Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Anasayfa DÜNYA Haberi O GECE… Bu haber 290 kez okundu.
DÜNYA Haber Girişi: 26.05.2021 - 15:05, Güncelleme: 26.05.2021 - 15:05

O GECE…

 

O GECE…

Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (2)
                     12500 Nüfuslu Çubuk ilçesi çoluk, çocuk, genç yaşlı demenden sokaklara dökülmüş, Mehmetçiklerini uğurluyordu… Üsteğmen Yıldırım, Tabur Komutanıyla birlikte aynı otobüsteydi.  Çubuk halkı yolu sağlı sollu kaplamış, uzun bir koridor oluşturmuştu.  Otobüsler bu koridorun içinden ağır, ağır ilerlemeye başladılar.  Her birinin çaldığı korna sesleri Çubuk semalarını inletiyordu.  Gecenin karanlığı, binlerce insanın heyecanıyla gündüz yerine dönmüş, Çubuk ovası adeta bir bayram gününü yaşıyordu… O esnada, sanki söz birliği etmişçesine 20 Otobüs dolusu Mehmetçik gırtlakları yırtılırcasına, milletinin türküsünü, onun özüne yakışan alay marşını söylemeye başladılar:              ‘’Annem beni yetiştirdi. Bu ellere yolladı. Al sancağı teslim etti. Allah'a ısmarladı. Boş oturma, çalış dedi. Hizmet eyle vatana. Sütüm sana helal olmaz. Saldırmazsan düşmana. Yastığımız mezar taşı. Yorganımız kar olsun. Biz bu yoldan dönersek, namus bize ar olsun.’’                 Turgay Binbaşının, Yıldırım Üsteğmeninin, otobüste bulunan diğer subay ve astsubayların gözleri yaşardı. Yıldırım Üsteğmen; ‘’Savaş meydanlarının yenilmez yiğitleri Mehmetçik işte budur’’ diye mırıldandı. Otobüsler, gecenin karanlığına karıştılar! Arkalarında yüzlerce hasret ama bir o kadar da gururlu yürek bırakmışlardı. Ayrılığın tükenmez acısı da çabası…  18 Temmuzu, 19 Temmuza bağlayan gece yarısı Ankara garnizonundan ayrılmışlar, on iki saatlik bir yolculuk sonrasında onları Kıbrıs’a götürecek helikopterlerin bulunduğu bölgeye gelmişlerdi. Verilen emre göre, ilk kafile 20 Temmuz sabahı Kıbrıs’a hareket edecekti… Yaz güneşinin yakıcı sıcaklığıyla başlayan gün oldukça zor geçeceğe benziyordu. Yolculuk boyunca bütün geceyi uykusuz geçirmişler; güneye indikçe artan Temmuz sıcağı kendini iyiden iyiye hissettirmiş, otobüslerin içinde nefes almak dahi zor olmuştu.  Geceyi burada geçireceklerdi…   Ne kadar çok dinlenebilirlerse onlar için o kadar önemliydi. O nedenle, tabur komutanının emriyle bölükler araziye çepeçevre yerleşip, çevre emniyetini aldıktan sonra istirahate çekildiler…  Savaş canavarı 65 km mesafede, Kıbrıs’ta onları bekliyordu! Üsteğmen Yıldırım; çelik başlığını çıkartıp, bu kayalık zemine uzanıverdi. Şimdi dinlenmem gerek diye düşündü!  Ya yarın? Ya yarın sabah ne olacaktı? Taburu adaya götürecek helikopterler dizi, dizi sıralanmış onları bekliyordu.  Onları bekleyen kadere ne yazılıydı?  Beyni şu üç şeye kilitlenmişti:  Savaşmak, yaşamak ve ölmek…  Şakaklarından süzülen ter damlaları onu bu duygu karmaşasından uzaklaştırmış, dudaklarında eriyen ter zerrelerinin tuzlu tadını bastırmak adına matarasından içtiği birkaç yudum su, onu kendine getirmişti. Bir daha ama bu defa kana, kana içti.  Gencecik bir üsteğmendi, henüz 26 yaşındaydı. ‘Oh hayat ne güzel’ diye düşündü! Ama yarın? Yarınki hayatı nasıl olacaktı? Bulundukları araziye gömülmüşçesine uyuklamaya çalışan askerlerine baktı; ‘’Benim gibi yüzlerce genç’’ diye mırıldandı… Hepsi de göreve hazır. Yayından fırlayacak ok gibiydiler; gözleri hep aynı yöne bakıyor aynı hedefe kilitlenmişti, düşünceler hep aynıydı;   Kıbrıs…   Pekiyi, savaştan sonra kaçımız hayatta kalacaktık? ‘’Daha çok gençler, genciz…’’ diye düşündü.  Üç gündür hep kendi kendine konuşur, mırıldanır olmuştu. Sinirleri çok bozuktu. ‘Kendimi toparlamalıyım’ diyerek, bir kez daha mırıldandı! Kendi kendine konuşmasına bir türlü mani olamıyordu… İçindeki ıstırabı da, hasreti de, böyle bastırmak istiyordu. Ama olmuyordu işte! Hepsinin kim bilir ne hayalleri vardır diye düşündü…   Ya kendisinin hayalleri? Acıyla gülümsedi! Cevabı olmayan bir düşünceydi bu…  Zaman, sanki kum saatine hapsolmuş, azalan kum taneleri kalan ömrünün hesabını yapar gibiydi…  İçinde derin bir sızı vardı!  Bir ara boğulacakmış gibi hissetti… O esnada, Tabur Komutanın;  ‘’Yıldırım’’ diye seslendiğini duydu.  Yattığı yerden fırladı, ‘’Emredin komutanım’’ buradayım. Tabur komutanı, ‘’Hadi gel güneş batmadan, şu sahil kesimine bir bakalım, kimseler var mı?’’ dedi.  Güneşin batmasına 2-3 saat kalmıştı… O, Tabur Komutanı ve ikmal subayı Üsteğmen Kadirle birlikte sahile doğru yürümeye başladılar. Sahile geldiklerinde, çevreye dikkatle bakındılar! Belki de son kez vatan topraklarında oturup yemek yiyecekleri, çay içebilecekleri bir yer buluruz diye düşündüler.  Bir an savaş atmosferinden sıyrılmışlar; hayallerini gün batımın sihrine kaptırmışlardı…  Manzara muhteşemdi… Güneş kıpkırmızı bir tepsi şekline bürünmüş, yavaş yavaş Akdeniz’in koyu lacivert sularına gömülürken etrafa kıvılcımlar saçıyordu.  Ama o kıvılcımlar, yürekleri yakan birer hasret parçaları gibiydi… Bu muhteşem manzara karşısında üçü birden bir niyet tuttu: ‘’Allah’ım bu yaşamı bizim için kolaylaştır. Kolaylaştır ki, sevdiklerimize sevenlerimize tekrar kavuşabilelim.’’ Dediler… Güneşin batışıyla birlikte bölgenin yalnız yüzü iyice belirlenmişti! Koyulaşmaya yüz tutan akşama yansıyan belli belirsiz gölgelerle, çevreye esrarengiz bir durum sinmişti…   Savaş öncesi alınan tedbirler nedeniyle; bu küçük yerleşim bölgesindeki lokantalar, çay bahçeleri her yer boştu.   Ama o da ne? Açık kapısından belli belirsiz ışık huzmesi süzülen bir binanın kapısı önünde onlardan önce gelen birkaç subay orada bekliyordu!  Tabur Komutanı; ‘’Siz burada ne yapıyorsunuz?’’ Diye sordu. İçlerinden genç bir subay; ‘’Ailelerimize telgraf çekiyoruz komutanım’’ diye yanıtladı.  Yıldırım Üsteğmen, Tabur Komutanıyla birlikte kapıdan içeriye baktılar; üzerinde ‘’P.T.T’’ levhası bulunan odada; bir masa, masanın üzerinde kâğıtlar ve telgraf makinesi vardı. Birkaç da tükenmez kalem…  Oda en fazla iki kişi alıyordu. Zaten posta görevlisinin kullandığı makine, masa ve sandalyesini de düşündüğünüzde, oda dolmuş oluyordu. İçeriye girdiler; Sevdiklerine son kez söyleyecekleri bir şeyler kalmışçasına, masada buldukları bir kâğıt parçasına yazdıklarını posta memuruna uzattılar.  Üsteğmen Yıldırım;  ‘’Yarın sabah Kıbrıs’a hareket ediyoruz. Bizim için dua edin. Allaha emanet olun Yıldırım…’’  Cümleciklerini sıralarken; hissettiği yegâne şey; sevdiklerine duyduğu özlem, onları bir daha görüp göremeyeceğinin bilinmezliğiydi! Ama bu duygularını anlatırken, onlara ‘veda etmemiş’,‘hoşça kalın’ dememişti. Çünkü bu savaştan sağ, salim döneceğine inanıyordu…  Artık hava iyice kararmıştı. Çevrelerini ancak el fenerlerinin solgun ışığıyla görebiliyorlardı. Ufuk hattı o güzelim güneşi yutmuştu ama bu hattın hemen gerisinde, ağzından alevler fışkıran ölüm saçan bir canavar onları bekliyordu. Evet, savaş denen canavar tam da orada ufuk hattının hemen ardındaydı.  Aslında içlerinde korkunun en ufak bir iz dahi yoktu. Ama onları hüzne boğan bir şey vardı!  O da sevdiklerinden ayrı kalacağı zamandı…  Ya o zaman hiç bitmezse?  Ya gidenler o savaştan bir daha dönmezse?  Üsteğmen Yıldırım, bölük mıntıkasına geldiğinde onu kıdemli takım komutanı karşılayarak vukuat olmadığını, bütün hazırlıkların tamamlandığını, personelin moral gücünün tam, herkesin savaşa hazır olduğunu tekmilini verdi.  İçinde kopan fırtınalar diğerleri gibi onu da derin bir sessizliğe sürüklemiş, gecenin sihirli görüntüsü dahi onu etkileyememişti. Hâlbuki o böylesine güzel gecelerde gökyüzünü dikkatle izler, bir yıldız seçtikten sonra da o yıldızı gecenin derinliklerinde kayboluncaya kadar takip ederdi. Sanki onu da yıllar öncesine taşıyacakmış gibi!  Yorgunluk ve uykusuzluktan bitkin bir haldeydiler. Bölgedeki o yıkık binanın dibine hazırlattığı portatif karyolasına usulca uzandı… Çok yorulmuştu.  Üzerinde taşıdığı savaş kıyafeti bedeniyle özleşmiş, üzerine ikinci bir beden olmuştu adeta!  Eleşkirt’te yaptığı gibi yaptı! Gökyüzünde oynaşan irili ufaklı yıldızlardan birini seçti… Her birisi önünü görebilmesine yardımcı olabilmek, geleceğini aydınlatabilmek istercesine sanki birbirleriyle yarışıyorlardı! Daha birisi sönüp kaybolmadan diğeri yanıyordu…  Uykusunu aydınlatıp, ufkunu açık tutabilmek için aydınlık yarınların habercileri rolüne bürünmüşlerdi. Karamsarlığa kapılmak yanlış olur diye düşündü! Gelecek yaşam aydınlık, güzel olmalıydı. Olmak zorundaydı. Çünkü yarın sabah adaya gidecek olanların tek bir amacı vardı: Doğru olanı yapmak, esarete düşen soydaşlarının hayatını kurtarmak, onlara özgürlüğe giden yolu açmaktı… ‘’Özgürlüğe giden yol…’’ Kulağa hoş geliyordu. Özgürce yaşamak insanın doğasına da en uygun olan yaşam biçimi değil miydi? Adada yaşayan Kıbrıs Türklerini, Rumların mezaliminden, insanlık dışı ambargolarından kurtaracaklardı. Peki, bunun bedeli ne olacaktı?  Kaçımız geri dönebilecektik? Kaç kişi sakat kalacaktı? Neydi bu insan denen mahlûkun yarattığı savaş vahşeti?  Barış içinde yaşanacak dünyayı neden cehenneme çeviriyordu?  Şehit, Gazi olmak, yurda sağ salim dönebilmek, sevdiklerine kavuşabilmek… Neden, neden, neden? Diye bağırıyor, çevre bu sözleriyle çınlıyordu… Bir anda sisler arasında Gonca Gülünü gördü. Kollarını açmış ona doğru koşuyordu… Ellerini uzattı, onu yakalamak istedi…’’    Ama tam o esnada;  - Yıldırım Üsteğmenim, Komutanım,  diyen bir sesle uyanıverdi.    Yıldırım Üsteğmen bu rüyalı süreçte ne kadar zaman geçtiğini hatırlayamamıştı…    - Ne oluyor oğlum?’’ diye yerinden fırladığında;  habercisi ‘’Uyuyakalmışsınız komutanım’’ dediğinde çok utandı.  Yıldırım üsteğmenin yanında uyuyakalan Kadir Üsteğmen de kalkmış, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu… Yıldırım Üsteğmen;   - Gördün mü Kadir, uykusuzluk bizi esir almış da, bir şey yapamamışız. Ya Rumlar esir alsaydı?    Kadir Üsteğmen;    -  Ya, Yıldırım söylediğin şeye bak! Allah saklasın, onlara esir olacağımıza ölelim daha iyi, dedi.     Her ikisi de savaşın acımasızlığına, günlerin verdiği yorgunluk ve uykusuzluğa teslim olmuştu. Gece boyunca onları bekleyen o kadar tehlikeye rağmen mevzilerinde uyuyakalmışlardı… Yıldırım Üsteğmen rüyasında gördüklerini hatırladı! Kıbrıs’a gelmeden önce Ankara’da yaşadığı ne varsa hepsini bir kez daha yaşamıştı…’Her şey bilinçaltına ne kadar çok işlemiş’ diye düşündü. Geceleyin uykusunda sanki başka bir boyuta geçmiş; Türkiye’de yaşanan her ne olduysa bir kez daha yaşamıştı.  Her iki yanağını da sertçe tokatladı…  Yanına gelen tabur habercisi, Yıldırım Üsteğmeni, Tabur Komutanının yanına çağırdığını iletti. Yıldırım Üsteğmen seri adımlarla Tabur Komutanının yanına gittiğinde, kendisini bir aracın içinde beklediğini gördü!  Şaşkın bir ses tonuyla;   - Emredin Komutanım beni istemişsiniz.  Bu arada içinden ‘bu araçta nereden çıktı’ diye söylendi… Tabur Komutanı;    - Atla Yıldırım, Tugay Komutanı çağırtmış oraya gidiyoruz. Aracı da yakınımızdaki mücahit birliği komutanı göndermiş sağ olsun. Çok işimize yarayacak. Bildiğin gibi helikopterle getirecek halimiz yoktu, diye cevapladı.  Sonra da aracın mücahit şoföre dönerek;   - Sür bakalım. Ama farları yakmadan, çok yavaş…    Mücahit şoför;   - Emredersin komitaniimmm,  dediğinde… Kıbrıs Türk’ünün, Türkçeyi konuşma aksanının nasıl olduğunu orada öğrenecektiler…     Mücahit şoför, aracın kontağını çevirmesiyle birlikte çalışan araç, gecenin sessizliğini patlayan bir top mermisi gibi bozuverdi…   Şaşırdılar! Şoför:   -  Bunun silencer’iii yoktuuur komitaniimm…     Anlaşılan araçta egzoz susturucusu yoktu! Aracın geceyi yaran gürültüsüyle birlikte, Tugay Komutanının bulunduğu yere hızla hareket ettiler. Tugay komutanının olduğu yere yaklaştıklarında; çevre nöbetçileri de telaşlanmış, bulundukları yere düşmanın ani bir tank taarruzu yaptığını sanmışlardı…  Gelen aracın bir Land Rover olduğunu fark edip, içinden de iki Türk komutanın çıktığını görünce rahatladılar.  Tugay Komutanı, onları oldukça sıcak bir tavırla karşıladı. Hal, Hatır sorma faslından sonra, Tabur Komutanına;   - Yarın sabah şafak vaktiyle Beşparmak dağlarının Girne Boğazıyla kesiştiği bölgenin doğusundaki Rum mevzilerine taarruz edecek ve o mevzileri ele geçireceksiniz. Daha sonra vereceğim emre göre hareket edeceksiniz. Gazanın mübarek olsun arkadaşlar.  - Emredersiniz komutanım’’ diyerek, Tugay Komutanının yanından ayrıldılar.  İşte asıl görevleri şimdi başlıyordu. Adaya ineli bir gece geride kalmış; savaşın yakıcı sıcağını da, ölümün soğuk yüzünü de tanımışlardı…  Ama asıl bundan sonra o cehennemin içine dalacaklar, bundan sonraki görev er meydanına Allah, Allah sesleriyle yansıyacaktı. Bu cehennemi ortamda gerçek olan tek bir şey vardı ki; o da savaş meydanlarının yenilmez yiğidi Mehmetçiklerin sergilemiş olduğu cesaret, iman gücü, hiçbir güçlükten yılmamaları idi. Onlar savaşın içinde bambaşka bir hal alıyor verilen her görevi, canları pahasına hiç tereddüt etmeden yerine getiriyorlardı.  Tarih sayfalarına altın harflerle yazılı bu gerçeğe tanıklık ettiği için Yıldırım Üsteğmen kendisinin çok şanslı olduğuna inanıyordu. Böylesi bir görev kaç subaya nasip olabilirdi ki?  Taburun bulunduğu bölgeye döndüklerinde, havanın aydınlanmasına üç-dört saatlik bir zaman kalmıştı. Bu sürede onlar için taarruz edilecek bölgeye doğru, taarruz çıkış hattına yaklaşmalarına yeterdi…  Araçtan indiklerinde, bütün bölük komutanlarının tabur komuta yerinde onları beklediklerini gördüler. Bulundukları yerde büyük bir sessizlik hâkimdi. Bu sessizliği zaman, zaman Beşparmak Dağları istikametinden gelen makinalı tüfek atışları bozuyordu!  Tabur Komutanı onları daha fazla meraklandırmadan söze girdi:     - Arkadaşlar sabah şafak vaktiyle birlikte, tam karşımızda bulunan Beşparmak Dağlarının Boğaz Bölgesi istikametindeki Rum mevzilerini, bu mevzilerin doğuya doğru uzanımında bulunan Rum yerleşim bölgelerini ele geçirme emri aldık, dedikten sonra; harita üzerinden taarruz edecekleri bölgeyi, ele geçirilecek Rum köylerini gösterdi.  Harita başına toplanan subaylardan çıt çıkmıyor, Tabur Komutanının emri büyük bir dikkatle dinleniyordu. Tabur Komutanı verilen görevi tam olarak anlattıktan sonra;   - Bir sorusu olan var mı? Diye sordu.     İçlerinden sadece Yıldırım Üsteğmen;  -  Evet, var komutanım var, diye cevapladı.  - Tamam, verdiğiniz emir çerçevesinde iki saat sonra Rum mevzilerine taarruz edeceğiz. Allah’ın izniyle bu görevimizi de kayıp vermeden yerine getireceğimize olan inancım tamdır. Ancak taarruz emrini verirken, çevremizde bulunan dost birliklerden hiç bahsetmediniz! Dağlar hattında savaşan komandolarımız şu an itibariyle nerede? Ya kahraman mücahit kardeşlerimiz hangi mevzilerde bulunuyor? Taarruz sırasında ateş desteği alabilecek miyiz?  Binbaşı Turgay; Yıldırım Üsteğmenin sorusuna kısa, net bir cevap verdi:   - Yıldırım’ım; savaşta başarı an be an değişir, bu değişimi savaşa giren birlikler sağlar. Hele ki dağ muharebelerinde Rum komandolarıyla savaşan birliklerimiz timler halinde hareket ediyorlar. Bu süreci harita üzerinde yapılan planlamalar değil, muharebe sahasında parlayan süngülerimiz belirler.       O nedenle, gün doğumuyla birlikte harekât arazisinde ne kadar çok parıldayan süngü görürsen, bilesin orada bizim aslanlarımız vardır. Çünkü Mehmetçiğin olduğu yerde, düşmanın süngüsü parlamaz.   Böylesi bir cevap, hamaseti yüksek ama bir o kadar da gerçekti.  Zafer süngünün ucunda ise; tarih sayfaları Mehmetçiğin süngüsüyle kazandığı nice zaferleri yazmıştı.    Şimdi de Kıbrıs’ta da yazacaktı. Adaya indikleri ilk andan itibaren, bölük komutanlarının vermiş olduğu isabetli emirler, soğukkanlı davranışları, askerlerin tümüne güven vermiş; en kıdemli subayından, en kıdemsiz erine kadar birbirleri arasında olağanüstü bir sevgi yoğunluğu oluşmasına neden olmuştu. Komutanlarına böylesine güvenen, büyük bir sevgi besleyen bu birliğin, savaş meydanında yerine getiremeyeceği bir görev olabilir miydi?  Üsteğmen Yıldırım, bu cevap karşısında çok heyecanlanmış olacak ki;    -  Anlaşıldı komutanım. Hele bir taarruza başlayalım, canımız pahasına da olsa, Rum mevzilerinin tamamını en kısa sürede ele geçireceğiz,  diye cevapladı.  Tabur Komutanı;   - Haydi, arkadaşlar şimdi bölüklerinizin başına. Gazamız mübarek olsun.   Havanın aydınlanmasına az bir zaman kalmıştı. Birliklerimiz avcı kolu halinde taarruz yapılacak bölgeye doğru harekete geçmişler, en yüksek seviyede sessizlik tedbirleri uygulanıyordu.  Taarruza katılacak birliklerin taarruz bölgesine yapmış olduğu sessizce intikaline, çevreden gelen silah seslerinin eşlik ediyor ama onlardan çıt çıkmıyordu.  Bu yürüyüşleri kısa sürdü. Bütün birlikler taarruz düzenine geçmişler, tabur komutanından gelecek emri bekliyorlardı…   Güneş henüz yüzünü göstermemişti. Ama hava o kadar sıcaktı ki, nefes bile almak güçtü… Adanın Temmuz sıcağı can yakacağa benziyordu. Bir de çevredeki yangınlar eklendiğinde, hava sıcaklığının 50 derecenin üzerinde olacağı kesindi.  Üsteğmen Yıldırım, ’’Bu cehennemi sıcakta mürettebatla kullanılan silahların özellikle 12,7 mm’lik uçaksavar makineli tüfek ve mühimmatının, 81 mm’lik havanların, 57 mm’lik, 75 mm’lik geri tepmesiz topların, bunların cephane sandıklarının erlerin sırtında nasıl taşınacağını düşündü?’’ Çok zor olacaktı ama hem savaşacaklardı; hem de bu silahlar Mehmetçiğin omuzunda, kucağında nasıl olursa olsun mutlaka taşınacaktı.  En nihayetinde güneşin ilk ışıkları Beşparmak dağlarına düşmeden, emredilen saatte taarruz çıkış hattını geçtiler.  Taarruz başlamıştı…  Tabur birlikleri ‘’Allah, Allah’’ sesleriyle Rum mevzileri istikametinde ilerlemeye başladılar. Taarruz arazisi Beşparmak Dağları istikametinden geldiği belli Rum dağ topçusu ve havanları tarafından ateş altına alınmıştı. Ama Mehmetçik bu yoğun ateş gücü karşısında çelikleşmiş gövdesini siper etmiş, düşmanın üzerlerine yağdırdığı mermi yağmuruna aldırış etmeden komutanlarının vermiş olduğu emri yerine getiriyor, hiç tereddüt etmeden Rum mevzilerine doğru ölmek pahasına ilerlemeye devam ediyorlardı.   Bu taarruz mutlaka başarılmalıydı.   Yıldırım Üsteğmen, düşman mevzilerini tam cepheden gören bir yere mevzilenmiş, taarruz arazisini yoğun bir ateş altında tutan bir Rum makineli tüfek mevziini gözüne kestirmişti. Taarruzun başlamasıyla, birlikleri oldukça tesirli ateş altına alan bu makineli tüfeği elinde dürbün gözetlemeye devam eden Üsteğmen’e göre; Bu makineli tüfek mutlak surette susturulmalıydı. Çünkü bulunduğu yer, bölgenin en hâkim noktasında olduğu gibi; beton koruganla korunan bir mevziin de içindeydi.    Yanındaki telsizcisine, taburun tanksavar silah takım komutanıyla irtibat kurmasını emretti!  Az sonra irtibat kurulmuş; takım komutanı telsizin başında hazırdı… Yıldırım Üsteğmen, telsizcisinin yanına doğru süründü. Telsiz mikrofonunu alarak;     - Teğmenim, taarruz bölgemizi etkili bir şekilde ateş altına alan bir Rum makineli tüfek yuvası tespit ettim. Bu makineli yuvasının derhal susturulması gerekiyor. Ancak makineliyi beton bir koruganın içine gizlemişler. Benim elimde bu mevziiyi susturacak güçte bir silah yok! Bana nasıl yardım edebilirsin?’’  Tanksavar Takım Komutanı:   - Anlaşıldı komutanım, bulunduğunuz yeri bana tarif ediniz, oraya 75 mm’lik bir geri tepmesiz top göndereceğim. Bu silah, o belayı susturmanıza yeter.    Üsteğmen Yıldırım bulunduğu yeri tarif etti. Taarruz bölgesi düşmanın yoğun makineli tüfek atışı altındaydı. En ufak bir kıpırtıda dahi yüzlerce mermi o bölgeye yoğunlaşıyordu...  Buna rağmen Yıldırım Üsteğmenin istemiş olduğu 75 mm’lik geri tepmesiz top kısa bir süre sonra oraya gelmişti. Yıldırım Üsteğmen gelen topun nişancısına döndü,   -  Oğlum, karşımızdaki Rum makineli tüfek mevziisinin yerini tespit eden kişi olarak, onu etkisiz hale getirmek benim görevim. Kaldı ki, bu mevziiyi 2-3 saatten beridir ben takip ediyorum. Sen şöyle yanıma mevzilen bakayım, dedi.   Topun başına geçen Üsteğmen Yıldırım, sağ gözünü dikkatle top dürbününe dayadı. Nişangâhta gözüken artının tam da ortasını Rum makineli tüfek mevziisinin bulunduğu yere getirdi. Nefes dahi almadan geri tepmesiz topun tetiğine dokundu.   Birkaç saniye içinde düşmanın bu mevzii yerle bir olmuş, taarruz eden birliklerimiz rahat bir nefes almıştı.  Tam bu esnada Üsteğmen Yıldırımın bulunduğu yerin hemen önündeki kayalıklara peş, peşe üç mermi isabet etti. Mermilerin tesiriyle sıçrayan kaya parçalarından bir kaçı, üsteğmenin çelik başlığına isabet etse de herhangi bir zarar vermemişti ama Yıldırım Üsteğmen ilk kez ölümün sıcak nefesini hemen yanı başında hissetmişti!    ‘’Öldürmeyen Allah, öldürmüyor işte’’ diye düşündü.  Hem daha yapılacak çok iş vardı. Rum mevzileri ele geçirilmişti ama şimdi de, Rumların yerleşim bölgelerinin ele geçirilmesi gerekiyordu. Bu arada sırtlar hattında savaşan komandolarımıza, bizim burada olduğumuzu, Rum mevzilerinin ele geçirildiğini bildirmek gerekiyordu.   Ama nasıl?
Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (2)

                     12500 Nüfuslu Çubuk ilçesi çoluk, çocuk, genç yaşlı demenden sokaklara dökülmüş, Mehmetçiklerini uğurluyordu… Üsteğmen Yıldırım, Tabur Komutanıyla birlikte aynı otobüsteydi.

 Çubuk halkı yolu sağlı sollu kaplamış, uzun bir koridor oluşturmuştu.  Otobüsler bu koridorun içinden ağır, ağır ilerlemeye başladılar.  Her birinin çaldığı korna sesleri Çubuk semalarını inletiyordu.  Gecenin karanlığı, binlerce insanın heyecanıyla gündüz yerine dönmüş, Çubuk ovası adeta bir bayram gününü yaşıyordu… O esnada, sanki söz birliği etmişçesine 20 Otobüs dolusu Mehmetçik gırtlakları yırtılırcasına, milletinin türküsünü, onun özüne yakışan alay marşını söylemeye başladılar:

             ‘’Annem beni yetiştirdi. Bu ellere yolladı. Al sancağı teslim etti. Allah'a ısmarladı. Boş oturma, çalış dedi. Hizmet eyle vatana. Sütüm sana helal olmaz. Saldırmazsan düşmana. Yastığımız mezar taşı. Yorganımız kar olsun. Biz bu yoldan dönersek, namus bize ar olsun.’’

                Turgay Binbaşının, Yıldırım Üsteğmeninin, otobüste bulunan diğer subay ve astsubayların gözleri yaşardı. Yıldırım Üsteğmen; ‘’Savaş meydanlarının yenilmez yiğitleri Mehmetçik işte budur’’ diye mırıldandı. Otobüsler, gecenin karanlığına karıştılar! Arkalarında yüzlerce hasret ama bir o kadar da gururlu yürek bırakmışlardı. Ayrılığın tükenmez acısı da çabası…

 18 Temmuzu, 19 Temmuza bağlayan gece yarısı Ankara garnizonundan ayrılmışlar, on iki saatlik bir yolculuk sonrasında onları Kıbrıs’a götürecek helikopterlerin bulunduğu bölgeye gelmişlerdi. Verilen emre göre, ilk kafile 20 Temmuz sabahı Kıbrıs’a hareket edecekti…

Yaz güneşinin yakıcı sıcaklığıyla başlayan gün oldukça zor geçeceğe benziyordu. Yolculuk boyunca bütün geceyi uykusuz geçirmişler; güneye indikçe artan Temmuz sıcağı kendini iyiden iyiye hissettirmiş, otobüslerin içinde nefes almak dahi zor olmuştu.  Geceyi burada geçireceklerdi…

  Ne kadar çok dinlenebilirlerse onlar için o kadar önemliydi. O nedenle, tabur komutanının emriyle bölükler araziye çepeçevre yerleşip, çevre emniyetini aldıktan sonra istirahate çekildiler…

 Savaş canavarı 65 km mesafede, Kıbrıs’ta onları bekliyordu! Üsteğmen Yıldırım; çelik başlığını çıkartıp, bu kayalık zemine uzanıverdi. Şimdi dinlenmem gerek diye düşündü!

 Ya yarın? Ya yarın sabah ne olacaktı? Taburu adaya götürecek helikopterler dizi, dizi sıralanmış onları bekliyordu.  Onları bekleyen kadere ne yazılıydı?

 Beyni şu üç şeye kilitlenmişti:  Savaşmak, yaşamak ve ölmek…

 Şakaklarından süzülen ter damlaları onu bu duygu karmaşasından uzaklaştırmış, dudaklarında eriyen ter zerrelerinin tuzlu tadını bastırmak adına matarasından içtiği birkaç yudum su, onu kendine getirmişti. Bir daha ama bu defa kana, kana içti.

 Gencecik bir üsteğmendi, henüz 26 yaşındaydı. ‘Oh hayat ne güzel’ diye düşündü! Ama yarın? Yarınki hayatı nasıl olacaktı? Bulundukları araziye gömülmüşçesine uyuklamaya çalışan askerlerine baktı; ‘’Benim gibi yüzlerce genç’’ diye mırıldandı… Hepsi de göreve hazır. Yayından fırlayacak ok gibiydiler; gözleri hep aynı yöne bakıyor aynı hedefe kilitlenmişti, düşünceler hep aynıydı;

  Kıbrıs…

  Pekiyi, savaştan sonra kaçımız hayatta kalacaktık? ‘’Daha çok gençler, genciz…’’ diye düşündü.  Üç gündür hep kendi kendine konuşur, mırıldanır olmuştu. Sinirleri çok bozuktu. ‘Kendimi toparlamalıyım’ diyerek, bir kez daha mırıldandı! Kendi kendine konuşmasına bir türlü mani olamıyordu… İçindeki ıstırabı da, hasreti de, böyle bastırmak istiyordu. Ama olmuyordu işte! Hepsinin kim bilir ne hayalleri vardır diye düşündü… 

 Ya kendisinin hayalleri? Acıyla gülümsedi! Cevabı olmayan bir düşünceydi bu…

 Zaman, sanki kum saatine hapsolmuş, azalan kum taneleri kalan ömrünün hesabını yapar gibiydi…

 İçinde derin bir sızı vardı!  Bir ara boğulacakmış gibi hissetti… O esnada, Tabur Komutanın;  ‘’Yıldırım’’ diye seslendiğini duydu.  Yattığı yerden fırladı, ‘’Emredin komutanım’’ buradayım. Tabur komutanı, ‘’Hadi gel güneş batmadan, şu sahil kesimine bir bakalım, kimseler var mı?’’ dedi.

 Güneşin batmasına 2-3 saat kalmıştı… O, Tabur Komutanı ve ikmal subayı Üsteğmen Kadirle birlikte sahile doğru yürümeye başladılar. Sahile geldiklerinde, çevreye dikkatle bakındılar! Belki de son kez vatan topraklarında oturup yemek yiyecekleri, çay içebilecekleri bir yer buluruz diye düşündüler.  Bir an savaş atmosferinden sıyrılmışlar; hayallerini gün batımın sihrine kaptırmışlardı…

 Manzara muhteşemdi… Güneş kıpkırmızı bir tepsi şekline bürünmüş, yavaş yavaş Akdeniz’in koyu lacivert sularına gömülürken etrafa kıvılcımlar saçıyordu.  Ama o kıvılcımlar, yürekleri yakan birer hasret parçaları gibiydi… Bu muhteşem manzara karşısında üçü birden bir niyet tuttu: ‘’Allah’ım bu yaşamı bizim için kolaylaştır. Kolaylaştır ki, sevdiklerimize sevenlerimize tekrar kavuşabilelim.’’ Dediler… Güneşin batışıyla birlikte bölgenin yalnız yüzü iyice belirlenmişti! Koyulaşmaya yüz tutan akşama yansıyan belli belirsiz gölgelerle, çevreye esrarengiz bir durum sinmişti…

  Savaş öncesi alınan tedbirler nedeniyle; bu küçük yerleşim bölgesindeki lokantalar, çay bahçeleri her yer boştu.   Ama o da ne? Açık kapısından belli belirsiz ışık huzmesi süzülen bir binanın kapısı önünde onlardan önce gelen birkaç subay orada bekliyordu!

 Tabur Komutanı; ‘’Siz burada ne yapıyorsunuz?’’ Diye sordu. İçlerinden genç bir subay; ‘’Ailelerimize telgraf çekiyoruz komutanım’’ diye yanıtladı.  Yıldırım Üsteğmen, Tabur Komutanıyla birlikte kapıdan içeriye baktılar; üzerinde ‘’P.T.T’’ levhası bulunan odada; bir masa, masanın üzerinde kâğıtlar ve telgraf makinesi vardı. Birkaç da tükenmez kalem…  Oda en fazla iki kişi alıyordu. Zaten posta görevlisinin kullandığı makine, masa ve sandalyesini de düşündüğünüzde, oda dolmuş oluyordu.

İçeriye girdiler; Sevdiklerine son kez söyleyecekleri bir şeyler kalmışçasına, masada buldukları bir kâğıt parçasına yazdıklarını posta memuruna uzattılar.

 Üsteğmen Yıldırım;  ‘’Yarın sabah Kıbrıs’a hareket ediyoruz. Bizim için dua edin. Allaha emanet olun Yıldırım…’’

 Cümleciklerini sıralarken; hissettiği yegâne şey; sevdiklerine duyduğu özlem, onları bir daha görüp göremeyeceğinin bilinmezliğiydi! Ama bu duygularını anlatırken, onlara ‘veda etmemiş’,‘hoşça kalın’ dememişti. Çünkü bu savaştan sağ, salim döneceğine inanıyordu…

 Artık hava iyice kararmıştı. Çevrelerini ancak el fenerlerinin solgun ışığıyla görebiliyorlardı. Ufuk hattı o güzelim güneşi yutmuştu ama bu hattın hemen gerisinde, ağzından alevler fışkıran ölüm saçan bir canavar onları bekliyordu. Evet, savaş denen canavar tam da orada ufuk hattının hemen ardındaydı.  Aslında içlerinde korkunun en ufak bir iz dahi yoktu. Ama onları hüzne boğan bir şey vardı!  O da sevdiklerinden ayrı kalacağı zamandı…

 Ya o zaman hiç bitmezse?  Ya gidenler o savaştan bir daha dönmezse?

 Üsteğmen Yıldırım, bölük mıntıkasına geldiğinde onu kıdemli takım komutanı karşılayarak vukuat olmadığını, bütün hazırlıkların tamamlandığını, personelin moral gücünün tam, herkesin savaşa hazır olduğunu tekmilini verdi.

 İçinde kopan fırtınalar diğerleri gibi onu da derin bir sessizliğe sürüklemiş, gecenin sihirli görüntüsü dahi onu etkileyememişti. Hâlbuki o böylesine güzel gecelerde gökyüzünü dikkatle izler, bir yıldız seçtikten sonra da o yıldızı gecenin derinliklerinde kayboluncaya kadar takip ederdi. Sanki onu da yıllar öncesine taşıyacakmış gibi!

 Yorgunluk ve uykusuzluktan bitkin bir haldeydiler. Bölgedeki o yıkık binanın dibine hazırlattığı portatif karyolasına usulca uzandı… Çok yorulmuştu.  Üzerinde taşıdığı savaş kıyafeti bedeniyle özleşmiş, üzerine ikinci bir beden olmuştu adeta!

 Eleşkirt’te yaptığı gibi yaptı! Gökyüzünde oynaşan irili ufaklı yıldızlardan birini seçti… Her birisi önünü görebilmesine yardımcı olabilmek, geleceğini aydınlatabilmek istercesine sanki birbirleriyle yarışıyorlardı! Daha birisi sönüp kaybolmadan diğeri yanıyordu…

 Uykusunu aydınlatıp, ufkunu açık tutabilmek için aydınlık yarınların habercileri rolüne bürünmüşlerdi. Karamsarlığa kapılmak yanlış olur diye düşündü! Gelecek yaşam aydınlık, güzel olmalıydı. Olmak zorundaydı. Çünkü yarın sabah adaya gidecek olanların tek bir amacı vardı: Doğru olanı yapmak, esarete düşen soydaşlarının hayatını kurtarmak, onlara özgürlüğe giden yolu açmaktı… ‘’Özgürlüğe giden yol…’’ Kulağa hoş geliyordu. Özgürce yaşamak insanın doğasına da en uygun olan yaşam biçimi değil miydi? Adada yaşayan Kıbrıs Türklerini, Rumların mezaliminden, insanlık dışı ambargolarından kurtaracaklardı. Peki, bunun bedeli ne olacaktı?  Kaçımız geri dönebilecektik? Kaç kişi sakat kalacaktı? Neydi bu insan denen mahlûkun yarattığı savaş vahşeti?  Barış içinde yaşanacak dünyayı neden cehenneme çeviriyordu?  Şehit, Gazi olmak, yurda sağ salim dönebilmek, sevdiklerine kavuşabilmek… Neden, neden, neden? Diye bağırıyor, çevre bu sözleriyle çınlıyordu… Bir anda sisler arasında Gonca Gülünü gördü. Kollarını açmış ona doğru koşuyordu… Ellerini uzattı, onu yakalamak istedi…’’ 

  Ama tam o esnada;

 - Yıldırım Üsteğmenim, Komutanım,  diyen bir sesle uyanıverdi.

   Yıldırım Üsteğmen bu rüyalı süreçte ne kadar zaman geçtiğini hatırlayamamıştı…  

 - Ne oluyor oğlum?’’ diye yerinden fırladığında;  habercisi ‘’Uyuyakalmışsınız komutanım’’ dediğinde çok utandı.

 Yıldırım üsteğmenin yanında uyuyakalan Kadir Üsteğmen de kalkmış, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu… Yıldırım Üsteğmen;

  - Gördün mü Kadir, uykusuzluk bizi esir almış da, bir şey yapamamışız. Ya Rumlar esir alsaydı?

   Kadir Üsteğmen;  

 -  Ya, Yıldırım söylediğin şeye bak! Allah saklasın, onlara esir olacağımıza ölelim daha iyi, dedi.

    Her ikisi de savaşın acımasızlığına, günlerin verdiği yorgunluk ve uykusuzluğa teslim olmuştu. Gece boyunca onları bekleyen o kadar tehlikeye rağmen mevzilerinde uyuyakalmışlardı…

Yıldırım Üsteğmen rüyasında gördüklerini hatırladı! Kıbrıs’a gelmeden önce Ankara’da yaşadığı ne varsa hepsini bir kez daha yaşamıştı…’Her şey bilinçaltına ne kadar çok işlemiş’ diye düşündü. Geceleyin uykusunda sanki başka bir boyuta geçmiş; Türkiye’de yaşanan her ne olduysa bir kez daha yaşamıştı.

 Her iki yanağını da sertçe tokatladı…

 Yanına gelen tabur habercisi, Yıldırım Üsteğmeni, Tabur Komutanının yanına çağırdığını iletti. Yıldırım Üsteğmen seri adımlarla Tabur Komutanının yanına gittiğinde, kendisini bir aracın içinde beklediğini gördü!  Şaşkın bir ses tonuyla;

  - Emredin Komutanım beni istemişsiniz.  Bu arada içinden ‘bu araçta nereden çıktı’ diye söylendi…

Tabur Komutanı;

   - Atla Yıldırım, Tugay Komutanı çağırtmış oraya gidiyoruz. Aracı da yakınımızdaki mücahit birliği komutanı göndermiş sağ olsun. Çok işimize yarayacak. Bildiğin gibi helikopterle getirecek halimiz yoktu, diye cevapladı.

 Sonra da aracın mücahit şoföre dönerek; 

 - Sür bakalım. Ama farları yakmadan, çok yavaş…

   Mücahit şoför;

  - Emredersin komitaniimmm,  dediğinde… Kıbrıs Türk’ünün, Türkçeyi konuşma aksanının nasıl olduğunu orada öğrenecektiler…

    Mücahit şoför, aracın kontağını çevirmesiyle birlikte çalışan araç, gecenin sessizliğini patlayan bir top mermisi gibi bozuverdi…

  Şaşırdılar! Şoför:

  -  Bunun silencer’iii yoktuuur komitaniimm…

    Anlaşılan araçta egzoz susturucusu yoktu! Aracın geceyi yaran gürültüsüyle birlikte, Tugay Komutanının bulunduğu yere hızla hareket ettiler. Tugay komutanının olduğu yere yaklaştıklarında; çevre nöbetçileri de telaşlanmış, bulundukları yere düşmanın ani bir tank taarruzu yaptığını sanmışlardı…

 Gelen aracın bir Land Rover olduğunu fark edip, içinden de iki Türk komutanın çıktığını görünce rahatladılar.

 Tugay Komutanı, onları oldukça sıcak bir tavırla karşıladı. Hal, Hatır sorma faslından sonra, Tabur Komutanına;

  - Yarın sabah şafak vaktiyle Beşparmak dağlarının Girne Boğazıyla kesiştiği bölgenin doğusundaki Rum mevzilerine taarruz edecek ve o mevzileri ele geçireceksiniz. Daha sonra vereceğim emre göre hareket edeceksiniz. Gazanın mübarek olsun arkadaşlar.

 - Emredersiniz komutanım’’ diyerek, Tugay Komutanının yanından ayrıldılar.  İşte asıl görevleri şimdi başlıyordu. Adaya ineli bir gece geride kalmış; savaşın yakıcı sıcağını da, ölümün soğuk yüzünü de tanımışlardı…

 Ama asıl bundan sonra o cehennemin içine dalacaklar, bundan sonraki görev er meydanına Allah, Allah sesleriyle yansıyacaktı. Bu cehennemi ortamda gerçek olan tek bir şey vardı ki; o da savaş meydanlarının yenilmez yiğidi Mehmetçiklerin sergilemiş olduğu cesaret, iman gücü, hiçbir güçlükten yılmamaları idi. Onlar savaşın içinde bambaşka bir hal alıyor verilen her görevi, canları pahasına hiç tereddüt etmeden yerine getiriyorlardı.

 Tarih sayfalarına altın harflerle yazılı bu gerçeğe tanıklık ettiği için Yıldırım Üsteğmen kendisinin çok şanslı olduğuna inanıyordu. Böylesi bir görev kaç subaya nasip olabilirdi ki?

 Taburun bulunduğu bölgeye döndüklerinde, havanın aydınlanmasına üç-dört saatlik bir zaman kalmıştı. Bu sürede onlar için taarruz edilecek bölgeye doğru, taarruz çıkış hattına yaklaşmalarına yeterdi…

 Araçtan indiklerinde, bütün bölük komutanlarının tabur komuta yerinde onları beklediklerini gördüler. Bulundukları yerde büyük bir sessizlik hâkimdi. Bu sessizliği zaman, zaman Beşparmak Dağları istikametinden gelen makinalı tüfek atışları bozuyordu!

 Tabur Komutanı onları daha fazla meraklandırmadan söze girdi:

    - Arkadaşlar sabah şafak vaktiyle birlikte, tam karşımızda bulunan Beşparmak Dağlarının Boğaz Bölgesi istikametindeki Rum mevzilerini, bu mevzilerin doğuya doğru uzanımında bulunan Rum yerleşim bölgelerini ele geçirme emri aldık, dedikten sonra; harita üzerinden taarruz edecekleri bölgeyi, ele geçirilecek Rum köylerini gösterdi.

 Harita başına toplanan subaylardan çıt çıkmıyor, Tabur Komutanının emri büyük bir dikkatle dinleniyordu. Tabur Komutanı verilen görevi tam olarak anlattıktan sonra; 

 - Bir sorusu olan var mı? Diye sordu.

    İçlerinden sadece Yıldırım Üsteğmen;

 -  Evet, var komutanım var, diye cevapladı.

 - Tamam, verdiğiniz emir çerçevesinde iki saat sonra Rum mevzilerine taarruz edeceğiz. Allah’ın izniyle bu görevimizi de kayıp vermeden yerine getireceğimize olan inancım tamdır. Ancak taarruz emrini verirken, çevremizde bulunan dost birliklerden hiç bahsetmediniz! Dağlar hattında savaşan komandolarımız şu an itibariyle nerede? Ya kahraman mücahit kardeşlerimiz hangi mevzilerde bulunuyor? Taarruz sırasında ateş desteği alabilecek miyiz?

 Binbaşı Turgay; Yıldırım Üsteğmenin sorusuna kısa, net bir cevap verdi:

  - Yıldırım’ım; savaşta başarı an be an değişir, bu değişimi savaşa giren birlikler sağlar. Hele ki dağ muharebelerinde Rum komandolarıyla savaşan birliklerimiz timler halinde hareket ediyorlar. Bu süreci harita üzerinde yapılan planlamalar değil, muharebe sahasında parlayan süngülerimiz belirler.   

   O nedenle, gün doğumuyla birlikte harekât arazisinde ne kadar çok parıldayan süngü görürsen, bilesin orada bizim aslanlarımız vardır. Çünkü Mehmetçiğin olduğu yerde, düşmanın süngüsü parlamaz.

  Böylesi bir cevap, hamaseti yüksek ama bir o kadar da gerçekti.  Zafer süngünün ucunda ise; tarih sayfaları Mehmetçiğin süngüsüyle kazandığı nice zaferleri yazmıştı.

   Şimdi de Kıbrıs’ta da yazacaktı. Adaya indikleri ilk andan itibaren, bölük komutanlarının vermiş olduğu isabetli emirler, soğukkanlı davranışları, askerlerin tümüne güven vermiş; en kıdemli subayından, en kıdemsiz erine kadar birbirleri arasında olağanüstü bir sevgi yoğunluğu oluşmasına neden olmuştu. Komutanlarına böylesine güvenen, büyük bir sevgi besleyen bu birliğin, savaş meydanında yerine getiremeyeceği bir görev olabilir miydi?

 Üsteğmen Yıldırım, bu cevap karşısında çok heyecanlanmış olacak ki;

   -  Anlaşıldı komutanım. Hele bir taarruza başlayalım, canımız pahasına da olsa, Rum mevzilerinin tamamını en kısa sürede ele geçireceğiz,  diye cevapladı.

 Tabur Komutanı; 

 - Haydi, arkadaşlar şimdi bölüklerinizin başına. Gazamız mübarek olsun.

  Havanın aydınlanmasına az bir zaman kalmıştı. Birliklerimiz avcı kolu halinde taarruz yapılacak bölgeye doğru harekete geçmişler, en yüksek seviyede sessizlik tedbirleri uygulanıyordu.

 Taarruza katılacak birliklerin taarruz bölgesine yapmış olduğu sessizce intikaline, çevreden gelen silah seslerinin eşlik ediyor ama onlardan çıt çıkmıyordu.

 Bu yürüyüşleri kısa sürdü. Bütün birlikler taarruz düzenine geçmişler, tabur komutanından gelecek emri bekliyorlardı…

  Güneş henüz yüzünü göstermemişti. Ama hava o kadar sıcaktı ki, nefes bile almak güçtü… Adanın Temmuz sıcağı can yakacağa benziyordu. Bir de çevredeki yangınlar eklendiğinde, hava sıcaklığının 50 derecenin üzerinde olacağı kesindi.

 Üsteğmen Yıldırım, ’’Bu cehennemi sıcakta mürettebatla kullanılan silahların özellikle 12,7 mm’lik uçaksavar makineli tüfek ve mühimmatının, 81 mm’lik havanların, 57 mm’lik, 75 mm’lik geri tepmesiz topların, bunların cephane sandıklarının erlerin sırtında nasıl taşınacağını düşündü?’’

Çok zor olacaktı ama hem savaşacaklardı; hem de bu silahlar Mehmetçiğin omuzunda, kucağında nasıl olursa olsun mutlaka taşınacaktı.

 En nihayetinde güneşin ilk ışıkları Beşparmak dağlarına düşmeden, emredilen saatte taarruz çıkış hattını geçtiler.

 Taarruz başlamıştı…

 Tabur birlikleri ‘’Allah, Allah’’ sesleriyle Rum mevzileri istikametinde ilerlemeye başladılar. Taarruz arazisi Beşparmak Dağları istikametinden geldiği belli Rum dağ topçusu ve havanları tarafından ateş altına alınmıştı. Ama Mehmetçik bu yoğun ateş gücü karşısında çelikleşmiş gövdesini siper etmiş, düşmanın üzerlerine yağdırdığı mermi yağmuruna aldırış etmeden komutanlarının vermiş olduğu emri yerine getiriyor, hiç tereddüt etmeden Rum mevzilerine doğru ölmek pahasına ilerlemeye devam ediyorlardı.

  Bu taarruz mutlaka başarılmalıydı.

  Yıldırım Üsteğmen, düşman mevzilerini tam cepheden gören bir yere mevzilenmiş, taarruz arazisini yoğun bir ateş altında tutan bir Rum makineli tüfek mevziini gözüne kestirmişti. Taarruzun başlamasıyla, birlikleri oldukça tesirli ateş altına alan bu makineli tüfeği elinde dürbün gözetlemeye devam eden Üsteğmen’e göre; Bu makineli tüfek mutlak surette susturulmalıydı. Çünkü bulunduğu yer, bölgenin en hâkim noktasında olduğu gibi; beton koruganla korunan bir mevziin de içindeydi.

   Yanındaki telsizcisine, taburun tanksavar silah takım komutanıyla irtibat kurmasını emretti!  Az sonra irtibat kurulmuş; takım komutanı telsizin başında hazırdı… Yıldırım Üsteğmen, telsizcisinin yanına doğru süründü. Telsiz mikrofonunu alarak;

    - Teğmenim, taarruz bölgemizi etkili bir şekilde ateş altına alan bir Rum makineli tüfek yuvası tespit ettim. Bu makineli yuvasının derhal susturulması gerekiyor. Ancak makineliyi beton bir koruganın içine gizlemişler. Benim elimde bu mevziiyi susturacak güçte bir silah yok! Bana nasıl yardım edebilirsin?’’

 Tanksavar Takım Komutanı:

  - Anlaşıldı komutanım, bulunduğunuz yeri bana tarif ediniz, oraya 75 mm’lik bir geri tepmesiz top göndereceğim. Bu silah, o belayı susturmanıza yeter.

   Üsteğmen Yıldırım bulunduğu yeri tarif etti. Taarruz bölgesi düşmanın yoğun makineli tüfek atışı altındaydı. En ufak bir kıpırtıda dahi yüzlerce mermi o bölgeye yoğunlaşıyordu...

 Buna rağmen Yıldırım Üsteğmenin istemiş olduğu 75 mm’lik geri tepmesiz top kısa bir süre sonra oraya gelmişti. Yıldırım Üsteğmen gelen topun nişancısına döndü,

  -  Oğlum, karşımızdaki Rum makineli tüfek mevziisinin yerini tespit eden kişi olarak, onu etkisiz hale getirmek benim görevim. Kaldı ki, bu mevziiyi 2-3 saatten beridir ben takip ediyorum. Sen şöyle yanıma mevzilen bakayım, dedi.

  Topun başına geçen Üsteğmen Yıldırım, sağ gözünü dikkatle top dürbününe dayadı. Nişangâhta gözüken artının tam da ortasını Rum makineli tüfek mevziisinin bulunduğu yere getirdi. Nefes dahi almadan geri tepmesiz topun tetiğine dokundu.

  Birkaç saniye içinde düşmanın bu mevzii yerle bir olmuş, taarruz eden birliklerimiz rahat bir nefes almıştı.

 Tam bu esnada Üsteğmen Yıldırımın bulunduğu yerin hemen önündeki kayalıklara peş, peşe üç mermi isabet etti. Mermilerin tesiriyle sıçrayan kaya parçalarından bir kaçı, üsteğmenin çelik başlığına isabet etse de herhangi bir zarar vermemişti ama Yıldırım Üsteğmen ilk kez ölümün sıcak nefesini hemen yanı başında hissetmişti! 

  ‘’Öldürmeyen Allah, öldürmüyor işte’’ diye düşündü.

 Hem daha yapılacak çok iş vardı. Rum mevzileri ele geçirilmişti ama şimdi de, Rumların yerleşim bölgelerinin ele geçirilmesi gerekiyordu. Bu arada sırtlar hattında savaşan komandolarımıza, bizim burada olduğumuzu, Rum mevzilerinin ele geçirildiğini bildirmek gerekiyordu.

  Ama nasıl?

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kibrishakikat.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.