular, bir nebze de olsa onların susuzluğunu giderecekti. Getirilen suların kısa sürede kontrolü yapıldı, içilebilirdi. Suyun sıcaklığına bakmadan öncelikle erlerin mataraları bu suyla yarıya kadar dolduruldu, paylaşıldı…       Sonra da hep birlikte bu su sudan kana, kana içtiler…        Türkiye’den adaya geleli on gün geçmişti… Sanki onlar bu on güne bir ömür sığdırmışlardı! Ama geçen bu on gün, hiç de kolay geçmemişti. Yaşanan savaş çok kötü bir şeydi. Bugüne değin savaşta yaşadıkları her ne varsa tümü tam bir vahşetti!    Ölenler, öldürülenler, yanan ağaçlar, toplanamayan ekinler; doğanın, doğal güzelliklerin uğradığı zararlar! Darmadağın olan aileler, insan sefilliği ve zavallı yaşam…    Adada ateş kes ilan edilmişti. Taraflar genelde bu ateş kese uyuyorlardı. Ama özellikle geceleri, Rum mevzilerinden rastgele açılan ateş; riskli bir ortam yaratmaya devam ediyordu!    Adanın kuzeyi Rumlardan tamamen temizlenmiş, ateş kesin ilan edilmesiyle birlikte taraflar, doğu-batı; kuzey- güney istikametlerinde bulundukları bölgelerde mevzilenmişler, eksikliklerini tamamlamanın gayretindeydiler! Savaş bu, bir an içinde her şey değişebilir, ada yeni baştan ölüm çığlıklarına tanıklık edebilirdi!   Ancak an itibariyle adanın Rum bölgelerinde yaşananlar şuydu:    Rumların hâkimiyetinde olan Rum-Türk karma köylerinden, özellikle adanın güneyine sıkışıp da Türk askerinin ele geçirdiği bölgelere ulaşamayan Kıbrıs Türklerinden gelen haberler hiç de iyi değildi! Çünkü bu bölgelerde kalan, esir alınan Türklere yönelik, Rumların gerçekleştirdiği katliam haberleri gelmeye devam ediyordu…       Yıldırım Üsteğmenin taburu adaya indiği günden beri, üst komutanlıktan verilen bütün emirleri başarıyla yerine getirmiş, tabur personelinden sekiz şehit, pek çok yaralı vardı…      Ateş kes ilan edildiği günden beri, cephenin en önünde görev yapan bu kahramanların, Türkiye’den gelen yeni takviye birlikleriyle değiştirileceği emri o sabah kendilerine ulaştığında; tabur personelinin içi bir tuhaf olmuştu! Aslında gerideki toplanma bölgesine çekilerek orada az da olsa soluklanacaklar, belki de Türkiye’deki yakınlarından onlara gelen haberlere/mektuplara ulaşma şansları olacaktı. Sıcak bir kap yemek yemeleri, su ikmal noktalarından tertemiz, belki de soğuk su içebilmeleri onlar için büyük bir moral kaynağı olacaktı…        Ama yine de muharebe sahasından geriye dönecek olmaları, onlar için tarifi imkânsız bir duygu yumağı oluşturmuştu!       Bu gece, adaya indikleri andan bu yana onlar için cephede geçirecekleri son gece olacaktı! Ancak yapacakları önemli bir şey daha vardı! Taburun cephe gerisine taşınabilmesi için; onlar cephe hattında savaşırken, Türkiye’den adaya getirilen motorlu araçlarından yeteri kadarının sabah erkenden cephe hattının hemen yakınında uygun bir yerde hazır olması gerekiyordu!      Tabur Komutanı, toplanma bölgesinde bulunan bu araçlardan yeteri kadar getirmesi için Üsteğmen Kadir’i görevlendirdi. Hava kararır kararmaz, Kadir Üsteğmen Alayın diğer birliklerinin bulunduğu bölgeye hareket etti. Görevi gece karanlığından istifade ile personelin naklinde kullanılacak araçların cephe hattına getirilmesiydi…     Kadir Üsteğmen, bu görevi aldıktan sonra Yıldırım Üsteğmenin yanına gelmiş;   -  Ya, Yıldırım içimde tuhaf bir his var! Allah hayırlara getirsin demişti!       Sanki bir şeyler yaşayacağı içine doğmuştu…        Gece yarısına doğru taburu cephe gerisine taşıyacak araçlar, bulundukları bölgeye yakın bir yere gelmişti. Ancak gelen araçların başında konvoy komutanı olarak görevlendirilen Kadir Üsteğmen yoktu! Konvoyun başında komutan olarak alayın personel subayı Binbaşı Ethem vardı! Herkes çok şaşırmıştı! En çok da şaşıran Yıldırım Üsteğmen olmuştu. Hemen söze girdi;      -  Komutanım Kadir’e bir şey mi oldu yoksa?      Ethem Binbaşı, hemen durumu izah etti. Kadir Üsteğmenin sağ kolundan yaralandığını, kolunu kaybetmemesi için Alay Komutanımız tarafından helikopterle acilen Adana’ya gönderildiğini söyledi.       Yıldırım Üsteğmen üzgün bir ifadeyle;     - Hay Allah! Ya var ya, Kadir’in sanki içine doğmuştu başına bir şey geleceği! Bir de bunu bana söylemişti iyi mi? İnşallah yarası ağır değildir. Kolunu kaybetmez. Çok üzgünüm çok. Ona en çok ihtiyacımız olan bir süreçte, başına gelene bakın? Onunla aynı helikopterle gelmiş, savaşta ne kritik saatleri birlikte atlatmış, hayatta kalabilmeyi birlikte başarmıştık…       Ethem Binbaşı anlatmaya devam etti:    -  Kadir Üsteğmen sizi cephe gerisine taşıyacak araçları teslim almış; ancak gecenin karanlığında taburunuzun bulunduğu bölgeye gelirken; o bölgede bulunan birliklerimizin nöbetçileri tarafından konvoy durdurularak parola sorulmuş! Bu sırada yaşanan parola anlaşmazlığı nedeniyle, oradaki emniyet nöbetçisinin açmış olduğu ateş sonucunda kolundan yaralanmış. Durum hemen Alay Komutanımıza bildirildi. O da bir helikopter talep ederek, Kamil’i doğruca Adana’ya sevk ettirdi. Lefkoşa’daki genel hastaneye gönderseydi; Allah korusun belki de kolu kesilebilirdi! Şimdi Türkiye’de geçireceği operasyonla, kolunun kurtulma şansı var…        Ya daha kötü bir durum yaşansaydı? Alın yazısı denen gerçek yine yapacağını, yapmıştı. 20 Temmuz’dan bugüne ne kadar çok şeyi bir arada yaşamışlar, silah arkadaşlığının yanı sıra, kader arkadaşlığının da ne demek olduğunu savaşın içinde daha da iyi anlamışlardı…       Bu çok farklı bir duyguydu! Burada savaşı yaşarken komutanlık, astlık, üstlük sadece bir şekilden ibaretti. Ölümü karşıladıklarında, ölümle karşılaştıklarında; insani yapıları, irade gücüne eşlik eden cesaret ve soğukkanlı olabilme iradesi devreye giriyordu…       Ama tabii ki, komutanların sevk idare, irade gücü; askerlerin en önemli güven kaynağıydı. Er meydanında; ‘’Muharebede yağan mermi yağmuru, o yağmurdan korkmayanları, korkanlardan daha az ıslatıyordu’’ gerçekten.  Böyle demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk.         Gerçekten de öyleydi. Savaşın ilk gününden beridir üzerlerine yağan mermi yağmuruna, çevrelerine düşen top, havan mermilerine rağmen onlara bir şey olmamış, başlarına herhangi bir olumsuzluk gelmemişti. Üsteğmen Yıldırım; Büyük Önderimizin bu tespitinin ne kadar doğru olduğuna Kıbrıs’ta savaş meydanında tanıklık etmenin gururunu yaşıyordu.      Gecenin ıssızlığı tüm adaya sinmiş; uzaktan, uzağa tek, tük silah sesleri işitiliyordu. Bu ada akşamlarının gecesi bir başka oluyordu. Günün cehennemi sıcağı güneşin batışıyla birlikte, yerini Beşparmak Dağlarından esen bir rüzgâra bırakıyor, günün cehennemi sıcaklığını hafifleten bu esintiyle birlikte günün yorgunluğu yavaş, yavaş daha az hissedilir oluyordu.               Yıldırım Üsteğmen,  bulunduğu mevziinin içine doğru yavaşça uzandı. Geceye eşlik eden yıldızlar, onu pırıltılı bir örtü gibi sarmalamıştı! Milyonlarca yıldızın sönüp, parladığı bu eşsiz manzarayı seyretmeye başladı. Bir taraftan da hayalinde canlandırdığı eşini, küçücük kızını düşünüyordu. Gözlerini kapattı!  Derin bir oh çekti…                Günler boyunca ölümle, yaşam arasına sıkışan benliği bir anda rahatlamış, hayatta kalabilmenin verdiği büyük bir rehavetin içine yuvarlanıvermişti… ‘’Sana şükürler olsun Rabbim’’ diyerek dua etti. Öldürmeyen Allah, öldürmüyordu işte. Kaderine ne yazıldıysa onu yaşayacaktı! Gözlerini araladı.  Sonra; yıldızlarla bezeli gökyüzünden kendisine bir yıldız seçti!  Uzandığı mevziinin içinden, o yıldızla bir oyun oynamaya karar verdi.  Yıldız gözden kaybolduğu anda o da onunla birlikte kaybolacak ama bu kayboluş, bir anlıkta olsa onu anavatanındaki eşine, kızına kavuşturacaktı… Yıldız yeniden doğup da, gökyüzünde yerini aldığında o da, adada kaybolduğu yere geri dönecekti! Beynini bu duygularla oyalarken; gözleri yavaş, yavaş ağırlaştı. En sonunda uyuyakalmıştı…                  Sabahın ilk ışıkları yükselmeden tüm personel onları geriye, toplanma bölgesine taşıyacak araçlara binmişler, harekete hazırdılar…    Ve o sabah, 20 Reo aracıyla cephe gerisine doğru belki de bir taşınma rekoru yaşanıyordu! 747 kişilik tabur personeli, cephanemiz, ağır ve hafif tüm silahlarımızla bu araçlara sığmış cepheden ayrılıyordu. Her Reo aracı normalde 20 kişi taşırdı. Ama bu defa her birisi en az 40 kişiyi taşımasının yanı sıra, bir de taburun silah ve cephanesini de taşıyordu… Unutulmaz bir gündü! Konvoy hareket ettiğinde, cephe görevi adaya deniz yoluyla gelen bir başka birliğimize teslim edilmişti.   Yıldırım Üsteğmen ve taburu,  adada verilen her görevi başarıyla yerine getirmenin gururunu taşıyordu. Kısa bir süre sonra cephe gerisinde belirlenen bölgeye intikal ettiler Toplanma bölgesine geldiklerinde onları Alay Komutanı Cengiz Albay karşıladı. Anlaşılan, burası alayın tüm birliklerinin yeniden bir araya geleceği toplanma bölgemiz olarak seçilmişti. Tabur Komutanı cephedeyken mücahitlerden almış olduğu Land Rover aracından aşağı atlayarak, Alay Komutanımıza sıkı bir tekmil verdi: ‘’Cephe taburu görevini tamamlayarak alayımıza katılmıştır komutanım’’ İkisi de kucaklaştıktan sonra Alay Komutanı:  - Turgay Binbaşım, hoş geldiniz. Gazanız mübarek olsun diyerek, araçlarından inen tabur personelini de aynı samimi duygularla selamladı.   Tabur personelinin ‘’Sağ ol’’ sesi o kadar güçlü çıkmıştı ki; Beşparmak dağlarında patlayan bir top mermisi gibi yankılandı…  Alay Komutanı, taburumuzun başarılarını öven kısa bir konuşmadan sonra; tüm personelin şahsi ihtiyaçlarının karşılanması emrini verdi.                 Evet, neredeyse on gün sonra rahat bir nefes alacak, belki de sıcak bir kap yemek yeme, bir bardakta olsa temiz bir su içme fırsatı bulabilecektik. Bu arada Alay Komutanı, tabur komutanı Binbaşı Turgay’ın esas tayin yeri olan diğer taburun komutanı olarak görevlendirildiğini, bizim tabur komutanlığımıza da, Yarbay Burhanettin isimli başka bir komutanın görevlendirildiğini açıkladı.                İlk harekât boyunca Turgay Binbaşı, böbreğindeki taş nedeniyle büyük sancılar çekmişti ama görevini hiç aksatmamıştı.  Bu görev değişikliği nedeniyle Yıldırım Üsteğmenin içi bir tuhaf olmuştu! Yeni tabur komutanı Burhanettin Yarbayla ilk tanışmasında; bu komutanın kendine özgü konuşması,  babacan tavrı, çevresine güven veren davranışlarıyla daha şimdiden tabur personeliyle arasında yakın bir bağ oluşmuş; tabur personeli de onu çok beğenmişti. Hem onun daha önce Kore’de de savaştığı bilgisi verilmişti. Böylesi özellikler bir komutan için önemli niteliklerdi…               Yıldırım Üsteğmenin taburu cephe hattından, toplanma bölgesine döneli üç gün geçmişti. Bu sürede tüm personel şahsi ihtiyaçlarını gidermiş, oldukça moral depolamıştı.  Ama adaya indikleri ilk günden bugüne vatan ve vazife uğrunda hayatlarını seve seve feda ederek şahadet mertebesine ulaşan Mehmetçiklerinin anavatanımızda kalan yakınlarına ne cevap verilecekti? Evlatlarının dönüşünü hasretle bekleyenlere, ‘kınalı kuzularınız’ savaşta şehit oldular nasıl denilecekti?  Üsteğmen Yıldırımın aklı, yüreği karmakarışıktı!  Savaşın içinde yaşanan kader birlikteliği, kimileri için böyle tecelli etti takdiri ilahi diye düşündü. Ama böylesine acı bir haberin nasıl verileceğini hiç düşünmemiş, daha önce de böyle bir acıyla karşılaşmamıştı… Ancak adada yaşadıkları savaş denen cehennem; henüz sona ermemiş, sadece ateş kes ilan edilmişti. Bir an sonra savaşın yeniden başlamayacağını, şahadet mertebesine kimlerin ulaşıp, ulaşmayacağını kim bilebilirdi? Bu acılı düşünceler arasında bocalayıp duruyordu. Ama bir an önce askerlerinin kalan ihtiyaçlarının nasıl giderileceği konusunda alayın lojistik kısım amiri ile görüşmenin doğru olacağı kararını verdi. Aslında aynı durum taburun diğer bölükleri için de gerekliydi. Bu esnada yeni Tabur Komutanının habercisi yanına geldi. Tabur Komutanının kendisini yanına çağırdığını söyledi.                Yıldırım Üsteğmen Tabur Komutanının yanına geldiğinde onun bir yaban armudu ağacının gölgesinde oturduğunu gördü.    -  Emredin Komutanım; beni istemişsiniz, dedi.   - Gel Yıldırım, otur. Taburun istirahati, erlerin eksikliklerini nasıl gidereceğin konusunda sana söyleyeceklerim var.   Biliyorsun Taburun ikmal subayı Kamil Üsteğmen kolundan yaralanarak Türkiye’ye ameliyat olmaya gönderildi. Bundan sonra, onun yerine de sen bakacaksın…     Yıldırım Üsteğmen,   -  Emredersiniz Komutanım, dedi.    Böylece Yıldırım Üsteğmen bölük komutanlığı görevinin dışında, hem harekât, hem de ikmal subayı görevini de yüklenmiş oluyordu…    Birlikler her an ikinci bir harekât için görevlendirilebilirdi. Bu nedenle Taburun Komutanı; tüm personelin kısa sürede şahsi ihtiyaçlarını gidererek, taburun eksik silah ve cephane ikmalinin de en kısa sürede yapılması emrini verdi.                  Yıldırım Üsteğmen birliğinin başına dönmeden önce, Alay levazım Bölüğünün araziye kurduğu su ısıtıcılı duş yerlerini, yemeklerin pişirildiği Amerikan Sahra Mutfaklarının bulunduğu yeri tespit etti. Sonra da en son kendi bölüğünün yıkanması, yemek yemesi planlamasını yaparak; tüm birlik komutanlarına bölüklerin hangi sırayla alay yıkanma yerine gideceğini, sonrasında da sahra mutfaklarının kurulu olduğu yerde yemek yenebileceği bilgisini iletti. Bölükler belirlenen sıraya göre, banyo yapacaklar, yemek yiyeceklerdi.  Hepsinin yüzüne rahatlayan, gülümseyen bir ifade gelmişti.  Eee kolay değil… Günler sonra banyo yapıp, sıcak bir kap yemek yiyecekleri ama en çok da temiz bir su içecekleri için sevinçliydiler.                      O gün, sonraki gün hazırlıklar içinde geçti.  Ama üçüncü günün sabahı onlar için yeni bir kader çizgisine uzanan yolun başlangıcı olacaktı. Gün yüzünü gösterdiğinde geceden kalan o boğucu hava biraz daha etkisini arttırmış, sabah saatleri olmasına rağmen sıcaklık 30 dereceyi çoktan aşmıştı.                     Gece yarısı Tümen Komutanından aldıkları emre göre; tabur doğuya doğru ilerleyerek, ateş kes ilanından beri Rum birliklerinin yığınak yaptığı tepeleri ele geçirecek ama özellikle de o bölgelerde sıkışan, Rumların toplu katliamlarıyla karşı karşıya kalan Kıbrıs Türklerini kurtarmak adına ikinci bir harekâtın başlayacağı bildirilmişti…                   İşte savaşın o cehennemi yüzü bir kez daha karşılarındaydı! Bu defa her iki tarafta hazırlıklarını tamamlamıştı. Rumlar bulundukları cephe hattını iyice güçlendirmiş, hatta bu bölgelere mayın bile döşemişlerdi. Yıldırım Üsteğmenin taburu, diğer birlikler taarruz hazırlığı için ne gerekiyorsa yapmışlar. Türkiye’den gelen birliklerle takviye edilmişler. Ama özellikle de tank birliklerinin taarruza katılacak olması, onlara ezici bir üstünlük sağlamıştı.                   Dolayısıyla bu harekât baskın tarzında değil planlandığı gibi yapılacaktı. Adanın hem doğu, hem de batı yönünde başlayacak bu taarruz harekâtına bu defa Kıbrıs Türk Mücahitleri de katılacaktı. Onlar yıllar boyunca Rumlara karşı malını, mülkünü namusunu bulundukları bölgelerdeki mevzilerde savunmuşlardı. Ama bu defa doğup, büyüdükleri vatan topraklarında özgürce yaşamak adına adanın her yanında görev yapmaya hazırdılar.    Tabur Komutanı Üsteğmen Yıldırım’ı yanına çağırdı; -  Yıldırım, taburun bütün bölük komutanlarını, kıdemli takım komutanlarını hepsini saat 12.00 de tabur komuta yerine istiyorum emrini verdi.     Artık zaman, onlar için hayatın kalan kısmına göz dikmişti!  Bundan sonrasını sadece kaderleri belirleyecekti.                          Saat tam 12.00’yi gösterdiğinde bölük ve kıdemli takım komutanları tabur komuta yerinde toplandılar. Gözler tabur komutanına kitlenmiş, vereceği emri bekliyorlardı. Burhanettin Yarbay her zaman olduğu gibi yine soğukkanlıydı. Onları hiç bekletmeden konuşmaya başladı:   -  Arkadaşlar, bakıyorum da adaya geldikten sonra geçen günler; hepinizde derin izler bırakmış! İlk harekâtta birlikte değildik ama Türkiye’den yola çıktığımızdan adaya indiğimiz ana, savaşın ilk gününden bu güne verilen her emri bihakkın yerine getirdiğinizi biliyorum. Bu arada şehitler verdik, onlara rahmet diliyorum. Gazilerimiz var, şu anda Lefkoşa’da, Türkiye’de hastanedeler. Onlara da acil şifalar… Ve biliyorum ki,  bu arkadaşlarımızda bir an önce birliklerine dönmenin peşindeler. Şimdi bizleri yeni bir görev bekliyor, daha doğrusu Rumların eline düşmüş binlerce soydaşımız kurtarılmayı bekliyor. Yarın sabah 09.00’da Tümen Komutanımız, ‘Hamitköy’ bölgesindeki su deposunda bizleri görecek. Belki de kısa bir süre sonra birliklerimizin yeniden taarruz edeceği bölgelerle ilgili ön bilgi verecek.     Taburun bütün subaylarının kulaklarında bu duygu yüklü konuşma, ertesi sabah Tümen komutanının vereceği yeni görev emrinin ne olacağı merakı içinde birliklerinin başına döndüler. Yarın sabah belki de, onlar için hayatlarının geriye kalan ya son, ya da ilk günü olacaktı!  Kaderde ne varsa onu göreceklerdi…   Ertesi sabah erkenden uyandılar.  Bütün birlik komutanları, başlarında tabur komutanı olmak üzere, tümen komutanı gelmeden onu karşılamak için emredilen yere doğru hareket ettiler. Yarım saat kadar geçmişti ki, Tümen komutanı aracı gözüktü. Tümen Komutanı isim olarak çok bilinen, ünlü bir generaldi. Ama mizacen çok sertti. Disiplinsizlikleri, görevini savsaklayanları hiç ama hiç affetmezdi.                    Yıldırım Üsteğmen, Ankara’dan hareket etmeden önce Tümen komutanın yapmış olduğu konuşmayı hatırladı. Hamaseti yüksek, savaşa uğurladığı birliğini kucaklayan heyecanlı, güzel bir konuşma yapmıştı. Şimdi ise savaşa girdikleri andan, on iki gün sonra yeniden bir araya geleceklerdi.             Komutan çevik bir hareketle aracından indi, bulundukları yere doğru kendinden emin adımlarla yürüdü Tam karşılarına gelince durdu. Komutanın görüntüsü; ‘’Çelik başlığıyla elinde Thomson makinelisi, belinde colt marka tabancasıyla, ‘ben de savaşa hazırım’ mesajı veriyordu.  Şöylece etrafını bir süzdü!       - Merhaba arkadaşlar, değerli gazi ve silah arkadaşlarım. Sizlerle bir kez daha gurur duydum. Görevinizi ne pahasına olursa olsun, yerine getirdiniz. Sağ olun. Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Bu gün sizleri buraya toplamamın amacı; öncelikle yapacağımız ikinci taarruz hakkında sizi bilgilendirmektir.         Tümen Komutanı ‘bundan sonraki hedeflerinin bulundukları yerden bakıldığında yükseltileri gözüken, bölgenin en kritik arazi arızası olan ama halen düşmanın elinde bulunan Karatepe ve İngiliz Tepeyi işaret etti.    -  Arkadaşlar bu iki tepeyi ele geçirdiğiniz andan itibaren, düşmanın cephesi yarılmış demektir. Sonrasında hemen bu tepelerin arkasında kalan, bölgenin en büyük yerleşim merkezini ‘’Voni-Serdarlı’’ köylerini ele geçirdik mi, düşmanın beli kırılmış demektir.        Bundan sonrası, esir düşen kardeşlerimizin kurtarılması için bölgenin temizlik harekâtı yapılacaktır. Belirlenen hedeflere iki alay gücündeki birliklerimizle taarruz edilecektir.         Komutan, sözlerini bitirdikten sonra, soru sorulmasına fırsat vermeden, herkese başarılar diledi ve bölgeden ayrıldı.                Yıldırım Üsteğmenin taburu; Lefkoşa’nın hemen dibindeki Miamilya Köyü ile buradaki sanayi bölgesi tesislerini ele geçirecekti. Taarruz edecekleri arazinin sağ yanı düşmanın elinde bulunan Büyük Kaymaklı bölgesine doğru açıktı. Taarruza başladıklarında bu bölgeden yoğun bir şekilde ateş altına alınacakları kesindi…      Her birliğin emrine araziyi tanıyan bir kılavuz mücahit verilmişti. Yıldırım Üsteğmenin bölüğüne de kılavuz olarak verilen Kıbrıs Türk Mücahit’i hemen kendini tanıttı;   -  Ben, Hasan Onbaşı… Buradaki köydenim komutanım. Köyde çobanlık yaparım. Taarruz edeceğiniz araziyi de iyi tanırım. Tam karşımızda bulunan köyün girişinde bir Rum karakolu vardır. Birinci harekâttan sonra Rumlar bu karakolu takviye etti. Bu bölgeyi savunmak için daha çok tanksavar silahı getirdiklerini, özellikle de Rus yapımı SS-10 ve SS-11 Tanksavar Güdümlü Füzelerini bu düz araziye yerleştirdikleri istihbaratını aldık. Onun için buraya yapılacak tank taarruzumuzdan önce bölgenin topçularımız tarafından iyice dövülmesi gerekir.
Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (9)

Bir süre orada kalmak zorunda kalmışlar ama zaman da kaybetmişlerdi. Önlerinde alınacak bir hayli mesafe, ele geçirilecek iki Rum köyü vardı. Verilen moladan sonra Tabur yürüyüşe devam etti.  İlk Rum köyü göründüğünde; birlikler araziye iyice yayıldı. Kısa bir çatışma sonrasında köy ele geçirilmişti. Köyde arama yapılması maksadıyla keşif kolları oluşturularak, birkaç koldan köye girdiler. Yapılan aramalarda pek çok Rum yakalanmıştı. Bunların çoğu sivildi. Bölgenin savaş ortamı nedeniyle yaşadıkları evlere gizlenmişler, anlaşılan o ki, umutsuzca bekliyorlardı. Köy meydanı, giderek bu esirlerle dolmaya başlamıştı. Son getirilenler arasında sivil giysili gençler de vardı. Ancak çok geçmeden bunların Rum Milli Muhafız Ordusunun askerleri olduğu anlaşıldı. Bunlar da esir toplama noktasına götürülmek üzere ayrı bir yere konuldular…

                        Bu sırada kalabalık bir asker grubu, bir Rum subayını yakalamış, Yıldırım Üsteğmen’in bulunduğu yere doğru geliyorlardı. O da genç bir subaya benziyordu. Bu esir, Üsteğmen Yıldırım’ın bulunduğu yere getirildiğinde korku dolu gözlerle ona baktı!  Zangır, zangır titriyordu… Rum subayını esir alanların başındaki çavuş;

  - Komutanım, biz 2’nolu keşif kolundanız, bu Rum’u köyün en yukarısındaki bir evin mutfağında buzdolabının içinde saklanmışken bulduk. Bize hiç direnmedi, teslim oldu. Biz de hemen alıp, yanınıza geldik, dedi.

 Yıldırım Üsteğmen;

   -  Üstünü iyice aradınız mı?’’ diye sordu. 

   -  Evet komutanım. Bakın belinde taşıdığı tabancası da bu,  diyerek Üsteğmene Rum’un colt marka tabancasını uzattı.

   Üsteğmen Yıldırım;

  -  Tamam, oğlum; bu herifi de alın diğer asker esirlerin yanına koyun, dedi.  Anlaşılan o ki, bu cesur Rum subayı..(!), saklanarak, bölgeden kaçacağını hesaplamıştı ama Mehmetçiğin çelik pençesinden kurtulamamıştı.

   Bu arada bölüğünün depo çavuşu Mehmet, elinde bir tepsi içinde nar gibi kızarmış bir tavukla çıkagelmişti… Orada bulunan herkes şaşırmıştı! Ama en çok da Yıldırım Üsteğmen;

  -  Hayrola Mehmet Çavuş! Hangi arada becerdin de tavuk kestin kızarttın?, diye sordu.

  Mehmet Çavuş,

 -   Komutanım, köyü ararken bir Rum evinin mutfağında buldum. Muayene ettim kokmamıştı. Ben de oracıktaki ocakta pişirdim. Sonra da aldım buraya geldim, savaşın ilk gününden beri bir şey yemediniz diye düşünmüştüm.

  -  İyi ettin be Mehmet’im; çok makbule geçti. Getir ben azıcık kopartayım, sonra da sen arkadaşlarınla afiyetle yiyin.

  Yıldırım Üsteğmen nar gibi kızaran tavuğa baktı. Sonra da kanat tarafından az bir parça kopartıp ağzına attı. Ama o ne? Ağzına atmasıyla birlikte öğürmüş, ağzındakileri yere tükürüvermişti…

  -  Bu ne oğlum, bu koku nedir? Bu tavuğu neyle pişirdin böyle?

   Mehmet Çavuş korku içinde;

   -  Vallahi komutanım, mutfakta bir yağ buldum onunla pişirdim. Hatta lazım olur diye o yağ kutusunu sırt çantama koymuştum. İşte burada…

   Yıldırım Üsteğmen, çavuşun gösterdiği yağ kutusuna baktı. Üzerinde dolgun bir domuz resmi vardı! Demek ki Mehmet Çavuş, bu tavuğu domuz yağı ile pişirmişti…

  -   Aferin oğlum. Bize domuz yağında pişirilmiş tavuk kızartması da yedirdin ya! Hadi neyse savaş şartları bu diye geçelim. Pekiyi sen pişirmeden önce bu yağ kutusunun üzerindeki domuz resmini görmedin mi?, dedi.

 Mehmet Çavuş çok utanmıştı;

  -  Allah beni affetsin. Size de domuz yağı yedirdim ya! Günahlarınız benim boynuma komutanım, diye cevaplamış, kıpkırmızı olmuştu…

Yıldırım Üsteğmen çavuşunun verdiği bu cevaba gülümsedi;

  -  Hadi oradan, herkesin günahı kendine… Hem savaş bu yaşamak için her şey mubah. Allah günah yazmaz meraklanma, Mehmet çavuş başını sallaya, sallaya görevinin başına döndü.

                       Aslında köy aramasından dönen askerlerinin elinde pek çok yiyecek görmüş ama ses çıkarmamıştı. Hepsi çok açtı çünkü… Ama içlerinden birisinin yediği şeyden çok kutusu dikkatini çekmişti! Askeri yanına çağırdı. Kutuya baktı. Üzerindeki yazı İngilizceydi. Ama kutunun kapağında köpek resimleri vardı.  Yıldırım Üsteğmenin İngilizcesi oldukça iyiydi. Yazanları okuduğunda, kahkaha ile gülmemek için kendisini zor tuttu… Çünkü kutunun kapağında; ‘’Köpek mükâfat bisküvisi’’ yazılıydı.

 En sonunda kahkahayı patlattı. Askerine döndü;

   -  Oğlum, bu bisküviler köpekler için. Ama yiyebildiğine göre nasıl lezzeti yerinde mi bari?,  diye sordu. Ama gülmekten de geri duramıyordu. Üsteğmenin söylediklerini duyan herkes kahkahalarla gülmeye başlamıştı… Açlığın yarattığı bu durum, onların ağlanacak haline komik gelişmeler katmış, az da olsa gülümsemelerine neden olmuştu.  Sahi, onlar günlerden beri gülmeyi de unutmuştu. Ama savaşta yaşanan onca acı varken gülmek mümkün müydü?  Az önce yaşananlar dahi aslında gülünecek değil acınacak durumlar değil miydi? Günlerin verdiği açlık, kimisine domuz yağında pişmiş tavuk, kimisine köpek mükâfat bisküvisi yedirmişti…

 Beşparmak dağlarının hemen yamacında kurulu ‘’Sihari’’ isimli bu Rum Köyünden birkaç saatte pek çok sivil Rum ele geçirilmişti.

  Yıldırım Üsteğmen giderek kalabalıklaşan; çoğunu yaşlı, kadın ve çocukların oluşturduğu bu insanlara baktı. Karanlık basmadan da bu İnsanları hemen esir toplama bölgesine göndermeliyim diye düşündü. Dün geceden beri yanlarında kalan Mücahit Abdullah Çavuşu çağırttı;

   -  Abdullah Çavuş, sen bölgeyi biliyorsun. Burada topladığımız bu sivilleri Boğaz bölgesindeki esir toplama bölgesine götürmeni istiyorum. Hemen köyden uygun bir araç bul. Bu insanları o araca bindir ve karanlık basmadan götür!  

     Abdullah Çavuş,

  -  Emredersin komitaniiim…, diyerek yanından uzaklaştı.

    Mücahit Çavuş, çok geçmeden köyden bulduğu bir Rum askeri kamyonuyla döndü. Toplanan sivil Rumları bu araca bindirdi, aracın önüne iki nöbetçi aldı, esir toplama bölgesine hareket ettiler. Üsteğmen Yıldırım derin bir oh çekti!

           Bu kadar sivil Rum, ele geçirdikleri bu bölgede gece boyunca kalsa; onların güvenliğini nasıl sağlayacaktı? Hepsi açtı, susuzdu!  Kendileri aç ve susuzken, bu kadar insanı nasıl doyuracak, susuzluklarını nasıl giderecekti?  Bir an bu insanların durumuna düşen, Rum yerleşim bölgelerinde sıkışıp kalan Kıbrıs Türklerini düşündü!

    Onlarla ilgili, adaya indikleri günden beri çok kötü haberler almışlardı. Öğrenebildikleri kadarıyla;  Rumlar ele geçirdikleri Türkleri asker, sivil,  kadın, yaşlı, çocuk demeden kurşuna dizerek öldürüyor; diri diri toprağa gömüp canice katlediyorlarmış…

 Gecenin karanlığı Beşparmak Dağlarının yamaçlarına iyiden, iyiye çökmüştü… Tabur Komutanın verdiği emir gereğince, hiç kimse köye girmeyecek; bölükler köyün hemen dışındaki ağaçlık bölgede çepeçevre emniyet alarak tertipleneceklerdi. Geceyi köyün hemen dışında genelde keçiboynuzu ağaçlarıyla kaplı olan bu bölgede geçirmek üzere tertiplendiler.

   İlk defa o gece tabur nöbetçilerine parola uygulaması emrini verdiler! O gecenin parolası; ‘’zaferdi.’’    

 Evet, günü zaferle bitirmişlerdi ama daha önlerinde uzun bir yol vardı… Kıbrıs Türklerini özgürlüğe götürecek upuzun bir yol…

  Özgürlüğe giden bu yol, çok meşakkatli, çok engebeliydi. İçi esaret, sefalet, ölümle doluydu! Ama her ne olursa olsun bu yol mutlaka bulunmalı, özgürlüğe giden yol açılmalıydı. Ama adaya indikleri günden, savaşa dâhil oldukları o andan itibaren anlaşılan oydu ki;  savaş denen cehennemin yaşandığı bu yerlerde, ölümün kol gezdiği bu yolda ilerlemek o kadar kolay olmayacaktı…

    Üsteğmen Yıldırım ve arkadaşları, geceye bu düşüncelerle girdiler. Açlık ve susuzluk had safhadaydı.   Uykusuz geçen gecelerine bir yenisi daha eklenmiş, ele geçirip de çevre nöbetçileriyle emniyetini sağladıkları bu Rum köyüne baktıkça, savaşın acımasız yüzünü daha iyi görebiliyorlardı…

  Terk edilmiş evler, başıboş gezen hayvanlar, yanmış, kavrulmuş ekinler, ağaçlar, yitip gitmiş yaşamlar… Ve ıssız bir sessizlik!

                Gecenin bu ürkütücü karanlık yüzü dahi, savaşın gerçek yüzünü örtememişti. Yıldırım Üsteğmen mevzilendiği çukurdan gökyüzüne bakarken bunları düşünüyor, adada yaşadığı günlerin, gecelerin onu nasıl değiştirdiğine inanamıyordu! Sanki dört gün içinde, kırk yıl yaşlanmış gibiydi… Bu kadar kısa zamanda hayata dair ne çok şey görmüş, ne çok acı yaşamıştı;

                  Ölümle yaşam arasına sıkışıp kalan hayatlar! Açlık, susuzluk, korku, yalnızlık ve ölüm… Bu gencecik yaşında bunca Mehmetçiğin sorumluluğunu taşımak… Böylesine çarpıcı olayları bu yaşında, bu kadar kısa zamanda yaşamak ne zordu… Ömrü boyunca göremeyeceği, tanıklık edemeyeceği şeylerin hepsini aynı anda yaşamış, ölümün yakıcı acısını bu kadar yakından izleyeceğini aklından dahi geçirmemişti… Bu nasıl bir şeydi?  Artık her şey öylesine doğal hale gelmişti ki! Ama savaş böyle bir şeydi işte! İnsanoğlunu avucunun içine alıp, istediği şekle sokabiliyordu.  Bundan kaçış da yoktu… 

Savaş, yaşam, ölüm! Üç bilinmeyenli denklem… Savaşta neler yaşayacaklardı? Savaştan sonraki hayatları nasıl olacaktı Ya savaşın ölümleri? Savaşın parçaladığı hayatlar? Sevdiklerini kaybedenlerin, savaş sonrasında yaşayacakları bilinmezlikler?

                Ölmek, yaşamak, yarınlar, kader ve daha bir sürü düşünceler!  Beşparmakların öte yanından gelen silah sesleri arasında uyuya kaldılar… Birkaç saat sonra gün doğumuyla birlikte başlayan karşılıklı çatışmalar, yeni günün kötülüklerini bir anda serivermişti önlerine…

               Aslında Rum mevzileri darmadağın edilmiş, verilen hedefler kısa sürede ele geçirilmişti. Ama yine de dağ muharebeleri devam ediyor, Rum komandolarıyla birlikte adada bulunan Yunan ordusuna mensup subaylar, dağınık olsalar da yeniden mevzilendikleri yerlerden Türk askerlerine ateş etmekten geri kalmıyorlardı! Ama onlar da karşılığını misliyle alıyorlardı. Türk topçusu, havanları anında karşılık veriyor, belirlenen Rum hedeflerini darmadağın ediyorlardı…

              Bugün adaya geldiklerinin beşinci günüydü! Her iki taraf arasında ateş kes ilan edilmiş; taraflar bulundukları bölgelerde mevzilenmişti. Ancak her iki tarafta karşılıklı olarak, uzun menzilli silahlarla birbirlerine taciz ateşi açıyor, özellikle geri bölgelerde mevzilenmiş lojistik malzemeye, destek birliklerine zayiat verdirmeye çalışıyorlardı…

              Üst birlikten gelecek ikinci bir emre kadar, tabura silah ve cephane yönünden eksikliklerini tamamlanması emri verildi. Tabur birliklerinin personel zayiat raporuna göre şahadet mertebesine erişen kahraman Mehmetçiklerimizle, yaralanıp da cepheye dönemeyen gazilerimizin yerine adaya yeni gelen evlatlarımızdan takviye yapılmaya başlamıştı.

                Bu noktada şehit olan kahramanlarımızın ailelerine nasıl haber verilecekti? Savaşın ilk günü öncesinde Mersin Ovacık’taki o küçücük postaneden çektikleri telgraftan sonra ne onlar ailelerinden bir haber alabilmişlerdi, ne de ailelerine hayatta oldukları haberini ulaştırabilmişlerdi…

               Yıldırım Üsteğmenin bölüğünden iki şehit, dört yaralı gazi vardı. Şehitlerinden bir tanesi, bölüğünün depo çavuşu Mehmet’ti. Diğer şehidi ise Türkiye’den hareket etmeden bölüğüne yeni katılan erlerden Bingöllü Nevzat’tı.

              Yıldırım Üsteğmen Mehmet Çavuşu, ilk gün boğaz bölgesindeki Rum mevzilerine taarruz ederken görmüş, köy ele geçirilip de pişirmiş olduğu tavuk sonrasında, köyde yapılan aramada tim komutanı olmuş, köyün hemen dışında gizlenen bir Rum birliği ile karşılaşmışlar, çıkan çatışmada ne yazık ki, o akşam şahadet haberi gelmişti.  Allah rahmet eylesin. Çok çalışkan, güvenilir gözü pek bir yiğitti. Yıldırım Üsteğmenin en sevdiği, güvendiği çavuşlarından bir tanesiydi. Onun için onu bölüğünün depo çavuşu yapmıştı. Mukadderat işte, yapılacak bir şey yoktu. Artık onun yuvası ata yadigârı Yavru Vatan topraklarıydı…

             Saatler ilerlemiş, o günü de aç ve susuz bitirmek üzereydiler. Ama tam bu esnada bulundukları yerin birkaç yüz metre ilerisinden 6-7 kişilik bir asker grubunun, yanlarında iki Kıbrıs Eşeği olduğu halde onlara doğru geldiğini fark ettiler!

         Yıldırım Üsteğmen, boynundaki dürbünle gelenlere baktı! Şaşırmıştı? Yüksek sesle onlara doğru seslendi:

   -  Hey, bu tarafa doğru gelenler kimsiniz? Yanınızdaki eşeklerin üzerindeki yükler nedir?

   Gelen grubun içinden bir tanesi:

   -  Komutanım; ben taburun çevre emniyetinden sorumlu tim komutanı Nevzat Çavuş; yanımdaki askerler benim timimde görevli. Yüklerini sorduğunuz eşekler ile yanlarındaki askerler, Kıbrıslı Mücahitler. Hemen yakınımızdaki mücahit birliğimizden geliyorlarmış. Oradaki Türk Mücahit komutanı, bize iki karavana kavurmalı pilav göndermiş sıcacık, komutanım…

          Yıldırım Üsteğmen önce duyduklarına inanamadı, nutku tutulmuştu!

         Açlık, midesine öylesine vurmuş olacak ki!  ‘Sıcak yemeği’ işittiğinde guruldayan midesi, onun yerine cevap vermişti sanki!

         Yıldırım Üsteğmen;

      -  Tamam, oğlum; gelin buraya bakalım diyerek, onları yanına çağırdı.

    Çevre emniyetinden sorumlu timle, beraberindeki mücahitler; Kıbrıs eşeğine yüklü iki karavana etli pilavla birlikte tabur komutanının da bulunduğu bu yere geldiler.

        Mücahitlerden birisi tabur komutanını selamlayarak;

      -  Komutanım, bu yiyecekleri mücahit tabur komutanımız Ahmet Hamdi Bey gönderdi. Götür bu yiyecekleri Mehmetçiklerimiz sıcak sıcak yesinler, dedi. Biz de buraya gelirken, taburunuzun devriyeleriyle karşılaştık. Onlar da alıp bizi buraya getirdiler.

           Tabur Komutanıyla birlikte orada bulunan diğer rütbelilerin hepsinin gözleri buğulanmıştı… Bu yüce yürekli insanlar, kendileri de aç olduğu halde, ellerindeki erzakı pişirmişler, bir de sıcak sıcak yesinler diye Mehmetçiklerimize göndermişlerdi. İşte hangi coğrafyada olursa olsun, Türk Milletinin bireyi olmak böyle bir şeydi. Hele ki, adada Rumlar tarafından topluca katledilmelerine ramak kala, Türk askerinin koşa, koşa Kıbrıs’a gelmesi, onları ölümün eşiğinden çekip alması söz konusuysa.

          Böylesine yüce bir davranış, ancak onlardan gelebilirdi. Kıbrıs Türk Halkı tek vücut olmuş, elinde avucunda ne varsa Türk askeriyle paylaşıyor, yapabileceği ne varsa onu yapıyordu. Gerektiğin de bu topraklar için; hiç tereddüt etmeden hayatlarını da feda ediyorlardı. Ankara’dan hareket ettikleri günden beri İlk kez şimdi, sıcak bir yemeğe kaşık sallayacaklardı. Yıldırım Üsteğmen, tabur komutanının emriyle; iki kazan etli kavurmadan bir tanesini, yakın çevredeki askerlerinin yemesi için onlara gönderdi.  Diğer kazandaki etli pilavdan, az da olsa tabur merkezinde bulunan rütbelilere paylaştırdı. Kalanını da habercisini yanına çağırtarak, cephenin en ucundaki nöbetçilere götürmesi emrini verdi.

              18 Temmuzdan beri yedikleri bu yemek, yaşadıkları savaş günlerinin en güzel ödülü olmuştu. Kıbrıs Türk’ü Mehmetçiği bağrına basmış, yılların hasretini gideriyordu. Adada yalnız olmadıklarını bir kez daha anladılar…

           Ertesi gün yine çok sıcak başlamıştı… Temmuz sıcağını daha da ısıtan savaş ortamına alışmışlardı ama o susuzluk yok muydu, o susuzluk? İşte buna dayanmak çok zordu. Savaşın ilk günkü cehennemi ortamından sonra susuzluklarını giderecek türlü yöntemler bulmuşlar, en azından hayatlarını böyle idame ettirmeye çalışmışlardı. Önce inme bölgesinin çevresinde bulunan üzüm bağlarında henüz yeni, yeni salkımlaşan iri taneli üzümlerden yiyerek susuzluklarını gidermişlerdi… Savaşın üçüncü gününden itibaren, Beşparmak Dağlarının yamaçlarındaki Rum mevzilerini, köylerini ele geçirdikçe, buralardaki limon ve portakal ağaçlarından topladıkları meyveler; susuzluklarını bir nebze olsun giderebiliyordu. Bir de dağlık arazide karşılarına çıkan yaban armudu ağaçlarının olmuş meyvelerini yiyorlardı. Bu onların susuzluklarını gideren en çok sevdikleri meyve olmuştu…

                O gün Yıldırım Üsteğmen tabur komutanının izniyle bir devriye timi oluşturdu. Amacı; bulundukları bölgedeki boşalan üç Rum köyüne girerek ev, ev araştırma yapmaktı. Hem, böylece hala bu köylerde kalan-saklanan Rumlar var ise; onları da toplayarak esir toplama bölgesine gönderecek,  belki de onların da hayatını kurtarmış olacaktı.

             Yanına bölük başçavuşu Celal’i, kendi muhafız çavuşu Yiğit’i, telsizcisini, mücahit çavuşu Abdullah’ı, bir de habercisini alarak; beş kişilik bir arama ekibi oluşturdu. Aralarında bir parola belirlediler! Kolay değil meskûn mahalde arama yapacaklardı. Bu tür aramalarda çok dikkatli olmak gerekiyordu! Köyün aranması sırasında, hiç beklemedikleri bir anda Rum askeriyle karşılaşabilirlerdi! Onların üniformaları da, mücahitlerin kıyafetine o kadar çok benziyordu ki… Ayrıca çok da iyi Türkçe konuşuyorlardı.  O nedenle oluşturdukları parola sistemi, yapacakları aramalar sırasında işlerine çok yarayacaktı. Ekip son kontrollerini yaptıktan sonra hareket ettiler.  Önde Yıldırım Üsteğmen, ekibin ardında bölük başçavuşu Celal, her iki yanda diğer çavuşlar ve erler…

         İlk köyün meydanından içeriye doğru girdiler.  Avcı kolu düzeninde sokak aralarına doğru yürümeye başladılar. Güneş iyice yükselmiş, sıcaklık da oldukça artmıştı…  Köyün terk edilmiş hali yürekler acısıydı…  Evlerin kapıları, pencereleri kırılmış; sokak kapıları ardına kadar açıktı!  Köyün sokaklarında, evlerinin bahçesinde başıboş dolaşan özellikle domuzlardan, kedilerden, köpeklerden, kümes hayvanlarından başka bir canlı yok gibiydi… Köyün köpekleri onları görünce, tehditkâr bir şekilde havladılar! Ama baktılar ki, gelenlerden herhangi bir zarar yok, merakla, Üsteğmen Yıldırım ve arama ekibini izlemeye başladılar… Arama timi uzun süre köy sokaklarını, evlerin içini, hatta çatı aralarını bile aradı, dolaştı… Ancak, köyün terk edilmişliğinden başka bir şey bulamadılar.

         Köye çok kötü bir koku sinmişti!  Büyük bir ihtimalle ya insan cesetlerinden, ya da hayvan leşlerinden gelen ağır bir kokuydu bu…  Ancak yapacakları da bir şey yoktu!  Bütün bunlar savaş ortamının görüntüsü, ölümün kokusuydu…

          Rumlar bölgeden kaçarken, kullandıkları temiz su kuyularını zehirlemiş, hayvan leşlerini, insan cesetlerini bu kuyulara atarak kirletmişlerdi…

          Ama Üsteğmen Yıldırım,  köyü ararken önemli bir şeyin farkına vardı! Her Rum evinin üstünde güneş enerjisiyle çalışan ısıtma tesisatları vardı. Bunlar, evlerin içindeki su depolarıyla irtibatlıydı. Anlaşılan o ki, köyde oturanlar, sıcak su ihtiyacı için güneş enerjisini kullanıyorlardı. Aslında oldukça ekonomik, akıllıca bir kullanım şekliydi bu. Hem de teknolojinin doğal enerjiyle birleşmesiydi. Yıldırım Üsteğmen; ‘’İşte şimdi asıl keşfi yaptık’ ’diye düşündü! Çünkü onlar için hayati öneme haiz su kaynağını bulmuştu. Bu onlar için hazine değerindeydi. Köyün tüm evlerinde bulunan bu su depolarından su ikmali yapabilirlerdi… Ancak bu sular çok sıcaktı, zehirli de olabilirdi! Bu nedenle Yıldırım Üsteğmen, tim personeline hiçbir şekilde bu sudan içilmemesi emrini verdi. Depolarda tespit ettikleri sular ancak zehir kontrolü yapıldıktan, su temizleme tabletleriyle temizlendikten sonra içilebilecekti.

            Ayrıca, köyün suları savaş nedeniyle kesildiğinden, tesisattan akan su da yoktu! Güneş enerjisiyle ısınan depoların suyu da haliyle çok sıcacıktı. Ancak her ne olursa olsun, çok da sıcak olsa bu sulardan istifade etmeye karar verdiler.

            Yıldırım Üsteğmen, bu amaçla girdiği ilk Rum evinin banyosuna doğru ilerledi. Banyo kapısını kontrol ettikten sonra yavaşça açtı. Banyonun küvetine doğru yaklaştı, su musluğunu açtı. Kısa bir süre sonra musluktan koyu kahverengi bir su akmaya başlamıştı. Su aktıkça beyazlaştı, sonra dupduru bir renk aldı. Elini suyun altına tuttu, hafiften sıcaktı. Ama içilebileceğine de emindi…

            Bunun üzerine Üsteğmen Yıldırım; tespit ettikleri bu su depolarından, tabura su taşımak için evlerden kap, kova türü ne bulunursa getirilmesi emrini verdi. Tim personeli kısa zaman içinde üç-beş kova bulmuşlardı.  Bu kaplarla taşıyacakları su, şimdilik onlara yetecekti!  Nasıl olsa bölge gibi, su depoları da artık onların kontrolündeydi…

           Üsteğmen Yıldırım, başını iki yana sallayarak, mırıldandı: ‘’Ne günlere kaldık Allah’ım? İnsanların banyo, çamaşır, temizlik ihtiyacı için kullandıkları suyu, susuzluğumuzu gidermek için kullanacağız!’’

           Evet, ama savaş ortamından çok adanın cehennemi sıcağına direnebilmeleri için ihtiyaçları olan yegâne şey de suydu.   En nihayetinde günler sonra da olsa, suya ulaşmışlardı…

                   Evlerden temin ettikleri su kaplarını, köydeki evlerin su depolarından ağzına kadar doldurdular. Yıldırım Üsteğmen de çevreden bulduğu bir kovaya su doldurmuştu. Neşe içinde Tabur merkezine doğru hareket ettiler…

                  Bir iki sokak geçmişlerdi ki, bir evin içinden yüksek bir ses tonuyla birisinin şarkı söylediğini duydular! Savaş alanında şarkı söyleyen birisi..!

                  Bu nasıl bir vurdumduymazlık, ya da nasıl bir cesaretti?

                 Yıldırım Üsteğmenin işaretiyle, oldukları yere sinip, ellerindeki silahlarını o eve doğrulttular. Üsteğmen Yıldırım, Celal Başçavuşla göz, göze geldi!  Başıyla evi işaret ederek, oraya doğru yavaşça sürünmeye başladılar. Eve yaklaştıkça, duyulan ses daha da belirginleşmiş, yüksek sesle arya okuyan bir erkek sesi duyulmaya başlamıştı… Evin kapısına geldiklerinde, ikisi birden aniden ayağa kalkıp, evden içeriye daldılar. Üsteğmen Yıldırım, sesin geldiği yöne doğru hızla koşarak, elinde ki silahı doğrulttu, kuvvetli bir tekmeyle sesin geldiği oda kapısını kırarcasına açtığında gördüğü manzara güler misin, ağlar mısın türündendi!

              Taburun yedek subaylarından Asteğmen Nahit; banyoya girmiş bir taraftan yıkanıyor, bir taraftan şarkı söylüyordu. Banyonun kapısına astığı Thomson makineli tabancası da ona eşlik ediyordu.  Nahit Asteğmen, Üsteğmeni karşısında görür görmez neye uğradığını şaşırmıştı! Hiçbir şey söylemeden elleriyle örtünmeye çalıştı..!

 Yıldırım Üsteğmen, üzerindeki şaşkınlığı atlatır, atlatmaz adeta gürledi:

          - Sen ne yapıyorsun burada Nahit? Bu ne hal, bu ne disiplinsizlik? Yahu burası savaş alanı. İstanbul’daki Galatasaray Hamamı mı sandın burayı? Bir de şarkı söylüyorsun. Ne üniforman kalmış, ne silahın? Derhal giyin. İki dakika sonra seni evin kapısında göreceğim, diyerek, banyo kapısını Asteğmen Nahit’in suratına çarparak dışarı çıktı…

              Çok sinirlenmişti. Bu nasıl bir manzaraydı? Bir takım komutanı, bölük komutanından habersiz, bir başına köye girmiş, banyo yapıyordu… Nahit Asteğmen, ikinci bölüğün takım komutanlarındandı. Aslında gözü pek, yiğit bir askerdi. Ama bu kadarı da olmazdı. Burada ne işi vardı? Hele ki, düşmanı bu denli hafife alması, tedbirsiz davranması nasıl izah edilebilirdi? Bu sırada Asteğmen Nahit birkaç dakika içinde aceleyle giyinmiş, koşarak geldiği evin kapısının önünde, Yıldırım Üsteğmenin karşısına geçmiş, bembeyaz olmuş bir yüzle kımıldamadan duruyordu.

          Sadece kısık bir sesle;

       -  Emredin komutanım’’ diyebilmişti…

          Üsteğmen Yıldırım;

        - Neyi emredeyim Nahit, neyi?, diye bağırdı.

        -  Bu nasıl bir hareket tarzı? Sen bir başına burada, çırılçıplak nasıl yıkanabilirsin? Kafayı mı yedin Asteğmenim?’ diyerek, Nahit Asteğmeni bir kere daha azarladı.

       Ve ekledi;

        -  Ya seni Rum Komandoları bu halinle ele geçirip, esir alsalardı, halin ne olurdu? Hiç düşündün mü? Çırılçıplak banyo yapan bir Türk askeri… Hem de rütbeli. Var ya bunu düşünmek bile korkunç. Ne namusun kalırdı, ne de sen?

        Nahit Asteğmen renkten renge giriyor, yuvalarından fırlamış gözleriyle şaşkın şaşkın bakındığı Yıldırım Üsteğmeni çıt çıkarmadan dinliyor; bir taraftan da tir, tir titriyordu. Ama Yıldırım Üsteğmen de, Asteğmen Nahit’in yaptığı bu gafleti, hiç de affedecek gibi durmuyordu…

      En nihayetinde, yavaş bir sesle;  

 -  Affedersiniz komutanım, diyebildi.  Büyük bir aptallık yaptım! Benim bu yaptığımın izah edilecek bir yanı yok.  Bir anlık gafletim, dedi.

     Yıldırım Üsteğmen;

   - Tamam, hadi yürü bakalım! Bu gördüklerim benimle kalacak, bölük komutanına bir şey söylemeyeceğim.  Bu korku zaten sana yeter!  Ama bundan böyle gözüm hep üzerinde olacak bilesin.

   Bu sözleri duyan Nahit Asteğmen, Yıldırım Üsteğmenin boynuna sarılmamak için kendini zor tuttu.

   -   Emredersiniz komutanım. Bir daha hiç hata yapmayacağım, dedi.

   -   Hadi bakalım düş önüme, diyen Yıldırım Üsteğmenin ikazıyla, arama timinin arasına karıştı…

       Yıldırım Üsteğmen, Asteğmen Nahit’in bu sorumsuzluğu karşısında başka ne yapabilirdim ki diye düşündü! Hiçbirisi günlerdir yıkanmamıştı.  Terleyen bedenleri öylesine kötü kokmuştu ki, bu kokudan bile birbirlerini tanır hale gelmişlerdi…

    Ellerinde dolu su kaplarıyla birlikte köy merkezine doğru yürümeye devam ettiler. Köy meydanına gelmeden, tabur komutanını telsizle arayan Üsteğmen Yıldırım; arama timinin görevini tamamladığını, az sonra orada olacağını bildirdi.  Bu arada komutana bir de sürprizleri olduğunu söyledi…

  Yıldırım Üsteğmenin bu telsiz anonsu; Tabur Komutanını, taburun bütün subay ve astsubaylarını çok meraklandırmıştı.

    Binbaşı Turgay;

 -  Deli oğlan, nasıl bir sürprizle dönüyor acaba?, diyerek çok meraklanmıştı…

     Aradan yarım saat geçmemişti ki, Yıldırım Üsteğmen, arama timiyle birlikte köy meydanına girdi. Tabur merkezine yaklaştıklarında; önce ellerinde ne olduğunu anlayamayan tabur komutanı, onları görür görmez;

 -  Hayırdır Yıldırım! Ne o öyle ellerinizde kovalar, güğümler? Köyü mü temizlediniz? Ne yaptınız oralarda?, diye seslendi.

     Yıldırım Üsteğmen;

 -  Komutanım su bulduk, su!  Bu kaplarda su var, cevabını verdiğinde; orada bulunanların hepsinden,

-  Yaşasın suuuu… Su getirmişler.  Çığlıkları duyuldu…

          Üsteğmen Yıldırım, buldukları suyu nereden temin ettiklerini açıkladıktan sonra; tabur doktorunca gelen suların kontrol edilmesi gerektiğini, suyun ancak ondan sonra içilebileceği bilgisini verdi. Su haberi, gerçekten de tüm personeli sevince boğmuştu. Kolay değil, günlerdir susuzdular.

       Rumların banyo yapmak, temizlik için depoladıkları sular, bir nebze de olsa onların susuzluğunu giderecekti. Getirilen suların kısa sürede kontrolü yapıldı, içilebilirdi. Suyun sıcaklığına bakmadan öncelikle erlerin mataraları bu suyla yarıya kadar dolduruldu, paylaşıldı…

      Sonra da hep birlikte bu su sudan kana, kana içtiler…

       Türkiye’den adaya geleli on gün geçmişti… Sanki onlar bu on güne bir ömür sığdırmışlardı! Ama geçen bu on gün, hiç de kolay geçmemişti. Yaşanan savaş çok kötü bir şeydi. Bugüne değin savaşta yaşadıkları her ne varsa tümü tam bir vahşetti!

   Ölenler, öldürülenler, yanan ağaçlar, toplanamayan ekinler; doğanın, doğal güzelliklerin uğradığı zararlar! Darmadağın olan aileler, insan sefilliği ve zavallı yaşam…

   Adada ateş kes ilan edilmişti. Taraflar genelde bu ateş kese uyuyorlardı. Ama özellikle geceleri, Rum mevzilerinden rastgele açılan ateş; riskli bir ortam yaratmaya devam ediyordu!

   Adanın kuzeyi Rumlardan tamamen temizlenmiş, ateş kesin ilan edilmesiyle birlikte taraflar, doğu-batı; kuzey- güney istikametlerinde bulundukları bölgelerde mevzilenmişler, eksikliklerini tamamlamanın gayretindeydiler! Savaş bu, bir an içinde her şey değişebilir, ada yeni baştan ölüm çığlıklarına tanıklık edebilirdi!

  Ancak an itibariyle adanın Rum bölgelerinde yaşananlar şuydu:

   Rumların hâkimiyetinde olan Rum-Türk karma köylerinden, özellikle adanın güneyine sıkışıp da Türk askerinin ele geçirdiği bölgelere ulaşamayan Kıbrıs Türklerinden gelen haberler hiç de iyi değildi! Çünkü bu bölgelerde kalan, esir alınan Türklere yönelik, Rumların gerçekleştirdiği katliam haberleri gelmeye devam ediyordu…

      Yıldırım Üsteğmenin taburu adaya indiği günden beri, üst komutanlıktan verilen bütün emirleri başarıyla yerine getirmiş, tabur personelinden sekiz şehit, pek çok yaralı vardı…

     Ateş kes ilan edildiği günden beri, cephenin en önünde görev yapan bu kahramanların, Türkiye’den gelen yeni takviye birlikleriyle değiştirileceği emri o sabah kendilerine ulaştığında; tabur personelinin içi bir tuhaf olmuştu! Aslında gerideki toplanma bölgesine çekilerek orada az da olsa soluklanacaklar, belki de Türkiye’deki yakınlarından onlara gelen haberlere/mektuplara ulaşma şansları olacaktı. Sıcak bir kap yemek yemeleri, su ikmal noktalarından tertemiz, belki de soğuk su içebilmeleri onlar için büyük bir moral kaynağı olacaktı…

       Ama yine de muharebe sahasından geriye dönecek olmaları, onlar için tarifi imkânsız bir duygu yumağı oluşturmuştu!

      Bu gece, adaya indikleri andan bu yana onlar için cephede geçirecekleri son gece olacaktı!

Ancak yapacakları önemli bir şey daha vardı! Taburun cephe gerisine taşınabilmesi için; onlar cephe hattında savaşırken, Türkiye’den adaya getirilen motorlu araçlarından yeteri kadarının sabah erkenden cephe hattının hemen yakınında uygun bir yerde hazır olması gerekiyordu!

     Tabur Komutanı, toplanma bölgesinde bulunan bu araçlardan yeteri kadar getirmesi için Üsteğmen Kadir’i görevlendirdi. Hava kararır kararmaz, Kadir Üsteğmen Alayın diğer birliklerinin bulunduğu bölgeye hareket etti. Görevi gece karanlığından istifade ile personelin naklinde kullanılacak araçların cephe hattına getirilmesiydi…

    Kadir Üsteğmen, bu görevi aldıktan sonra Yıldırım Üsteğmenin yanına gelmiş;

  -  Ya, Yıldırım içimde tuhaf bir his var! Allah hayırlara getirsin demişti!

      Sanki bir şeyler yaşayacağı içine doğmuştu…

       Gece yarısına doğru taburu cephe gerisine taşıyacak araçlar, bulundukları bölgeye yakın bir yere gelmişti. Ancak gelen araçların başında konvoy komutanı olarak görevlendirilen Kadir Üsteğmen yoktu! Konvoyun başında komutan olarak alayın personel subayı Binbaşı Ethem vardı!

Herkes çok şaşırmıştı! En çok da şaşıran Yıldırım Üsteğmen olmuştu. Hemen söze girdi;

     -  Komutanım Kadir’e bir şey mi oldu yoksa?

     Ethem Binbaşı, hemen durumu izah etti. Kadir Üsteğmenin sağ kolundan yaralandığını, kolunu kaybetmemesi için Alay Komutanımız tarafından helikopterle acilen Adana’ya gönderildiğini söyledi.

      Yıldırım Üsteğmen üzgün bir ifadeyle;

    - Hay Allah! Ya var ya, Kadir’in sanki içine doğmuştu başına bir şey geleceği! Bir de bunu bana söylemişti iyi mi? İnşallah yarası ağır değildir. Kolunu kaybetmez. Çok üzgünüm çok. Ona en çok ihtiyacımız olan bir süreçte, başına gelene bakın? Onunla aynı helikopterle gelmiş, savaşta ne kritik saatleri birlikte atlatmış, hayatta kalabilmeyi birlikte başarmıştık…

      Ethem Binbaşı anlatmaya devam etti:

   -  Kadir Üsteğmen sizi cephe gerisine taşıyacak araçları teslim almış; ancak gecenin karanlığında taburunuzun bulunduğu bölgeye gelirken; o bölgede bulunan birliklerimizin nöbetçileri tarafından konvoy durdurularak parola sorulmuş! Bu sırada yaşanan parola anlaşmazlığı nedeniyle, oradaki emniyet nöbetçisinin açmış olduğu ateş sonucunda kolundan yaralanmış. Durum hemen Alay Komutanımıza bildirildi. O da bir helikopter talep ederek, Kamil’i doğruca Adana’ya sevk ettirdi. Lefkoşa’daki genel hastaneye gönderseydi; Allah korusun belki de kolu kesilebilirdi! Şimdi Türkiye’de geçireceği operasyonla, kolunun kurtulma şansı var…

       Ya daha kötü bir durum yaşansaydı? Alın yazısı denen gerçek yine yapacağını, yapmıştı. 20 Temmuz’dan bugüne ne kadar çok şeyi bir arada yaşamışlar, silah arkadaşlığının yanı sıra, kader arkadaşlığının da ne demek olduğunu savaşın içinde daha da iyi anlamışlardı…

      Bu çok farklı bir duyguydu! Burada savaşı yaşarken komutanlık, astlık, üstlük sadece bir şekilden ibaretti. Ölümü karşıladıklarında, ölümle karşılaştıklarında; insani yapıları, irade gücüne eşlik eden cesaret ve soğukkanlı olabilme iradesi devreye giriyordu…

      Ama tabii ki, komutanların sevk idare, irade gücü; askerlerin en önemli güven kaynağıydı. Er meydanında; ‘’Muharebede yağan mermi yağmuru, o yağmurdan korkmayanları, korkanlardan daha az ıslatıyordu’’ gerçekten.  Böyle demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

        Gerçekten de öyleydi. Savaşın ilk gününden beridir üzerlerine yağan mermi yağmuruna, çevrelerine düşen top, havan mermilerine rağmen onlara bir şey olmamış, başlarına herhangi bir olumsuzluk gelmemişti. Üsteğmen Yıldırım; Büyük Önderimizin bu tespitinin ne kadar doğru olduğuna Kıbrıs’ta savaş meydanında tanıklık etmenin gururunu yaşıyordu.

     Gecenin ıssızlığı tüm adaya sinmiş; uzaktan, uzağa tek, tük silah sesleri işitiliyordu. Bu ada akşamlarının gecesi bir başka oluyordu. Günün cehennemi sıcağı güneşin batışıyla birlikte, yerini Beşparmak Dağlarından esen bir rüzgâra bırakıyor, günün cehennemi sıcaklığını hafifleten bu esintiyle birlikte günün yorgunluğu yavaş, yavaş daha az hissedilir oluyordu.

              Yıldırım Üsteğmen,  bulunduğu mevziinin içine doğru yavaşça uzandı. Geceye eşlik eden yıldızlar, onu pırıltılı bir örtü gibi sarmalamıştı! Milyonlarca yıldızın sönüp, parladığı bu eşsiz manzarayı seyretmeye başladı. Bir taraftan da hayalinde canlandırdığı eşini, küçücük kızını düşünüyordu. Gözlerini kapattı!  Derin bir oh çekti…

               Günler boyunca ölümle, yaşam arasına sıkışan benliği bir anda rahatlamış, hayatta kalabilmenin verdiği büyük bir rehavetin içine yuvarlanıvermişti… ‘’Sana şükürler olsun Rabbim’’ diyerek dua etti. Öldürmeyen Allah, öldürmüyordu işte. Kaderine ne yazıldıysa onu yaşayacaktı! Gözlerini araladı.  Sonra; yıldızlarla bezeli gökyüzünden kendisine bir yıldız seçti!  Uzandığı mevziinin içinden, o yıldızla bir oyun oynamaya karar verdi.  Yıldız gözden kaybolduğu anda o da onunla birlikte kaybolacak ama bu kayboluş, bir anlıkta olsa onu anavatanındaki eşine, kızına kavuşturacaktı… Yıldız yeniden doğup da, gökyüzünde yerini aldığında o da, adada kaybolduğu yere geri dönecekti! Beynini bu duygularla oyalarken; gözleri yavaş, yavaş ağırlaştı. En sonunda uyuyakalmıştı…

                 Sabahın ilk ışıkları yükselmeden tüm personel onları geriye, toplanma bölgesine taşıyacak araçlara binmişler, harekete hazırdılar…

   Ve o sabah, 20 Reo aracıyla cephe gerisine doğru belki de bir taşınma rekoru yaşanıyordu! 747 kişilik tabur personeli, cephanemiz, ağır ve hafif tüm silahlarımızla bu araçlara sığmış cepheden ayrılıyordu. Her Reo aracı normalde 20 kişi taşırdı. Ama bu defa her birisi en az 40 kişiyi taşımasının yanı sıra, bir de taburun silah ve cephanesini de taşıyordu… Unutulmaz bir gündü! Konvoy hareket ettiğinde, cephe görevi adaya deniz yoluyla gelen bir başka birliğimize teslim edilmişti.

  Yıldırım Üsteğmen ve taburu,  adada verilen her görevi başarıyla yerine getirmenin gururunu taşıyordu. Kısa bir süre sonra cephe gerisinde belirlenen bölgeye intikal ettiler Toplanma bölgesine geldiklerinde onları Alay Komutanı Cengiz Albay karşıladı. Anlaşılan, burası alayın tüm birliklerinin yeniden bir araya geleceği toplanma bölgemiz olarak seçilmişti. Tabur Komutanı cephedeyken mücahitlerden almış olduğu Land Rover aracından aşağı atlayarak, Alay Komutanımıza sıkı bir tekmil verdi: ‘’Cephe taburu görevini tamamlayarak alayımıza katılmıştır komutanım’’

İkisi de kucaklaştıktan sonra Alay Komutanı:

 - Turgay Binbaşım, hoş geldiniz. Gazanız mübarek olsun diyerek, araçlarından inen tabur personelini de aynı samimi duygularla selamladı.

  Tabur personelinin ‘’Sağ ol’’ sesi o kadar güçlü çıkmıştı ki; Beşparmak dağlarında patlayan bir top mermisi gibi yankılandı…  Alay Komutanı, taburumuzun başarılarını öven kısa bir konuşmadan sonra; tüm personelin şahsi ihtiyaçlarının karşılanması emrini verdi.

                Evet, neredeyse on gün sonra rahat bir nefes alacak, belki de sıcak bir kap yemek yeme, bir bardakta olsa temiz bir su içme fırsatı bulabilecektik. Bu arada Alay Komutanı, tabur komutanı Binbaşı Turgay’ın esas tayin yeri olan diğer taburun komutanı olarak görevlendirildiğini, bizim tabur komutanlığımıza da, Yarbay Burhanettin isimli başka bir komutanın görevlendirildiğini açıkladı.

               İlk harekât boyunca Turgay Binbaşı, böbreğindeki taş nedeniyle büyük sancılar çekmişti ama görevini hiç aksatmamıştı.  Bu görev değişikliği nedeniyle Yıldırım Üsteğmenin içi bir tuhaf olmuştu! Yeni tabur komutanı Burhanettin Yarbayla ilk tanışmasında; bu komutanın kendine özgü konuşması,  babacan tavrı, çevresine güven veren davranışlarıyla daha şimdiden tabur personeliyle arasında yakın bir bağ oluşmuş; tabur personeli de onu çok beğenmişti. Hem onun daha önce Kore’de de savaştığı bilgisi verilmişti. Böylesi özellikler bir komutan için önemli niteliklerdi…

              Yıldırım Üsteğmenin taburu cephe hattından, toplanma bölgesine döneli üç gün geçmişti. Bu sürede tüm personel şahsi ihtiyaçlarını gidermiş, oldukça moral depolamıştı.  Ama adaya indikleri ilk günden bugüne vatan ve vazife uğrunda hayatlarını seve seve feda ederek şahadet mertebesine ulaşan Mehmetçiklerinin anavatanımızda kalan yakınlarına ne cevap verilecekti? Evlatlarının dönüşünü hasretle bekleyenlere, ‘kınalı kuzularınız’ savaşta şehit oldular nasıl denilecekti?  Üsteğmen Yıldırımın aklı, yüreği karmakarışıktı!  Savaşın içinde yaşanan kader birlikteliği, kimileri için böyle tecelli etti takdiri ilahi diye düşündü. Ama böylesine acı bir haberin nasıl verileceğini hiç düşünmemiş, daha önce de böyle bir acıyla karşılaşmamıştı… Ancak adada yaşadıkları savaş denen cehennem; henüz sona ermemiş, sadece ateş kes ilan edilmişti. Bir an sonra savaşın yeniden başlamayacağını, şahadet mertebesine kimlerin ulaşıp, ulaşmayacağını kim bilebilirdi? Bu acılı düşünceler arasında bocalayıp duruyordu. Ama bir an önce askerlerinin kalan ihtiyaçlarının nasıl giderileceği konusunda alayın lojistik kısım amiri ile görüşmenin doğru olacağı kararını verdi. Aslında aynı durum taburun diğer bölükleri için de gerekliydi. Bu esnada yeni Tabur Komutanının habercisi yanına geldi. Tabur Komutanının kendisini yanına çağırdığını söyledi.

               Yıldırım Üsteğmen Tabur Komutanının yanına geldiğinde onun bir yaban armudu ağacının gölgesinde oturduğunu gördü. 

  -  Emredin Komutanım; beni istemişsiniz, dedi.

  - Gel Yıldırım, otur. Taburun istirahati, erlerin eksikliklerini nasıl gidereceğin konusunda sana söyleyeceklerim var.   Biliyorsun Taburun ikmal subayı Kamil Üsteğmen kolundan yaralanarak Türkiye’ye ameliyat olmaya gönderildi. Bundan sonra, onun yerine de sen bakacaksın…

    Yıldırım Üsteğmen,  

-  Emredersiniz Komutanım, dedi.

   Böylece Yıldırım Üsteğmen bölük komutanlığı görevinin dışında, hem harekât, hem de ikmal subayı görevini de yüklenmiş oluyordu…

   Birlikler her an ikinci bir harekât için görevlendirilebilirdi. Bu nedenle Taburun Komutanı; tüm personelin kısa sürede şahsi ihtiyaçlarını gidererek, taburun eksik silah ve cephane ikmalinin de en kısa sürede yapılması emrini verdi.

                 Yıldırım Üsteğmen birliğinin başına dönmeden önce, Alay levazım Bölüğünün araziye kurduğu su ısıtıcılı duş yerlerini, yemeklerin pişirildiği Amerikan Sahra Mutfaklarının bulunduğu yeri tespit etti. Sonra da en son kendi bölüğünün yıkanması, yemek yemesi planlamasını yaparak; tüm birlik komutanlarına bölüklerin hangi sırayla alay yıkanma yerine gideceğini, sonrasında da sahra mutfaklarının kurulu olduğu yerde yemek yenebileceği bilgisini iletti. Bölükler belirlenen sıraya göre, banyo yapacaklar, yemek yiyeceklerdi.  Hepsinin yüzüne rahatlayan, gülümseyen bir ifade gelmişti.  Eee kolay değil… Günler sonra banyo yapıp, sıcak bir kap yemek yiyecekleri ama en çok da temiz bir su içecekleri için sevinçliydiler.

                     O gün, sonraki gün hazırlıklar içinde geçti.  Ama üçüncü günün sabahı onlar için yeni bir kader çizgisine uzanan yolun başlangıcı olacaktı. Gün yüzünü gösterdiğinde geceden kalan o boğucu hava biraz daha etkisini arttırmış, sabah saatleri olmasına rağmen sıcaklık 30 dereceyi çoktan aşmıştı.

                    Gece yarısı Tümen Komutanından aldıkları emre göre; tabur doğuya doğru ilerleyerek, ateş kes ilanından beri Rum birliklerinin yığınak yaptığı tepeleri ele geçirecek ama özellikle de o bölgelerde sıkışan, Rumların toplu katliamlarıyla karşı karşıya kalan Kıbrıs Türklerini kurtarmak adına ikinci bir harekâtın başlayacağı bildirilmişti…

                  İşte savaşın o cehennemi yüzü bir kez daha karşılarındaydı! Bu defa her iki tarafta hazırlıklarını tamamlamıştı. Rumlar bulundukları cephe hattını iyice güçlendirmiş, hatta bu bölgelere mayın bile döşemişlerdi. Yıldırım Üsteğmenin taburu, diğer birlikler taarruz hazırlığı için ne gerekiyorsa yapmışlar. Türkiye’den gelen birliklerle takviye edilmişler. Ama özellikle de tank birliklerinin taarruza katılacak olması, onlara ezici bir üstünlük sağlamıştı.

                  Dolayısıyla bu harekât baskın tarzında değil planlandığı gibi yapılacaktı. Adanın hem doğu, hem de batı yönünde başlayacak bu taarruz harekâtına bu defa Kıbrıs Türk Mücahitleri de katılacaktı. Onlar yıllar boyunca Rumlara karşı malını, mülkünü namusunu bulundukları bölgelerdeki mevzilerde savunmuşlardı. Ama bu defa doğup, büyüdükleri vatan topraklarında özgürce yaşamak adına adanın her yanında görev yapmaya hazırdılar.

   Tabur Komutanı Üsteğmen Yıldırım’ı yanına çağırdı;

-  Yıldırım, taburun bütün bölük komutanlarını, kıdemli takım komutanlarını hepsini saat 12.00 de tabur komuta yerine istiyorum emrini verdi.

    Artık zaman, onlar için hayatın kalan kısmına göz dikmişti!  Bundan sonrasını sadece kaderleri belirleyecekti.

                         Saat tam 12.00’yi gösterdiğinde bölük ve kıdemli takım komutanları tabur komuta yerinde toplandılar. Gözler tabur komutanına kitlenmiş, vereceği emri bekliyorlardı. Burhanettin Yarbay her zaman olduğu gibi yine soğukkanlıydı. Onları hiç bekletmeden konuşmaya başladı:

  -  Arkadaşlar, bakıyorum da adaya geldikten sonra geçen günler; hepinizde derin izler bırakmış! İlk harekâtta birlikte değildik ama Türkiye’den yola çıktığımızdan adaya indiğimiz ana, savaşın ilk gününden bu güne verilen her emri bihakkın yerine getirdiğinizi biliyorum. Bu arada şehitler verdik, onlara rahmet diliyorum. Gazilerimiz var, şu anda Lefkoşa’da, Türkiye’de hastanedeler. Onlara da acil şifalar… Ve biliyorum ki,  bu arkadaşlarımızda bir an önce birliklerine dönmenin peşindeler. Şimdi bizleri yeni bir görev bekliyor, daha doğrusu Rumların eline düşmüş binlerce soydaşımız kurtarılmayı bekliyor. Yarın sabah 09.00’da Tümen Komutanımız, ‘Hamitköy’ bölgesindeki su deposunda bizleri görecek. Belki de kısa bir süre sonra birliklerimizin yeniden taarruz edeceği bölgelerle ilgili ön bilgi verecek.

    Taburun bütün subaylarının kulaklarında bu duygu yüklü konuşma, ertesi sabah Tümen komutanının vereceği yeni görev emrinin ne olacağı merakı içinde birliklerinin başına döndüler. Yarın sabah belki de, onlar için hayatlarının geriye kalan ya son, ya da ilk günü olacaktı!  Kaderde ne varsa onu göreceklerdi…

  Ertesi sabah erkenden uyandılar.  Bütün birlik komutanları, başlarında tabur komutanı olmak üzere, tümen komutanı gelmeden onu karşılamak için emredilen yere doğru hareket ettiler. Yarım saat kadar geçmişti ki, Tümen komutanı aracı gözüktü. Tümen Komutanı isim olarak çok bilinen, ünlü bir generaldi. Ama mizacen çok sertti. Disiplinsizlikleri, görevini savsaklayanları hiç ama hiç affetmezdi.

                   Yıldırım Üsteğmen, Ankara’dan hareket etmeden önce Tümen komutanın yapmış olduğu konuşmayı hatırladı. Hamaseti yüksek, savaşa uğurladığı birliğini kucaklayan heyecanlı, güzel bir konuşma yapmıştı. Şimdi ise savaşa girdikleri andan, on iki gün sonra yeniden bir araya geleceklerdi.

            Komutan çevik bir hareketle aracından indi, bulundukları yere doğru kendinden emin adımlarla yürüdü Tam karşılarına gelince durdu. Komutanın görüntüsü; ‘’Çelik başlığıyla elinde Thomson makinelisi, belinde colt marka tabancasıyla, ‘ben de savaşa hazırım’ mesajı veriyordu.  Şöylece etrafını bir süzdü!

      - Merhaba arkadaşlar, değerli gazi ve silah arkadaşlarım. Sizlerle bir kez daha gurur duydum. Görevinizi ne pahasına olursa olsun, yerine getirdiniz. Sağ olun. Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Bu gün sizleri buraya toplamamın amacı; öncelikle yapacağımız ikinci taarruz hakkında sizi bilgilendirmektir.

        Tümen Komutanı ‘bundan sonraki hedeflerinin bulundukları yerden bakıldığında yükseltileri gözüken, bölgenin en kritik arazi arızası olan ama halen düşmanın elinde bulunan Karatepe ve İngiliz Tepeyi işaret etti. 

  -  Arkadaşlar bu iki tepeyi ele geçirdiğiniz andan itibaren, düşmanın cephesi yarılmış demektir. Sonrasında hemen bu tepelerin arkasında kalan, bölgenin en büyük yerleşim merkezini ‘’Voni-Serdarlı’’ köylerini ele geçirdik mi, düşmanın beli kırılmış demektir.

       Bundan sonrası, esir düşen kardeşlerimizin kurtarılması için bölgenin temizlik harekâtı yapılacaktır. Belirlenen hedeflere iki alay gücündeki birliklerimizle taarruz edilecektir.

        Komutan, sözlerini bitirdikten sonra, soru sorulmasına fırsat vermeden, herkese başarılar diledi ve bölgeden ayrıldı.

               Yıldırım Üsteğmenin taburu; Lefkoşa’nın hemen dibindeki Miamilya Köyü ile buradaki sanayi bölgesi tesislerini ele geçirecekti. Taarruz edecekleri arazinin sağ yanı düşmanın elinde bulunan Büyük Kaymaklı bölgesine doğru açıktı. Taarruza başladıklarında bu bölgeden yoğun bir şekilde ateş altına alınacakları kesindi…

     Her birliğin emrine araziyi tanıyan bir kılavuz mücahit verilmişti. Yıldırım Üsteğmenin bölüğüne de kılavuz olarak verilen Kıbrıs Türk Mücahit’i hemen kendini tanıttı;

  -  Ben, Hasan Onbaşı… Buradaki köydenim komutanım. Köyde çobanlık yaparım. Taarruz edeceğiniz araziyi de iyi tanırım. Tam karşımızda bulunan köyün girişinde bir Rum karakolu vardır. Birinci harekâttan sonra Rumlar bu karakolu takviye etti. Bu bölgeyi savunmak için daha çok tanksavar silahı getirdiklerini, özellikle de Rus yapımı SS-10 ve SS-11 Tanksavar Güdümlü Füzelerini bu düz araziye yerleştirdikleri istihbaratını aldık. Onun için buraya yapılacak tank taarruzumuzdan önce bölgenin topçularımız tarafından iyice dövülmesi gerekir.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kibrishakikat.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.