Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Anasayfa KIBRIS Haberi O GECE… Bu haber 359 kez okundu.
KIBRIS Haber Girişi: 19.05.2021 - 12:43, Güncelleme: 19.05.2021 - 13:50

O GECE…

 

O GECE…

Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (1)
        ‘’Bu kitap;   Esir hayatları özgürlüğüne kavuşturan o gecenin kahramanlarına ithaf edilmiştir.’’         O SÜREÇ…    Tarih 15 Temmuz 1974…        Kıbrıs adasında Yunan Cuntası destekli bir askeri darbe gerçekleşmiş, adanın her yanında kanlı olaylar yaşanmaktadır. Bu arada ‘Türk Kasabı’ lakaplı Nikos Samson, ‘Helen Cumhuriyeti’ adıyla yeni bir devlet kurulduğunu ilan etmiştir. Eli kanlı bu terörist adanın yönetimini ele geçirmiştir ama esas hedefi Kıbrıs Türklerinin yok edilmesidir. Kanlı silahların namlusu adada yaşayan soydaşlarımıza çevrilmiş; çok geçmeden adadan hiç de iç açıcı olmayan katliam haberleri gelmeye başlamıştır.   İşte Kıbrıs’ta böylesine kritik bir süreç yaşanırken, Anavatan Türkiye’deki Ecevit-Erbakan koalisyon hükümeti olayları yakinen takip etmektedir. Türkiye, 1960 yılında kurulan ‘Kıbrıs Cumhuriyetinin’ temelini teşkil eden uluslararası antlaşmalar gereğince adanın üç garantör ülkesinden birisidir. Bu garantörlük hakkı; adada yeniden güvenlik ve asayişin sağlanabilmesi için Türkiye’ye hem tek başına, hem de diğer garantör ülkelerle birlikte Kıbrıs’a müdahale hakkı da tanımıştır.         Kıbrıs’ta yaşanan sıcak gelişmeleri yakinen takip eden Türk Milleti ayaktadır. Kıbrıs adası, 307 yıl boyunca Osmanlı Devletinin hâkimiyetinde kalmış ata yadigârımızdır. Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin Akdeniz’e yansımasıdır. 90 bin civarında soydaşımızın yaşadığı bu önemli ada; Türkiye’ye 65 km mesafede, konumu itibariyle ülkemiz için çok önemlidir. Çünkü adayı elinde bulunduran tarafa Türkiye’yi güneyden kontrol etme üstünlüğü sağladığı gibi,  Türkiye’nin uluslararası sulara açılan tek penceresidir. Ayrıca uçak gemisi konumuyla, adayı üs olarak kullanacak ülkeye tıpkı İngiltere’ye sağladığı gibi önemli avantajlar da sağlamaktadır.        Böylesine kritik bir dönem yaşanırken; ülkemizin milli menfaatlerini yakından ilgilendiren bu gelişmeler dikkatle takip edilmekte, yaşanan gelişmeler üzerine tedbirler alınmaktadır. Başbakan Ecevit, adada yaşanan tedhiş hareketlerinin durdurulması için diğer garantör ülkelere işbirliği çağrısında bulunmuş ancak istenen yanıtı alamamıştır.        Yunanistan’da bulunan ‘’Cunta Yönetimi’’, adadan gelen haberlere göre yaşanan olayların baş sorumlusudur. İngiltere’ye gelince; konunun müzakereler yoluyla halledilebileceğini ileri sürerken, ada üzerindeki hak ve menfaatlerini,  adadaki üslerini barış yoluyla koruyabilmenin peşindedir.  Zaman giderek buradaki soydaşlarımızın aleyhine gelişmekte, adadan Türklere yönelik toplu katliam haberleri gelmeye devam etmektedir. Türkiye ya büyük ülke olma vasfını yerine getirerek Kıbrıs’taki hakkını, hukukunu savunmaya devam edecek; ya da ata yadigârı Kıbrıs adasıyla birlikte, burada yaşayan soydaşlarını kaybedecektir.        Adanın Ortadoğu’nun enerji yataklarını kontrol eden stratejik konumu; emperyalist ülkeleri ilgilendiren en önemli şey olup; yıllardan beri ada çevresinde var olduğu iddia edilen zengin petrol-hidrokarbon yataklarının tespiti, işletilmesi de bu ilginin ekonomik odak noktasıdır.         Kıbrıs’ta gelişen bu olaylar üzerine A.B.D, adada BG(Barış Gücü) askerleri bulunduran BM derhal devreye girmiş; Türkiye’ye itidal çağrısında bulunmuşlar, adaya yapacağı askeri bir müdahale sonuçlarının Türkiye için hiç de iyi olmayacağı mesajını vermişlerdir! Ama adanın ve bölgenin kaderini, binlerce kilometre ötede yaşayanların telkinleri, baskıları değil; Kıbrıs’ta kazanılmış hakkını, hukukunu savunmaya kararlı Türkiye belirleyecektir.            Savaşlar, savaşta yaşanan acılar, neredeyse insanlık tarihi kadar eskiye dayanır. İnsanlık âleminin bu yaşlı gezegende yaşadığı binlerce yıllık mazisine bakıldığında; yaradılışın o mucizevi gerçeğinden bugüne iki büyük dünya savaşının yaşanmasına rağmen insanlık, hiçbirinden yeterince ders almamış, alamamıştır.  Hala dünyanın pek çok yerinde ama özellikle de ülkemizin yanı başındaki coğrafyada, Ortadoğu’nun bilinen ülkelerinde, sınırlarımızın hemen dibinde yaşanan savaş denen vahşetin ne olduğunu, insanları nasıl etkilediğini, savaştan kaçarak ülkemize sığınan milyonlarca Suriyeli mültecinin yaşam şartlarına bakarak anlamak mümkündür.          Savaşın getirdiği insanlık dışı trajik görüntüler; yüreklerimizi derinden yaralayan insanlık ayıpları dünyanın gözü önünde yaşanmaktadır. İnsanlık âlemi böylesine bir sürece tanıklık ederken; bu savaşların tamda orta yerinde yaşama tutunmak adına mücadele eden insanlar olduğunu unutmamak gerekir. Kimi insanlar savaş ortamında birbirlerini acımasızca katlederken, kimi insanlar da insanlık adına gurur veren sıcacık davranışlara imza atabilmektedirler.          ‘İnsan-Savaş-Vahşet’ üçgeninde dahi insan kalabilmeyi, insanca davranabilmeyi becerenlerin yaşadığı, yüreklere dokunan öylesine çarpıcı öyküleri var ki! Bu öyküler, nadiren de olsa tanıklık edenler ya da olayların kahramanları tarafından yıllar sonra da olsa anlatılmaktadır.          Şüphesiz savaşın kendisi başlı başına bir olaydır. Savaş denen canavar; insanlık değerlerini acımasızca yok eder, ezip geçer. Ne acıdır ki, savaşı yaratan da, yaşayan da insandır. Ama savaşın içinde ölüm olduğu gibi; aşk da, sevgi de, hasret de, yaşamak arzusu da vardır.          Zaman, tarih sayfalarına not düşen gerçeklerin hafızasıdır. Günü gelir o sayfalar açılır, gerçekler birer, birer söz alır. Öylesine gerçekler vardır ki; tarihe ışık tutacak pek çok olayı da hatırlatır. Hele ki o gerçeklerin her birisi unutmayan yüreklere, beyinlere kazınmışsa… O gerçekler; savaşın tam da ortasında kalan çocukların, kadınların, yaşlıların, emzikli bebeklerin, hamile annelerin hayata tutunabilmek, özgürlüğe kavuşabilmek için verdikleri mücadeleyi anlatıyorsa…           Kıbrıs adasında savaşın karanlık yüzünde pek çok insanlık ayıpları yaşanmış; tarih sayfalarına bunları yapanların sadece utancı kalmıştır. 20 Temmuz- 16 Ağustos 1975 tarihleri arasında adada yaşanan savaşın tüm acımasız koşullarına rağmen, orada öyle bir gece yaşanmıştır ki, vardır ki, o süreci konunda barındıran toprak ana bile; ‘’işte insanlık budur’’ demiştir.           O gece, savaşın tam da orta yerinde kalanların önünde yürüyebilecekleri iki yol vardır: İlki savaşın tüm acımasızlıklarıyla dolu ölüme giden çıkmaz sokaktır. İkincisi ise; insan olmanın tüm erdemlerini barındıran, hayatın güzellikleriyle dolu özgürce yaşama giden yoldur.          İşte böylesi bir savaş ortamında; Bu iki yolun başlangıcında, hayatla-ölüm arasına sıkışıp kalanlar, bilinmeyen sona doğru adım, adım yaklaşmaktadırlar…         Ama hayat onlara öylesine bir sürpriz yapar ki! Onlar, o gece ölüme giden çıkmaz sokakta son nefeslerini vereceklerini sandıkları anda; kendilerini özgürce yaşayacakları topraklara giden yolda bulur, yaşama yeniden merhaba derler...        Kırk dört yıl önce Kıbrıs’ta o gece yaşananların her anı gerçektir, hepsi insancıl yüreklere dokunuştur. Savaşın tüm acımasızlıklarına, yaşadıkları onca acıya rağmen düşmanına dahi insanca davranmayı başaranların, nesiller boyunca anlatılacak hikâyesidir…                                                                                                                                                                                                                          ‘’Savaşta yaşananlara inanamazsın! Yaşamla ölüm arasına sıkışır, dehşete kapılırsın. Savaş bitse de etkisinden kurtulamazsın, korkarsın! Kırk dört yıl önce ben bunların hepsini yaşadım. O geceyi ise hiç unutmadım, unutamadım…’’                                                                                                                                           (Atilla Çilingir)                                                            (20 Temmuz 2018)                                                                    BİRİNCİ BÖLÜM            Günün ilk ışıkları Akdeniz’i henüz aydınlatmış, yaz sıcağının ıslak nemli havası bölgeye iyice sinmiş, nefes almayı dahi zorlaştırıyordu.  Çevrede sadece cır, cır böceklerinin gevezeliği duyuluyor, tabiat ana büyük bir suskunluk yaşıyordu. Yaşam, az sonra büyük bir olaya tanık olacağını nerden bilebilirdi ki?      Savaşa katılacak askerler, kaderin onlara neyi, nasıl sunacağını bilmeden büyük bir heyecanla komutanlarından gelecek emri bekliyorlardı…        Güneş bir mızrak boyu yükselmişti ki bu büyülü ortamı, o ölüme benzeyen, o görülemeyen sessizliği, transistorlu bir radyonun sesi bozuverdi!         Takvimlerdeki zaman 1974’ün 20 Temmuzunu gösteriyor; saatler ise altıyı on dakika geçiyordu…   Radyodan duyulan ses biraz daha yükseldi… Sadece onlar değil sanki yer, gök bu sesi dinliyordu: ‘’ Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs'a indirme ve çıkarma harekâtına başlamış bulunuyor. Allah milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin. Bu şekilde insanlığa ve barışa büyük hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki, kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için; yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için Ada'ya gidiyoruz.’’           Gerçek o ki, savaş başlamıştı. İşte o anda ölüme benzeyen ama görülemeyen o sessizlik bir anda; ‘’Yaşa, Varol’’ nidalarıyla bozuluverdi. Çünkü helikopterlerle Kıbrıs’a gidecek askerlerden önce, hava indirme birlikleri, dönemin Başbakanı Ecevit’in bu konuşmayı yaptığı dakikalarda adaya paraşüt atlayışlarını gerçekleştiriyorlardı.               Yıldırım Üsteğmen; bölüğünün subay ve astsubaylarını yanına çağırdı:                 - Gazamız mübarek olsun arkadaşlar. Birkaç saat içinde adaya hareket edeceğiz. Birliklerinizi helikopterlere biniş sırasına göre hazırlayın, dedi. Onlar takımlarının başına dönerken, aklına şu çok sevdiği cümle gelivermişti! Bir Kızılderili atasözüydü;  ‘’Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem, utanç duymayayım.’’      Düşman kuvvetli miydi?      Arazi nasıldı?      Gerçekten de adada karşılaşacakları durum neydi?       Onları nasıl bir ortam bekliyordu?      Kıbrıs’ta soydaşlarımızı, acımasızca katleden Rum çetecileri onları nasıl karşılayacakları?      Radyodan dinlediği kadarıyla, oraya gittiklerinde onlara ateş açılmaması mümkün olabilir miydi?    Sorular, sorular, sorular…    Şimdi bunları düşünmenin ne zamanı, ne de sırasıydı. Zaten zaman gelmiş, helikopterlere biniş sırası onlardaydı. İşte tam bu sırada, Harp Okulundaki sınıf arkadaşı Üsteğmen Ali Zekayi’nin bulundukları bölgeye doğru geldiğini gördü.  Üsteğmen Ali nefes, nefese;  - Yıldırım, ben de sizinle adaya gelmeliyim. Beni tabur komutanınızın yanına götürür müsün?, dedi. Yıldırım Üsteğmen şaşırmıştı!  - Ali sen de nereden çıktın?, diye sordu.     O anda, Üsteğmen Ali’nin Kıbrıslı olduğunu ailesinin de adada yaşadığını hatırladı. Ali Üsteğmen yıllar önce askeri ortaokula onunla birlikte başlamıştı. O yıl, o ve üç arkadaşı daha askeri okula başlamışlar, subay çıktıktan sonra da her birisi ülkemizin değişik birliklerinde görev almışlardı…     Ali Üsteğmen:  - Yıldırım, ben Eğridir’de komando kursundaydım. Kıbrıs’ta savaş çıktığını öğrenince, kurstan kaçtım, kendi aracımla buraya kadar geldim. Şimdi de adaya savaşmaya gitmem gerekiyor.     Yıldırım Üsteğmen, - Tamam, ben şimdi durumu Tabur komutanımıza ileteceğim, diyerek, Burhanettin Yarbayın yanına gitti. Kısa bir süre geçmişti ki, tekrar Ali Zekayi Üsteğmenin yanına döndü  - Tamam, Ali sen de bizimle birlikte adaya geliyorsun. Yanında bu tabancandan başka silahın da yoktur sanırım. Dur, şimdi ben halledeceğim.     Hemen birkaç adım ötede duran bölük başçavuşu Celal Astsubayına seslendi; - Celal yanıma koş hemen. Celal Başçavuş, anında Yıldırım Üsteğmenin yanına gelmişti bile; -  Emredin komutanım.    Yıldırım Üsteğmen, Ali Üsteğmeni işaret ederek, - Celal, Ali Üsteğmen de bizimle birlikte adaya geliyor, ona acilen bir makineli tabanca, cephane, çelik başlık, matara, savaşta gereken diğer teçhizat gerekli. Bulabilir misin? dedi. Celal Başçavuş, kısa bir duraklamadan sonra; - Komutanım, bizim alayın ikinci sortide gelecek birliklerinden bir tanesinden alabilirim, dedi ve hızla uzaklaştı!    Helikopterlerin kalkmasına çok az kalmıştı!    Birkaç dakika geçmemişti ki, Celal Başçavuş Ali Üsteğmen için istenen silah, cephane ve diğer teçhizatla birlikte dönmüştü.  Getirdiği şeyleri Ali Üsteğmene teslim ettikten sonra, süratle bineceği helikoptere doğru koştu…    Ali Üsteğmen de anasının, babasının tüm akrabalarının yaşadığı vatan topraklarına Kıbrıs’a gidiyordu. Artık onun için yapacağı ilk şey; ailesini esir düştüğü Rumların elinden kurtarmak olacaktı.     Üsteğmen Ali;  - Sağ ol Yıldırım, iyi ki sana rastladım diyerek, o da harekete hazır helikopterin yanına doğru yürüdü.    Artık geçen her dakika onları savaşa biraz daha yaklaştırıyordu!    Yıldırım Üsteğmen bölük telsizinin mikrofonunu eline aldı, harekete hazır bekleyen bölüğüne seslendi:  - Haydi, arkadaşlar vatan bizden görev bekliyor, İstikamet Kıbrıs. Gazamız mübarek olsun, dedi. Helikopterlerin motor sesleri, askerlerin,   - Allah, Allah seslerine karışmış, savaşın görünmeyen yüzü Akdeniz’in üzerine düşmüştü…  Saatler tam 08.00’i gösteriyordu.     Helikopterlerin motor homurtularına, pervanelerinin sesi karıştı! Bir anda binme bölgesi toz duman olmuş, toz bulutundan sıyrılıp, kalkışa geçen her bir helikopter, göreve gitmenin coşkusuyla havalanmaya başlamıştı.    Gidiyorlardı… Savaş bu ya! Ölüm ne kadar yakınsa, yaşamak o kadar uzaktı…     Helikopterlerdeki her bir askerin üzerinde kadro silahı, cephanesi, demirbaş erzakı; (üç günlük konserve, peksimet) en önemlisi, her birisinin bir matara da suyu vardı.    İşte onlara; savaşın ilk saatlerinde ama belki de savaşacakları günler boyunca bu yaşam malzemeleri eşlik edecekti… Tabii ki, kader onlara o cehennemde hayatta kalma şansı verirse! Öğrendikleri kadarıyla, adadaki inme bölgesi, bu bölgeyi çevreleyen Beşparmak Dağları alev, alev yanıyordu. Bir de Temmuz güneşinin sıcağı eklendiğinde, savaşacakları bölgenin cehennemden bir farkı olmayacağı kesindi.    Yıldırım Üsteğmen; ‘Her şeye rağmen moralimiz yüksek, imanımız sağlam, Allah yardımcımızdır’ diye düşündü.  İçini derin bir heyecan kaplamıştı ama bir o kadar da soğukkanlı olmalıydı…    Sabahın ilk ışıklarıyla parıldayan Torosların allı morlu görüntüsü, yavaşça kaybolmuş! O heybetli sıradağlar yerini Kıbrıs adasının bilinen sivri burunlu görüntüsüne, denize paralel sıradağlarına, uzun sahil şeritlerine bırakmaya başlamıştı… Görünen o ki, Kıbrıs’a yaklaşıyorlardı…             Ada parçasından içeri süzüldükleri anda; helikopterlerin çevresini düşman uçaksavar topçusunun açtığı kesif bir baraj ateşi kaplamıştı! Adeta sinema perdesinde, çevresi uçaksavar silahlarının ateşiyle kaplı bir savaş sahnesinin içindeki hava taarruzunu izliyorlardı… Ama bu filmin başoyuncuları bizzat kendileriydi! Ya adaya giden helikopterlerden biri, açılan bu ateş nedeniyle isabet alır da düşerse?    Yıldırım Üsteğmen bu olumsuz düşünceleri beyninden uzaklaştırmaya çalıştı. Ama bir türlü beceremedi! Çünkü gerçekten de ada üzerine geldikleri andan itibaren müthiş bir ateş bulutuna girmişlerdi sanki… Bir ara bulundukları helikopteri kullanan pilotlara gözü ilişti! Belli ki, her ikisi de soğukkanlı olmaya çalışıyorlardı. Ancak, düşman ateşi giderek yoğunlaşıyordu…     Pilotlar, biri birlerine baktılar! Kıdemli olanı sağ elinin başparmağı ile yukarıyı işaret etti. Anlaşılan o ki, helikopterler düşman ateşinden etkilenmemek için daha yükseğe tırmanacaklardı. Öyle de yaptılar! O kesif ateşten kısa bir süre için de olsa kurtulmuşlardı.    Kıdemli pilot Yıldırım Üsteğmene bir kulaklık uzatarak, takmasını işarete etti. Üsteğmen Yıldırım kulaklığı takar, takmaz; pilotun sesini duydu;  - Böyle devam edemeyiz Üsteğmenim! Zaten Helikopter filomuzun baş pilotundan emir aldık. Daha yükseğe çıkıyoruz. Bu irtifada kalırsak, birkaç helikopterimizi kaybedebiliriz!, dedi. Yıldırım Üsteğmen;   - Anlaşıldı kaptan. Allah yardımcımız olsun, diye cevapladı. Helikopterler peş, peşe daha yüksek bir irtifaya doğru tırmanmaya başladılar.      Rum uçaksavarları helikopterlerin bu tırmanışları karşısında çaresiz kalmışlardı! Ama savaş denen cehennem, yüzünü ilk kez havada göstermişti. Yıldırım Üsteğmen; iç sesiyle bildiği tüm duaları okudu; ‘’Allah’ım beni ve tüm Mehmetçiklerimizi sevdiklerimize kavuştur, koru bizi Yüce Rabbim.’’
Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (1)

        ‘’Bu kitap;   Esir hayatları özgürlüğüne kavuşturan o gecenin kahramanlarına ithaf edilmiştir.’’

 

      O SÜREÇ… 

 

Tarih 15 Temmuz 1974…

       Kıbrıs adasında Yunan Cuntası destekli bir askeri darbe gerçekleşmiş, adanın her yanında kanlı olaylar yaşanmaktadır. Bu arada ‘Türk Kasabı’ lakaplı Nikos Samson, ‘Helen Cumhuriyeti’ adıyla yeni bir devlet kurulduğunu ilan etmiştir. Eli kanlı bu terörist adanın yönetimini ele geçirmiştir ama esas hedefi Kıbrıs Türklerinin yok edilmesidir. Kanlı silahların namlusu adada yaşayan soydaşlarımıza çevrilmiş; çok geçmeden adadan hiç de iç açıcı olmayan katliam haberleri gelmeye başlamıştır.

  İşte Kıbrıs’ta böylesine kritik bir süreç yaşanırken, Anavatan Türkiye’deki Ecevit-Erbakan koalisyon hükümeti olayları yakinen takip etmektedir. Türkiye, 1960 yılında kurulan ‘Kıbrıs Cumhuriyetinin’ temelini teşkil eden uluslararası antlaşmalar gereğince adanın üç garantör ülkesinden birisidir. Bu garantörlük hakkı; adada yeniden güvenlik ve asayişin sağlanabilmesi için Türkiye’ye hem tek başına, hem de diğer garantör ülkelerle birlikte Kıbrıs’a müdahale hakkı da tanımıştır.

        Kıbrıs’ta yaşanan sıcak gelişmeleri yakinen takip eden Türk Milleti ayaktadır. Kıbrıs adası, 307 yıl boyunca Osmanlı Devletinin hâkimiyetinde kalmış ata yadigârımızdır. Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin Akdeniz’e yansımasıdır. 90 bin civarında soydaşımızın yaşadığı bu önemli ada; Türkiye’ye 65 km mesafede, konumu itibariyle ülkemiz için çok önemlidir. Çünkü adayı elinde bulunduran tarafa Türkiye’yi güneyden kontrol etme üstünlüğü sağladığı gibi,  Türkiye’nin uluslararası sulara açılan tek penceresidir. Ayrıca uçak gemisi konumuyla, adayı üs olarak kullanacak ülkeye tıpkı İngiltere’ye sağladığı gibi önemli avantajlar da sağlamaktadır.

       Böylesine kritik bir dönem yaşanırken; ülkemizin milli menfaatlerini yakından ilgilendiren bu gelişmeler dikkatle takip edilmekte, yaşanan gelişmeler üzerine tedbirler alınmaktadır. Başbakan Ecevit, adada yaşanan tedhiş hareketlerinin durdurulması için diğer garantör ülkelere işbirliği çağrısında bulunmuş ancak istenen yanıtı alamamıştır.

       Yunanistan’da bulunan ‘’Cunta Yönetimi’’, adadan gelen haberlere göre yaşanan olayların baş sorumlusudur. İngiltere’ye gelince; konunun müzakereler yoluyla halledilebileceğini ileri sürerken, ada üzerindeki hak ve menfaatlerini,  adadaki üslerini barış yoluyla koruyabilmenin peşindedir.  Zaman giderek buradaki soydaşlarımızın aleyhine gelişmekte, adadan Türklere yönelik toplu katliam haberleri gelmeye devam etmektedir. Türkiye ya büyük ülke olma vasfını yerine getirerek Kıbrıs’taki hakkını, hukukunu savunmaya devam edecek; ya da ata yadigârı Kıbrıs adasıyla birlikte, burada yaşayan soydaşlarını kaybedecektir.

       Adanın Ortadoğu’nun enerji yataklarını kontrol eden stratejik konumu; emperyalist ülkeleri ilgilendiren en önemli şey olup; yıllardan beri ada çevresinde var olduğu iddia edilen zengin petrol-hidrokarbon yataklarının tespiti, işletilmesi de bu ilginin ekonomik odak noktasıdır.

        Kıbrıs’ta gelişen bu olaylar üzerine A.B.D, adada BG(Barış Gücü) askerleri bulunduran BM derhal devreye girmiş; Türkiye’ye itidal çağrısında bulunmuşlar, adaya yapacağı askeri bir müdahale sonuçlarının Türkiye için hiç de iyi olmayacağı mesajını vermişlerdir! Ama adanın ve bölgenin kaderini, binlerce kilometre ötede yaşayanların telkinleri, baskıları değil; Kıbrıs’ta kazanılmış hakkını, hukukunu savunmaya kararlı Türkiye belirleyecektir.

           Savaşlar, savaşta yaşanan acılar, neredeyse insanlık tarihi kadar eskiye dayanır. İnsanlık âleminin bu yaşlı gezegende yaşadığı binlerce yıllık mazisine bakıldığında; yaradılışın o mucizevi gerçeğinden bugüne iki büyük dünya savaşının yaşanmasına rağmen insanlık, hiçbirinden yeterince ders almamış, alamamıştır.

 Hala dünyanın pek çok yerinde ama özellikle de ülkemizin yanı başındaki coğrafyada, Ortadoğu’nun bilinen ülkelerinde, sınırlarımızın hemen dibinde yaşanan savaş denen vahşetin ne olduğunu, insanları nasıl etkilediğini, savaştan kaçarak ülkemize sığınan milyonlarca Suriyeli mültecinin yaşam şartlarına bakarak anlamak mümkündür.

         Savaşın getirdiği insanlık dışı trajik görüntüler; yüreklerimizi derinden yaralayan insanlık ayıpları dünyanın gözü önünde yaşanmaktadır. İnsanlık âlemi böylesine bir sürece tanıklık ederken; bu savaşların tamda orta yerinde yaşama tutunmak adına mücadele eden insanlar olduğunu unutmamak gerekir. Kimi insanlar savaş ortamında birbirlerini acımasızca katlederken, kimi insanlar da insanlık adına gurur veren sıcacık davranışlara imza atabilmektedirler.

         ‘İnsan-Savaş-Vahşet’ üçgeninde dahi insan kalabilmeyi, insanca davranabilmeyi becerenlerin yaşadığı, yüreklere dokunan öylesine çarpıcı öyküleri var ki! Bu öyküler, nadiren de olsa tanıklık edenler ya da olayların kahramanları tarafından yıllar sonra da olsa anlatılmaktadır.

         Şüphesiz savaşın kendisi başlı başına bir olaydır. Savaş denen canavar; insanlık değerlerini acımasızca yok eder, ezip geçer. Ne acıdır ki, savaşı yaratan da, yaşayan da insandır. Ama savaşın içinde ölüm olduğu gibi; aşk da, sevgi de, hasret de, yaşamak arzusu da vardır.

         Zaman, tarih sayfalarına not düşen gerçeklerin hafızasıdır. Günü gelir o sayfalar açılır, gerçekler birer, birer söz alır. Öylesine gerçekler vardır ki; tarihe ışık tutacak pek çok olayı da hatırlatır. Hele ki o gerçeklerin her birisi unutmayan yüreklere, beyinlere kazınmışsa… O gerçekler; savaşın tam da ortasında kalan çocukların, kadınların, yaşlıların, emzikli bebeklerin, hamile annelerin hayata tutunabilmek, özgürlüğe kavuşabilmek için verdikleri mücadeleyi anlatıyorsa…

          Kıbrıs adasında savaşın karanlık yüzünde pek çok insanlık ayıpları yaşanmış; tarih sayfalarına bunları yapanların sadece utancı kalmıştır. 20 Temmuz- 16 Ağustos 1975 tarihleri arasında adada yaşanan savaşın tüm acımasız koşullarına rağmen, orada öyle bir gece yaşanmıştır ki, vardır ki, o süreci konunda barındıran toprak ana bile; ‘’işte insanlık budur’’ demiştir.

          O gece, savaşın tam da orta yerinde kalanların önünde yürüyebilecekleri iki yol vardır: İlki savaşın tüm acımasızlıklarıyla dolu ölüme giden çıkmaz sokaktır. İkincisi ise; insan olmanın tüm erdemlerini barındıran, hayatın güzellikleriyle dolu özgürce yaşama giden yoldur.

         İşte böylesi bir savaş ortamında; Bu iki yolun başlangıcında, hayatla-ölüm arasına sıkışıp kalanlar, bilinmeyen sona doğru adım, adım yaklaşmaktadırlar…

        Ama hayat onlara öylesine bir sürpriz yapar ki! Onlar, o gece ölüme giden çıkmaz sokakta son nefeslerini vereceklerini sandıkları anda; kendilerini özgürce yaşayacakları topraklara giden yolda bulur, yaşama yeniden merhaba derler...

       Kırk dört yıl önce Kıbrıs’ta o gece yaşananların her anı gerçektir, hepsi insancıl yüreklere dokunuştur. Savaşın tüm acımasızlıklarına, yaşadıkları onca acıya rağmen düşmanına dahi insanca davranmayı başaranların, nesiller boyunca anlatılacak hikâyesidir…

 

                                                              

                                                  

 

 

 

 

                                    

 

     

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘’Savaşta yaşananlara inanamazsın! Yaşamla ölüm arasına sıkışır, dehşete kapılırsın.

Savaş bitse de etkisinden kurtulamazsın, korkarsın!

Kırk dört yıl önce ben bunların hepsini yaşadım.

O geceyi ise hiç unutmadım, unutamadım…’’

                                                                            

                                                             (Atilla Çilingir)

                                                           (20 Temmuz 2018)

 

 

 

 

 

                                                         BİRİNCİ BÖLÜM

 

         Günün ilk ışıkları Akdeniz’i henüz aydınlatmış, yaz sıcağının ıslak nemli havası bölgeye iyice sinmiş, nefes almayı dahi zorlaştırıyordu.  Çevrede sadece cır, cır böceklerinin gevezeliği duyuluyor, tabiat ana büyük bir suskunluk yaşıyordu. Yaşam, az sonra büyük bir olaya tanık olacağını nerden bilebilirdi ki?

     Savaşa katılacak askerler, kaderin onlara neyi, nasıl sunacağını bilmeden büyük bir heyecanla komutanlarından gelecek emri bekliyorlardı…

       Güneş bir mızrak boyu yükselmişti ki bu büyülü ortamı, o ölüme benzeyen, o görülemeyen sessizliği, transistorlu bir radyonun sesi bozuverdi!

        Takvimlerdeki zaman 1974’ün 20 Temmuzunu gösteriyor; saatler ise altıyı on dakika geçiyordu…

  Radyodan duyulan ses biraz daha yükseldi… Sadece onlar değil sanki yer, gök bu sesi dinliyordu:

‘’ Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs'a indirme ve çıkarma harekâtına başlamış bulunuyor. Allah milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin. Bu şekilde insanlığa ve barışa büyük hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki, kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için; yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için Ada'ya gidiyoruz.’’

          Gerçek o ki, savaş başlamıştı. İşte o anda ölüme benzeyen ama görülemeyen o sessizlik bir anda; ‘’Yaşa, Varol’’ nidalarıyla bozuluverdi. Çünkü helikopterlerle Kıbrıs’a gidecek askerlerden önce, hava indirme birlikleri, dönemin Başbakanı Ecevit’in bu konuşmayı yaptığı dakikalarda adaya paraşüt atlayışlarını gerçekleştiriyorlardı.

              Yıldırım Üsteğmen; bölüğünün subay ve astsubaylarını yanına çağırdı:

                - Gazamız mübarek olsun arkadaşlar. Birkaç saat içinde adaya hareket edeceğiz. Birliklerinizi helikopterlere biniş sırasına göre hazırlayın, dedi. Onlar takımlarının başına dönerken, aklına şu çok sevdiği cümle gelivermişti! Bir Kızılderili atasözüydü;

 ‘’Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem, utanç duymayayım.’’

     Düşman kuvvetli miydi?

     Arazi nasıldı?

     Gerçekten de adada karşılaşacakları durum neydi? 

     Onları nasıl bir ortam bekliyordu?

     Kıbrıs’ta soydaşlarımızı, acımasızca katleden Rum çetecileri onları nasıl karşılayacakları?

     Radyodan dinlediği kadarıyla, oraya gittiklerinde onlara ateş açılmaması mümkün olabilir miydi?

   Sorular, sorular, sorular…

   Şimdi bunları düşünmenin ne zamanı, ne de sırasıydı. Zaten zaman gelmiş, helikopterlere biniş sırası onlardaydı. İşte tam bu sırada, Harp Okulundaki sınıf arkadaşı Üsteğmen Ali Zekayi’nin bulundukları bölgeye doğru geldiğini gördü.  Üsteğmen Ali nefes, nefese;

 - Yıldırım, ben de sizinle adaya gelmeliyim. Beni tabur komutanınızın yanına götürür müsün?, dedi.

Yıldırım Üsteğmen şaşırmıştı!

 - Ali sen de nereden çıktın?, diye sordu. 

   O anda, Üsteğmen Ali’nin Kıbrıslı olduğunu ailesinin de adada yaşadığını hatırladı. Ali Üsteğmen yıllar önce askeri ortaokula onunla birlikte başlamıştı. O yıl, o ve üç arkadaşı daha askeri okula başlamışlar, subay çıktıktan sonra da her birisi ülkemizin değişik birliklerinde görev almışlardı…

    Ali Üsteğmen:

 - Yıldırım, ben Eğridir’de komando kursundaydım. Kıbrıs’ta savaş çıktığını öğrenince, kurstan kaçtım, kendi aracımla buraya kadar geldim. Şimdi de adaya savaşmaya gitmem gerekiyor.

    Yıldırım Üsteğmen,

- Tamam, ben şimdi durumu Tabur komutanımıza ileteceğim, diyerek, Burhanettin Yarbayın yanına gitti. Kısa bir süre geçmişti ki, tekrar Ali Zekayi Üsteğmenin yanına döndü

 - Tamam, Ali sen de bizimle birlikte adaya geliyorsun. Yanında bu tabancandan başka silahın da yoktur sanırım. Dur, şimdi ben halledeceğim.

    Hemen birkaç adım ötede duran bölük başçavuşu Celal Astsubayına seslendi;

- Celal yanıma koş hemen. Celal Başçavuş, anında Yıldırım Üsteğmenin yanına gelmişti bile;

-  Emredin komutanım.

   Yıldırım Üsteğmen, Ali Üsteğmeni işaret ederek,

- Celal, Ali Üsteğmen de bizimle birlikte adaya geliyor, ona acilen bir makineli tabanca, cephane, çelik başlık, matara, savaşta gereken diğer teçhizat gerekli. Bulabilir misin? dedi.

Celal Başçavuş, kısa bir duraklamadan sonra;

- Komutanım, bizim alayın ikinci sortide gelecek birliklerinden bir tanesinden alabilirim, dedi ve hızla uzaklaştı!

   Helikopterlerin kalkmasına çok az kalmıştı!

   Birkaç dakika geçmemişti ki, Celal Başçavuş Ali Üsteğmen için istenen silah, cephane ve diğer teçhizatla birlikte dönmüştü.  Getirdiği şeyleri Ali Üsteğmene teslim ettikten sonra, süratle bineceği helikoptere doğru koştu…

   Ali Üsteğmen de anasının, babasının tüm akrabalarının yaşadığı vatan topraklarına Kıbrıs’a gidiyordu. Artık onun için yapacağı ilk şey; ailesini esir düştüğü Rumların elinden kurtarmak olacaktı.

    Üsteğmen Ali;

 - Sağ ol Yıldırım, iyi ki sana rastladım diyerek, o da harekete hazır helikopterin yanına doğru yürüdü.

   Artık geçen her dakika onları savaşa biraz daha yaklaştırıyordu!

   Yıldırım Üsteğmen bölük telsizinin mikrofonunu eline aldı, harekete hazır bekleyen bölüğüne seslendi:

 - Haydi, arkadaşlar vatan bizden görev bekliyor, İstikamet Kıbrıs. Gazamız mübarek olsun, dedi.

Helikopterlerin motor sesleri, askerlerin,

  - Allah, Allah seslerine karışmış, savaşın görünmeyen yüzü Akdeniz’in üzerine düşmüştü…

 Saatler tam 08.00’i gösteriyordu.

    Helikopterlerin motor homurtularına, pervanelerinin sesi karıştı! Bir anda binme bölgesi toz duman olmuş, toz bulutundan sıyrılıp, kalkışa geçen her bir helikopter, göreve gitmenin coşkusuyla havalanmaya başlamıştı.

   Gidiyorlardı… Savaş bu ya! Ölüm ne kadar yakınsa, yaşamak o kadar uzaktı…

    Helikopterlerdeki her bir askerin üzerinde kadro silahı, cephanesi, demirbaş erzakı; (üç günlük konserve, peksimet) en önemlisi, her birisinin bir matara da suyu vardı.

   İşte onlara; savaşın ilk saatlerinde ama belki de savaşacakları günler boyunca bu yaşam malzemeleri eşlik edecekti… Tabii ki, kader onlara o cehennemde hayatta kalma şansı verirse!

Öğrendikleri kadarıyla, adadaki inme bölgesi, bu bölgeyi çevreleyen Beşparmak Dağları alev, alev yanıyordu. Bir de Temmuz güneşinin sıcağı eklendiğinde, savaşacakları bölgenin cehennemden bir farkı olmayacağı kesindi.

   Yıldırım Üsteğmen; ‘Her şeye rağmen moralimiz yüksek, imanımız sağlam, Allah yardımcımızdır’ diye düşündü.  İçini derin bir heyecan kaplamıştı ama bir o kadar da soğukkanlı olmalıydı…

   Sabahın ilk ışıklarıyla parıldayan Torosların allı morlu görüntüsü, yavaşça kaybolmuş! O heybetli sıradağlar yerini Kıbrıs adasının bilinen sivri burunlu görüntüsüne, denize paralel sıradağlarına, uzun sahil şeritlerine bırakmaya başlamıştı… Görünen o ki, Kıbrıs’a yaklaşıyorlardı…

            Ada parçasından içeri süzüldükleri anda; helikopterlerin çevresini düşman uçaksavar topçusunun açtığı kesif bir baraj ateşi kaplamıştı! Adeta sinema perdesinde, çevresi uçaksavar silahlarının ateşiyle kaplı bir savaş sahnesinin içindeki hava taarruzunu izliyorlardı… Ama bu filmin başoyuncuları bizzat kendileriydi! Ya adaya giden helikopterlerden biri, açılan bu ateş nedeniyle isabet alır da düşerse?

   Yıldırım Üsteğmen bu olumsuz düşünceleri beyninden uzaklaştırmaya çalıştı. Ama bir türlü beceremedi! Çünkü gerçekten de ada üzerine geldikleri andan itibaren müthiş bir ateş bulutuna girmişlerdi sanki… Bir ara bulundukları helikopteri kullanan pilotlara gözü ilişti! Belli ki, her ikisi de soğukkanlı olmaya çalışıyorlardı. Ancak, düşman ateşi giderek yoğunlaşıyordu…

    Pilotlar, biri birlerine baktılar! Kıdemli olanı sağ elinin başparmağı ile yukarıyı işaret etti. Anlaşılan o ki, helikopterler düşman ateşinden etkilenmemek için daha yükseğe tırmanacaklardı. Öyle de yaptılar! O kesif ateşten kısa bir süre için de olsa kurtulmuşlardı.

   Kıdemli pilot Yıldırım Üsteğmene bir kulaklık uzatarak, takmasını işarete etti. Üsteğmen Yıldırım kulaklığı takar, takmaz; pilotun sesini duydu;

 - Böyle devam edemeyiz Üsteğmenim! Zaten Helikopter filomuzun baş pilotundan emir aldık. Daha yükseğe çıkıyoruz. Bu irtifada kalırsak, birkaç helikopterimizi kaybedebiliriz!, dedi.

Yıldırım Üsteğmen;

  - Anlaşıldı kaptan. Allah yardımcımız olsun, diye cevapladı. Helikopterler peş, peşe daha yüksek bir irtifaya doğru tırmanmaya başladılar.

     Rum uçaksavarları helikopterlerin bu tırmanışları karşısında çaresiz kalmışlardı! Ama savaş denen cehennem, yüzünü ilk kez havada göstermişti. Yıldırım Üsteğmen; iç sesiyle bildiği tüm duaları okudu;

‘’Allah’ım beni ve tüm Mehmetçiklerimizi sevdiklerimize kavuştur, koru bizi Yüce Rabbim.’’

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kibrishakikat.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.