Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Anasayfa KIBRIS Haberi O GECE... Bu haber 421 kez okundu.
KIBRIS Haber Girişi: 04.06.2021 - 15:19, Güncelleme: 04.06.2021 - 15:26

O GECE...

 

O GECE...

Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (9)
        Bu karakolun hemen yanında gördüğünüz sarı bina Amerikalılardan kalmadır. Zaten orada şu anda Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri kalıyor. Dürbünle bakarsanız binanın önünde bir kule göreceksiniz. Burada sürekli olarak ara bölgeyi gözetleyen bir BG askeri var. Ama bu arazinin en önemli özelliği, araziyi taarruz istikametinde ikiye ayıran Kanlı dere ile bu derenin önünden geçen Osmanlı döneminden kalma bir dekovil hattıdır.        Mücahit Hasan’ın anlattıklarını dikkatle dinleyen Yıldırım Üsteğmen en çok da Osmanlı döneminden kalma dekovil-tren yolu hattına şaşırmıştı! Hasan Onbaşıya dönerek;   -  Hasan onbaşım, şimdi sen diyorsun ki, tam da önünüzde taarruz edeceğiniz araziyi diklemesine kesen bir dere hattı, bir de tren yolu var! Öyle mi?   -   Evet komutanım. Tam da bunu söylüyorum. Onun için bu taarruzumuz oldukça zor geçecek. Bir başka sorun da; taarruza başladığınız andan itibaren, sağ yanınız düşman ateşine açık! Rumların bu bölgeden açacakları ateş size zayiat verdirir.     Üsteğmen Yıldırım;   -  Ne yapalım oğlum, yapacak bir şey yok! Savaş bu. Allah yardımcımızdır.    Taburun diğer birliklerinin emrine verilmiş olan kılavuz mücahitler de, aynı şekilde diğer bölük komutanlarına taarruz edecekleri araziyi tanıttılar. Artık taarruz emrini beklemekten başka bir şey kalmamıştı…              Günün sıcaklığı giderek yükseliyordu. Havanın nemi o kadar artmıştı ki, nefes almak bile zorlaşmıştı. Her bir bölük bulunduğu bölgede çepeçevre düzenlenmiş, erlerin mümkün olduğunca dinlenmesi için tüm imkânlar seferber edilmişti. Cephe gerisine geldikleri günden itibaren, tüm personel banyo ihtiyacını gidermiş, eksik olan teçhizat, silah ve cephane ikmali yapılmış. Özellikle erbaş ve erlerin bir kap da olsa sıcak yemek yemeleri sağlanmıştı. Yıldırım Üsteğmenin bölüğü de bu imkânlardan faydalanmış, herkesin morali yerindeydi. İki gün de olsa savaşın o acımasız yüzünü görmemek onlara da iyi gelmişti.             Ama Üsteğmen Yıldırım’ın iki günden beri büyük bir ıstırabı vardı! Cephe hattından toplanma bölgesine geldikleri günün gecesi, bütün birliklere tertiplenecekleri bölgeleri gösterdikten sonra; Yıldırım Üsteğmen on günden beri ayağından çıkaramadığı botlarını çıkararak rahatlamak istemişti.                İşte ne olduysa o anda olmuştu! Botlarını çıkardıktan sonra, çoraplarını da çıkarmak istediğinde; çoraplarına yapışan ayak derileri de onlarla birlikte sıyrılmış, ayaklarının altı adeta derisiz kalmıştı! Canı inanılmaz derecede acıyordu.                Üsteğmen Yıldırım o geceden beri yaşadığı ıstırabı kimseye hissettirmiyordu ama her adım atışında ayakaltlarından beynine saplanan acı, ona inanılmaz bir ıstırap veriyordu. Ayaklarını rahatlatmayı çok istiyordu ama bu imkânsız gibi bir şeydi! Çünkü derileri tamamen soyulan ayakaltlarına ne bir şey sürebiliyor, ne de başka bir şey yapabiliyordu…                  En nihayetinde Tabur doktoruna giderek buna bir çare bulmasını istedi.  Doktor, Yıldırım Üsteğmenin ayakaltlarını gördüğünde çok şaşırdı!        -  Üsteğmenim ne oldu ayaklarınıza böyle, ne hale gelmiş bunlar? Dedi.           Yıldırım Üsteğmen, ayaklarının on günden beri böyle olduğunu ama artık tahammül edilmez derecede acıdığını söyleyerek,  bu durumuna acilen bir çare bulunmasını rica etti.            - Sabah erkenden taarruz başlayacak. Aman doktor! Ne yap, yap; buna bir çözüm bul. Bu acı bana çok ıstırap veriyor, diyebildi.       Doktor; Yıldırım Üsteğmenin ayaklarını pansuman yaptıktan sonra;   - Esasında bu tür ayak yaraları için yapılacak en uygun tedavi; sizi çıplak ayakla bırakarak, ayaklarınızın hava almasını sağlamak, uygun ilaç pansumanıyla da acınızı hafifletmektir. Ancak yarın sabah taarruza katılabilmeniz için ayaklarınızı ince bir gazlı bezle saracağım. Biliyorum ki, siz bu halinizle hemen botlarınızı da giyeceksiniz!     - Evet, doktor. Hadi fazla abartmayın! Az da olsa acımı geçirebilecek ne varsa yapın, bir an önce bölüğümün başına gitmeliyim, diye yanıtladı Yıldırım Üsteğmen…       Kısa bir sürede Üsteğmenin pansumanını yaparak, ayaklarını gazlı bezle saran Doktor;  -  Vallahi ne diyeceğimi şaşırdım! Bu ayaklarla nasıl yürüyeceksiniz? Çok merak ediyorum? Allah yardımcınız olsun, dedi.     Yıldırım Üsteğmen süratle botlarını giydi. Ama bu giyiş sırasında ayaklarından çıkan acı nedeniyle bağırmamak için kendisini zor zapt etmişti! Oradan hızla uzaklaşırken attığı her adım acı olmuş beynine bir ok gibi saplanıyordu. Ama yapılacak bir şey yoktu. Ayakaltları parçalanmıştı ama yüreği sapasağlamdı. Yapılacak bu taarruz çok önemliydi. Onları sabırsızlıkla bekleyen esir soydaşlarını düşünerek, acısını hafifletmeye çalıştı.       Taburun Doktoru, Yıldırım Üsteğmenin ardından bakakalmıştı!   -  Bu Üsteğmen gerçekten de ya acıya çok dayanıklı! Ya da deli? Bu ayaklarla nasıl taarruza katılacak? Diye mırıldandı.                       Hava iyice kararmıştı! Gökyüzünde ışıldayan yıldızlar, Lefkoşa ovasının nemli sıcaklığıyla birleşen geceyi aydınlatmış, günün acıklı hali, gecenin sihrine teslim olmuştu… Gecenin ilerleyişine sayım yapan saatler bir türlü bitmek bilmiyordu. Ama her geçen saat, onları bekleyen kadere bir adım daha yaklaştırıyordu. Ertesi güne nasıl başlayacakları belliydi ama o günü nasıl bitirecekleri belli değildi! Hiç kimseyi uyku tutmamış olacak ki! Kısa bir süre sonra bütün bölük komutanları Yıldırım Üsteğmenin bulunduğu mevziiye geldiler. Fısır, fısır konuşmaya başladılar;   -  Ya, Yıldırım sen Tabur komutanının sağ kolu sayılırsın. Yarından sonra ki görevimizle ilgili bir bilgin var mı?    Soruyu soran 2’nci bölük komutanı Bulut Üsteğmendi.   -  Ben nereden bileyim oğlum ya!, diye yanıtladı Yıldırım Üsteğmen.      Diğer bölük komutanları da bu cevabı onayladılar;   -  O Tabur Komutanı mı ki? Nerden bilsin oğlum?  İçlerindeki en kıdemli subay olan Yüzbaşı Şadi;  -   Sahi, tabur komutanımız nerede Yıldırım? Diye sordu…      Yıldırım Üsteğmen;  - Ben de bilmiyorum! Belki şu anda bölüklerimizi dolaşıyor, erlerle görüşüyordur, diye cevapladı.           Sonra etrafına bakındı. Habercisini yanına çağırarak; -  Oğlum Remzi, ben tabur doktorumuzun yanına gittiğimde, tabur komutanımız buralardaydı, onu gördün mü?       Remzi Onbaşı;  -  Evet komutanım. Siz doktora gider gitmez, telsizden bir mesaj aldı! Telaşla arabasına bindiği gibi boğaz bölgesine doğru gitti…    Hepsi meraklanmıştı! Acaba ne olmuştu da? Burhanettin Yarbay kimseye haber vermeden, aceleyle nereye gitmişti?’’ Yıldırım Üsteğmen de telaşlanmıştı.   -  Allah, Allah diye söylendi! Ne olmuştu da komutan aniden gitmişti!   Birlik komutanlarının her birisi farklı bir yorum yaptığı sırada; Yıldırım Üsteğmenin devamlı dinlemede kalan telsizinden Yarbay Burhanettin’in sesi duyuldu… Üsteğmen Yıldırım’a çağrıda bulunuyordu!     Yıldırım Üsteğmen hemen telsizin başına koşarak yanıtladı:  -  Kaptan, Kaptan; burası Panter sizi dinliyorum.  -  Panter, ben Kaptan! Şu anda Derya merkezdeyim, on beş dakika sonra Kaptan merkezde olacağım, Kaptan bağlıları merkezde beni beklesinler…   Hepsi bir anda çok heyecanlanmışlardı!  Tabur komutanı apar topar, üst komutanlık merkezine gittiğine göre;  döndüğünde onlara önemli bir sürprizi olacaktı.      Hepsi de tabur komuta merkezinde toplandılar.  Hiç kimseden çıt çıkmıyordu! Bu sessizliği; 2’nci Bölük Komutanı Üsteğmen Bulut bozdu:   - Eminim, yarın sabah yapacağımız taarruz harekâtı ateş kesi bozmamak adına iptal edildi.    Tabur komutanına, bu emri vermek için üst komutanlık karargâhına çağırdılar!    Yıldırım Üsteğmen onlara;   -  Hadi iddiaya girelim, diye seslendi.      Kimseden ses çıkmayınca da;   -  Bulut Üsteğmenim hadi seninle iddiaya girelim, ne dersin?     Üsteğmen Bulut;  -  Tamam, diye yanıtladı.    Bir karton İngiliz marka ‘’Craven A’’ sigarasına iddiaya girdiler…     Bulut Üsteğmen harekâtın yapılmayacağını, Yıldırım Üsteğmen ise, sabahleyin belirtilen Rum hedeflerine taarruz edileceğini iddia etmişti…      Çok geçmeden tabur komutanın araç sesi duyuldu! Land Rover araç gece sessizliğinde horuldayarak bulundukları bölgeye geldi! Tabur komutanı çevik bir sıçrayışla aracından iner inmez, hiç beklemeden söze giriverdi:      -  Arkadaşlar, almış olduğumuz emre göre yarın sabah saat 05.30 da belirlenen hedefleri ele geçirmek amacıyla taarruza geçiyoruz. Parola; ‘zafer’. Şimdi birliklerinizin başına gidiniz. Saat tam 03.00 itibariyle birlikler toplanma bölgesinden hareketle, taarruz çıkış hattına doğru avcı kolunda ilerleyerek, saat 05.00 de taarruz çıkış hattında yerinizi almış olacaksınız. 05.15 de başlayacak topçu ateşinin ardından, saat tam 05.30’de telsizle vereceğim taarruz emriyle birlikte ikinci harekâta başlayacağız. Gazanız şimdiden mübarek, Allah yar ve yardımcımız olsun. Haydi, herkes görevinin başına…      İşte hayat, onları yeni bir sınava daha tabii tutuyordu! Bu sınavın adı yine savaştı. İçinde ölüm kalım mücadelesi vardı… 13 Ağustos’u 14 Ağustos’a bağlayan günün ışıkları çoktan kaybolmuş. Beşparmakların burnundan doğan yaz güneşi, Trodos dağlarının derinliklerinde yok olmuştu… Sanki bu yok oluşla birlikte, onların içinde biriktirdikleri yaşam umutları da kaybolmuştu!       Bu arada Yıldırım Üsteğmen, iddiaya girdiği Bulut Üsteğmene takılmadan edemedi; -  Bulut Üsteğmen’im unutma iddiayı ben kazandım. Artık Craven-A kartonunu, ele geçireceğimiz yeni Rum köylerinden mi alırsın bilemem…        Bulut Üsteğmen cevap vermedi. Sadece gülümsemekle yetindi…             Hava iyice kararmış, gökyüzünde beliren yıldızların yanar, dönerli pırıltıları bile kaybolan umutları aydınlatmaya yetmemişti. Günün sıcaklığı yerini hafifçe esen karanlık bir rüzgâra bırakmıştı. Birkaç saat sonra atacakları her adım, onları savaş canavarına götürecekti… Tabur komutanı Burhanettin Yarbay (Arap Burhan), Yıldırım Üsteğmen, Bulut Üsteğmen ve diğer bölük komutanları son bir kez daha bir araya geldiler. Hiçbirisinden çıt çıkmıyordu.  Her birisi zamana kilitlenmiş gibiydi! Yürek çarpıntıları, saatin akreple,  yelkovanının sesi gibi olmuş, her birinin kalbi canlı yayın yapıyordu adeta…             Yıldırım Üsteğmen, adaya indiği günden beri her sabah yaptığı duayı mırıldandı: ‘’Allah’ım, bizleri sevdiklerimize bağışla. Hiçbirimizi düşmanın eline düşürme, hepimizi muzaffer eyle. En kısa zamanda sağ salim memleketimize dönmeyi nasip et ya Rabbim. Sana sığınıyorum.’’ Bütün birlikler taarruz çıkış hattında yerlerini almıştı. Üsteğmen Yıldırım, Eleşkirt’ten almış olduğu Orient marka saatine baktı: ‘’Zaman ne de çok çabuk geçmiş ’’ diye düşündü… Etrafına şöylece bir bakındı. 14 Ağustos sabahında güneşin o güzel yüzü doğmamış olsa da; günün parıldayan ilk ışıkları yavaş, yavaş kendini göstermeye başlamıştı…  ‘Ne garip! Tabiat ananın dahi çıtı çıkmıyor’ diye düşündü! Ama birkaç dakika sonra adanın türlü güzelliklerine kucak açan bu topraklar, insanlık dışı pek çok şeye tanık olacaktı!             Çevresinde mevzilenmiş, taarruza iştirak edecek askerlerini süzdü göz ucuyla… Herkes taarruz çıkış hattında yerini almış, yayından fırlayacak ok gibi verilecek taarruz emrini bekliyorlardı.            Güneş iyice yükselmiş; sanki onların yapacağı her hareketi daha iyi aydınlatmanın gayretindeydi. Bu aydınlık onların kaderini de aydınlatacak mıydı? Yoksa kapkara bir kader yolculuğunun son ışıkları mıydı? Ancak, Kıbrıs Türk’ünün geleceğini aydınlatacağı kaçınılmaz bir gerçekti.                Yıldırım Üsteğmenin hemen önündeki patika yol, Hamitköye doğru gidiyordu. Yolun bittiği yerde köyün evleri görünüyor, savaşın verdiği yalnızlık sadece köyün insanlarına değil, bu evlere de yansımış gibi duruyordu!  Çünkü tüm evler boşaltılmıştı… Taarruzun başlamasına az bir süre kalmıştı… Topçumuzun açacağı ateşten on beş dakika önce kartal kanatlı pilotlarımız, belirlenen düşman hedeflerini vuracaklar, sonrasında topçularımız hedeflerimizi ateş altına alacak, sonrasında da bizim taarruzumuz başlayacaktı.                Ama o sırada hiç beklenmedik bir şey oldu! Nereden geldiği anlaşılamayan bir helikopter bulundukları bölgenin üzerinde uçmaya başladı. Bu helikopterin burada ne işi vardı? Uçaklarımızın gelmesine beş-altı dakika kalmıştı… Yıldırım Üsteğmen hemen eline aldığı dürbünü ile helikopteri izlemeye başladı. Helikopter birliklerimizin üzerinde bir-iki tur attıktan sonra adanın güneyine doğru uçarak gözden kaybolduğunu tespit etti! Ancak son anda helikopterin üzerinde BG (Barış Gücü) yazısını fark edebilmişti…                 Harekâtın başlamasına dakikalar kala bu helikopterin burada ne işi vardı? Demeye kalmadan, bulundukları bölgenin hemen ardındaki Tümen karargâhı ve ağırlıkları bölgesi, helikopter gözden kaybolduğu anda, Rum bölgesinden açılan yoğun bir topçu ateşiyle baskı altına alınmaya başladı…                    Hiç beklenmedik bu ateş ile daha taarruz başlamadan ortalık cehennem yerine dönmüştü. Çok şaşırmışlardı!               Bulundukları cephe, hemen gerideki birlikler, her taraf bu yoğun topçu ateşinin etkisi altındayken, köyün içinden elinde çocukları olan genç bir kadın, yolun aşağısına doğru koşmaya başladı!             Hem feryat ediyor, hem de çılgınca koşuyordu…            Yıldırım Üsteğmen köy yolundan aşağıya doğru koşan kadına, çocuklarına baktı. Öylesine çaresizdiler ki!             Öncelikle bu kadını ve çocuklarını emniyete almalıyız diye düşündü. Bu sırada köyü ikiye ayıran yolun tam orta yerine bir grup top mermisi düştü. Ortalık toz duman olmuş, göz gözü görmüyordu. Üstelik kadınla çocukları da gözden kaybolmuştu!       Hemen habercisi Remzi Onbaşıya seslendi:  -  Remzi. Fırla hemen şu kadını, çocuklarını emniyetli bir yere al… Baksana kadın korkudan delirmiş gibi!     Remzi Onbaşı:  -  Emredersiniz Komutanım. Ama onları gözden kaybettim. Göremiyorum. Umarım köye düşen top mermileri onlara bir şey yapmamıştır, diye bağırdı…       Sonra çevresine bakındı. Toz bulutları dağılmış, kadın ve çocukları sağ salim ortaya çıkmıştı. Hemen onların yanına koştu. Korkmamalarını söyledi. Köye düşen top mermilerinin patlamasıyla yanında çocukları da olan kadın, çok korkmuş,  sonrasında fenalaşmış olacak ki, yere düşmeden Remzi Onbaşı onu yakaladı. Hemen yakınlarında bulunan bir evin içine taşıdı. Artık emniyetteydiler…     Birkaç dakika sonra Remzi Onbaşı koşarak Yıldırım Üsteğmenin yanına geldi:  -  Komutanım kadını ve çocukları sakinleştirdim. Bu köydenmiş. Kadının kocası zaten bir aydan fazla bir süredir silahaltına alınmış, mücahit birliğine katılmış. Köydeki evinde çocuklarıyla yalnız kalmışlar. Biz adaya geldiğimiz günden beri de çocuklarıyla birlikte evinde saklanıyormuş. Ancak, sabah erkenden birliklerimiz buraya yanaştığında bir şeyler olacağını anlamış; az önce de helikopter gürültüsünü, düşmanın topçu atışlarını duyunca, evden dışarıya çıkıp, köyü terk etmek istemiş.       Yıldırım Üsteğmen:    - Tamam, oğlum. Şu anda emniyetteler ya, az sonra uçaklarımız da hava bombardımanına başladığında umarım bir sıkıntı yaşamazlar!’’ Dedi.      Sonrada ‘’Ya bu nasıl şey böyle? Taburun gerisinde adeta kıyamet kopuyor, sanki düşman topçusu bütün kinini o bölgeye kusuyor. Allah yardımcıları olsun’’ diye mırıldandı… Ancak gerçek olan bir şey vardı ki; Rum bölgesinden açılan yoğun topçu ateşi, o BG Helikopteri üzerlerinde uçtuktan sonra başlamıştı! Büyük bir ihtimalle birliklerimizin yerleri bu helikopterden belirlenerek, Rumlara bildirilmişti!  Olsa, olsa bu helikopterde Rum topçusunun ileri gözetleyicisi vardı, diye düşündü…                    Artık taarruz emrinin verilmesine dakikalar kalmış; ancak uçaklarımızın bölgeye gelişleri bir hayli gecikmişti! Dün verilen emre göre hava kuvvetlerimize ait uçaklarımızın bölgeye çoktan gelmiş olmaları gerekiyordu… Ama çok geçti! Saatler tam; 05.30’u gösteriyordu… Üsteğmen Yıldırım, dinlemede kaldığı tabur komutanı telsizinden: ‘’Arkadaşlar zaferi uygulayın emrini duydu…’’ Burhanettin Yarbayın telsiz emrini duyan tüm birlikler aynı anda Allah, Allah sesleriyle taarruz çıkış hattını geçtiler… Bölge cehennemi bir hal almış, taarruzun başlamasıyla birlikte bulundukları arazi, topçu ve havan atışlarıyla sarsılmaya başlamış; makineli tüfeklerin, piyade silahlarının mermileri sağanak yağmur gibi bölgeyi kaplamıştı…                  Ele geçirilmesi gereken iki önemli hedef vardı! Bunlar, bölgeyi kontrol altında tutan o iki yükselti: İngiliz ve Kara tepelerdi… Taarruzun başlamasıyla birlikte bu tepelerden Rumların açmış olduğu, ağır makineli tüfek ateşi, onlara göre batıdaki bu tepelerden geliyor; ilerlemelerine mani oluyordu…  Aslında her iki tepenin ele geçirilmesi görevi, birinci harekât sonrasında onları cephede değiştiren bir başka alaya verilmişti. Ama bu alay o tepeleri bir türlü ele geçirememişti…     Yıldırım Üsteğmen bu durumu aşabilmek adına, telsiz anonsuyla, tabur komutanından yardım istedi;   - Kaptan, Kaptan… Burası Panter; taarruz istikametimizin hemen sol kanadında bulunan İngiliz ve Kara Tepeler bölgesine taarruz eden diğer alayın birlikleri bu tepeleri hala ele geçiremedi! Bu tepelerden açılan yan ateşinin tesiri altındayız! Rumlar bu hâkim tepelerden açtığı yoğun makineli tüfek atışıyla bizi kımıldatmaz oldu! Zayiat veriyoruz. Her iki tepenin de topçularımız tarafından ateş altına alınması gerekiyor. Emrinizi bekliyorum.      Burhanettin Yarbay hemen cevapladı:    -  Panter, burası Kaptan Anlaşıldı… Adı geçen bölgenin koordinatlarını bildirin.      Üsteğmen Yıldırım;  Kısa bir süre sonra her iki tepenin koordinatlarını da bildirilmişti. Tabur komutanı, bu koordinatları gerideki topçu birliğimize bildirmiş olacak ki, topçu atışlarımız bu tepelerdeki ağır makineli tüfek yuvaları üzerine çökmüş; buralardaki düşman silahları kısa bir süreliğine de olsa susturulmuştu… Yıldırım Üsteğmenin bölüğü az da olsa bir nefes almıştı! Ancak topçu birliklerimize gelen başka hedef tarifleri nedeniyle, top atışlarımız o bölgelere kaydırılınca; her iki tepeden açılan düşman ateşi bu defa daha da yoğunlaştı...        İşte tam bu esnada, 40 dakikalık gecikmeyle de olsa; çelik kanatlı pilotlarımız, adanın burun istikametinden göründüler..!        Tabur Komutanı Burhanettin Yarbay, hemen emrindeki yer-hava subayına telsiz anonsuyla ulaştı:     -  Binbaşım sen de takip ediyorsun! Rumların elinde bulunan bu tepelerdeki makineli tüfek mevzilerini susturmamız gerek. Senden isteğim; her iki tepedeki makineli tüfeklerin yer koordinatlarını,  pilotlarımıza ilet ki, bir an önce kurtulalım bu beladan! Yer-hava subayının vermiş olduğu bilgiler üzerine, uçaklar kısa sürede Rumların makineli tüfeklerini susturmuştu.                   Saatler süratle ilerliyordu… Yıldırım Üsteğmenin bölüğü, taarruz başlangıcında Rumların bir hayli direnci ile karşılaşmıştı. Özellikle taarruz bölgesinin batısındaki komşu birlikler, bir türlü ilerleyememişti. İngiliz ve Kara Tepeler bölgesindeki Rum makineli tüfek yuvaları hava kuvvetlerimizce susturulmuş olsa da; bu tepeler henüz ele geçirilmiş değildi…         Üsteğmen Yıldırım bu esnada komuta kontrol çevriminden Tümen Komutanın adeta gürlediğini duydu:         -  O birlik, o tepeleri neden ele geçirmedi hala? Cevap ver Kaya.          Anlaşılan o ki; bu çağrı, bizim taburun batısından taarruz eden birliğin komutanına yapılıyordu, diye düşünde Yıldırım Üsteğmen.          Tümen komutanı ‘’Kaya’dan’’ bir türlü yanıt alamayınca bu defa;     -  Kaptan, Kaptan çağrısı duyuldu!    Bu çağrı Yıldırım Üsteğmenin Alay Komutanı Cengiz Albay içindi.  Anında Alay Komutanının cevabı duyuldu;        -  Kaptan dinlemede Kartal. Emredin.’’      Tümen harekât merkezinden taarruzu takip eden Tümen Komutanı, Cengiz Albayın alayının diğer taburunun kanat kırarak bu tepeler bölgesine taarruz etmesini ve bu tepelerin derhal temizlenmesi emrini vermişti.              Üsteğmen Yıldırım; ‘’ne acı bir durum’’ diye iç geçirdi! Hemen sol yanımızdan taarruz eden alayın komutanı şimdi ne yapacaktı? Düştüğü durumu nasıl açıklayacaktı?, diye düşündü…           Aklından şimşek gibi geçen bu düşünceleri terk ederek, kendi birliğine odaklanmalıydı! Zaten an itibariyle kendi bölüğü de, tabura ait diğer bölükler de hedeflerine oldukça yaklaşmışlardı. Önlerine çıkan Kanlı Dere vadisini de geçtiklerinde verilen hedefe, ‘Miamilya Köyüne’ girmiş olacaklardı. Sonrasındaki hedef, sanayi bölgesini ele geçirmekti. Ama Rumların da pes etmeye niyeti yoktu! Taarruz arazisinin hemen sağ yanı tamamen düşmanın elindeydi! O bölgede doğu-batı istikametinde sanayi bölgesine paralel giden asfalt bir yol vardı! O yolun arkasındaki yükseltili araziden Rumlar devamlı şekilde taarruza destek veren kundağı motorlu topçularımıza, özellikle de jeeplere yüklü 106 mm’lik geri tepmesiz toplarımıza roket atışında bulunuyorlardı…                 Taarruz başlamadan önce Yıldırım Üsteğmen yanına çağırdığı Geri Tepmesiz Top Takım Komutanı Koray Teğmene bu konuda dikkatli olmasını söylemiş, düşman için kolay hedef halinde olan bu silahların şoförlerine devamlı mevzii değiştirmeleri emrini vermişti. Sanki bu uyarıyı yapmamış gibi! Bir anda sağ tarafında bulunan tanksavar takımının bir aracı, Rum bölgesi Büyük Kaymaklı istikametinden atılan bir roketle isabet aldı.           -  Aman Allah’ım!’’ diye bağırdı Yıldırım Üsteğmen.              Savaşın en korkunç yanı da bu olmalıydı! Üsteğmen Yıldırım o geri tepmesiz topu görmüş; ancak mevzi değiştirmesi için emir vermeye fırsat bulamadan, Rumlar ondan önce davranmışlardı. Top yüklü jeep aracının önce alev aldığını, sonra da büyük bir gürültüyle infilak ettiğini, içindeki Mehmetçiklerinin de adeta bir mum gibi eridiklerini gördü…          Bu manzara karşısında, onun da içi erimişti…  Hele ki 50-60 metre mesafedeki o top mürettebatı nişancısının alevler arasındaki şahadetine tanıklık ederken, yardım edin feryadını hiçbir zaman unutamayacaktı…                    Yıldırım Üsteğmen adeta şoka girmiş gibiydi!  Kulakları uğulduyor, gözlerinden süzülen yaşlara mani olamıyordu.  ‘’Neden, neden?’’ diye haykırdı..!     Ancak onun yapabileceği bir şey yoktu ki!  Savaş tüm acımasızlığıyla devam ediyordu…      Olayı tabur komutanı Burhanettin Yarbay da izlemiş olacak ki, o da bulunduğu mevziden sıçrayarak Yıldırım Üsteğmenin yanına geldi.        -  Yıldırım haydi topla kendini!  Hedefimizi ele geçirmeye az kaldı. Toparlan evlat, haydiii…  Diye bağırdı.     Üsteğmen Yıldırım;       -  Tamam, tamam komutanım iyiyim. Bir anlık şok yaşadım. Tamam, geçti, diye yanıtladı.       -  Haydi, o zaman devam diyen Burhanettin Yarbay.  O andan itibaren Yıldırım Üsteğmenle birlikte hareket etti.                     Önlerinde uzanan Kanlı Dere vadisi, onlar için kısmen de olsa Rumların yatık mermi yollu atışları için koruma görevi görüyordu. Bu arada, taburun taarruzu ilerledikçe önlerine çıkması gereken dekovil hattına da rastlamamışlardı! Taarruz arazisinde Osmanlı döneminden kalma bir tren yolu hattı olduğunu söyleyen mücahit çavuşu anlaşılan o ki, belki de yıllar öncesinde var olan bir geçmişi anlatmıştı!                   Tabur Komutanı, Üsteğmen Yıldırımla beraber, birliklerin taarruzunu daha iyi görebilmek adına önlerine çıkan iki katlı bir Rum evinin üst katına tırmandılar… Tabur Komutanı; buradan elindeki dürbünle, taarruza devam eden Mehmetçiklerinin hareketlerini izlemeye başlamıştı. Böylece taarruz eden birlikleri daha iyi görebiliyor, komutanlarına gereken emirleri de verebiliyordu. Üsteğmen Yıldırım da; bulundukları evin hemen dibine uygun bir yere mevzilenmiş, telsizinden takım komutanlarına hedeflerin ele geçirilmesi için daha çabuk hareket etmeleri emrini veriyordu. Bu esnada bulundukları evin hemen ön tarafına, yaklaşık 100 metre mesafeye bir grup havan mermisi düştü!  Üsteğmen Yıldırımın sanki içine doğmuş olacak ki! O anda Tabur Komutanına avazı çıktığı kadar seslendi:           -  Komutanıııımmm, çabuk olun burayı terk etmeliyiz! Rumlar bulunduğumuz yeri tespit etti. Evin önüne düşen havan mermileri bunu gösteriyor! Çabuk olalım, hemen uzaklaşmalıyız bu yerden…           Süratle bulundukları yerden uzaklaştılar… Orayı terk edip de, yüz metre kadar daha ileriye sıçramışlardı ki; birkaç dakika önce bulundukları o evin tam da üstüne bir grup havan mermisi daha düştü!
Atilla Çilingir’in olay yaratan kitabı“O GECE” yazı dizisi şeklinde HAKİKAT gazetesinde. (9)

        Bu karakolun hemen yanında gördüğünüz sarı bina Amerikalılardan kalmadır. Zaten orada şu anda Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri kalıyor. Dürbünle bakarsanız binanın önünde bir kule göreceksiniz. Burada sürekli olarak ara bölgeyi gözetleyen bir BG askeri var. Ama bu arazinin en önemli özelliği, araziyi taarruz istikametinde ikiye ayıran Kanlı dere ile bu derenin önünden geçen Osmanlı döneminden kalma bir dekovil hattıdır.

       Mücahit Hasan’ın anlattıklarını dikkatle dinleyen Yıldırım Üsteğmen en çok da Osmanlı döneminden kalma dekovil-tren yolu hattına şaşırmıştı! Hasan Onbaşıya dönerek;

  -  Hasan onbaşım, şimdi sen diyorsun ki, tam da önünüzde taarruz edeceğiniz araziyi diklemesine kesen bir dere hattı, bir de tren yolu var! Öyle mi? 

 -   Evet komutanım. Tam da bunu söylüyorum. Onun için bu taarruzumuz oldukça zor geçecek. Bir başka sorun da; taarruza başladığınız andan itibaren, sağ yanınız düşman ateşine açık! Rumların bu bölgeden açacakları ateş size zayiat verdirir.

    Üsteğmen Yıldırım;

  -  Ne yapalım oğlum, yapacak bir şey yok! Savaş bu. Allah yardımcımızdır.

   Taburun diğer birliklerinin emrine verilmiş olan kılavuz mücahitler de, aynı şekilde diğer bölük komutanlarına taarruz edecekleri araziyi tanıttılar. Artık taarruz emrini beklemekten başka bir şey kalmamıştı…

             Günün sıcaklığı giderek yükseliyordu. Havanın nemi o kadar artmıştı ki, nefes almak bile zorlaşmıştı. Her bir bölük bulunduğu bölgede çepeçevre düzenlenmiş, erlerin mümkün olduğunca dinlenmesi için tüm imkânlar seferber edilmişti. Cephe gerisine geldikleri günden itibaren, tüm personel banyo ihtiyacını gidermiş, eksik olan teçhizat, silah ve cephane ikmali yapılmış. Özellikle erbaş ve erlerin bir kap da olsa sıcak yemek yemeleri sağlanmıştı. Yıldırım Üsteğmenin bölüğü de bu imkânlardan faydalanmış, herkesin morali yerindeydi. İki gün de olsa savaşın o acımasız yüzünü görmemek onlara da iyi gelmişti.

            Ama Üsteğmen Yıldırım’ın iki günden beri büyük bir ıstırabı vardı! Cephe hattından toplanma bölgesine geldikleri günün gecesi, bütün birliklere tertiplenecekleri bölgeleri gösterdikten sonra; Yıldırım Üsteğmen on günden beri ayağından çıkaramadığı botlarını çıkararak rahatlamak istemişti.

               İşte ne olduysa o anda olmuştu! Botlarını çıkardıktan sonra, çoraplarını da çıkarmak istediğinde; çoraplarına yapışan ayak derileri de onlarla birlikte sıyrılmış, ayaklarının altı adeta derisiz kalmıştı! Canı inanılmaz derecede acıyordu.

               Üsteğmen Yıldırım o geceden beri yaşadığı ıstırabı kimseye hissettirmiyordu ama her adım atışında ayakaltlarından beynine saplanan acı, ona inanılmaz bir ıstırap veriyordu. Ayaklarını rahatlatmayı çok istiyordu ama bu imkânsız gibi bir şeydi! Çünkü derileri tamamen soyulan ayakaltlarına ne bir şey sürebiliyor, ne de başka bir şey yapabiliyordu…

                 En nihayetinde Tabur doktoruna giderek buna bir çare bulmasını istedi.  Doktor, Yıldırım Üsteğmenin ayakaltlarını gördüğünde çok şaşırdı!

       -  Üsteğmenim ne oldu ayaklarınıza böyle, ne hale gelmiş bunlar? Dedi.

          Yıldırım Üsteğmen, ayaklarının on günden beri böyle olduğunu ama artık tahammül edilmez derecede acıdığını söyleyerek,  bu durumuna acilen bir çare bulunmasını rica etti.  

         - Sabah erkenden taarruz başlayacak. Aman doktor! Ne yap, yap; buna bir çözüm bul. Bu acı bana çok ıstırap veriyor, diyebildi.

      Doktor; Yıldırım Üsteğmenin ayaklarını pansuman yaptıktan sonra;

  - Esasında bu tür ayak yaraları için yapılacak en uygun tedavi; sizi çıplak ayakla bırakarak, ayaklarınızın hava almasını sağlamak, uygun ilaç pansumanıyla da acınızı hafifletmektir. Ancak yarın sabah taarruza katılabilmeniz için ayaklarınızı ince bir gazlı bezle saracağım. Biliyorum ki, siz bu halinizle hemen botlarınızı da giyeceksiniz!

    - Evet, doktor. Hadi fazla abartmayın! Az da olsa acımı geçirebilecek ne varsa yapın, bir an önce bölüğümün başına gitmeliyim, diye yanıtladı Yıldırım Üsteğmen…

      Kısa bir sürede Üsteğmenin pansumanını yaparak, ayaklarını gazlı bezle saran Doktor;

 -  Vallahi ne diyeceğimi şaşırdım! Bu ayaklarla nasıl yürüyeceksiniz? Çok merak ediyorum? Allah yardımcınız olsun, dedi.

    Yıldırım Üsteğmen süratle botlarını giydi. Ama bu giyiş sırasında ayaklarından çıkan acı nedeniyle bağırmamak için kendisini zor zapt etmişti! Oradan hızla uzaklaşırken attığı her adım acı olmuş beynine bir ok gibi saplanıyordu. Ama yapılacak bir şey yoktu. Ayakaltları parçalanmıştı ama yüreği sapasağlamdı. Yapılacak bu taarruz çok önemliydi. Onları sabırsızlıkla bekleyen esir soydaşlarını düşünerek, acısını hafifletmeye çalıştı.

      Taburun Doktoru, Yıldırım Üsteğmenin ardından bakakalmıştı!

  -  Bu Üsteğmen gerçekten de ya acıya çok dayanıklı! Ya da deli? Bu ayaklarla nasıl taarruza katılacak? Diye mırıldandı.

                      Hava iyice kararmıştı! Gökyüzünde ışıldayan yıldızlar, Lefkoşa ovasının nemli sıcaklığıyla birleşen geceyi aydınlatmış, günün acıklı hali, gecenin sihrine teslim olmuştu… Gecenin ilerleyişine sayım yapan saatler bir türlü bitmek bilmiyordu. Ama her geçen saat, onları bekleyen kadere bir adım daha yaklaştırıyordu. Ertesi güne nasıl başlayacakları belliydi ama o günü nasıl bitirecekleri belli değildi! Hiç kimseyi uyku tutmamış olacak ki! Kısa bir süre sonra bütün bölük komutanları Yıldırım Üsteğmenin bulunduğu mevziiye geldiler. Fısır, fısır konuşmaya başladılar; 

 -  Ya, Yıldırım sen Tabur komutanının sağ kolu sayılırsın. Yarından sonra ki görevimizle ilgili bir bilgin var mı?

   Soruyu soran 2’nci bölük komutanı Bulut Üsteğmendi.

  -  Ben nereden bileyim oğlum ya!, diye yanıtladı Yıldırım Üsteğmen.

     Diğer bölük komutanları da bu cevabı onayladılar; 

 -  O Tabur Komutanı mı ki? Nerden bilsin oğlum?  İçlerindeki en kıdemli subay olan Yüzbaşı Şadi;

 -   Sahi, tabur komutanımız nerede Yıldırım? Diye sordu…

     Yıldırım Üsteğmen;

 - Ben de bilmiyorum! Belki şu anda bölüklerimizi dolaşıyor, erlerle görüşüyordur, diye cevapladı.     

     Sonra etrafına bakındı. Habercisini yanına çağırarak;

-  Oğlum Remzi, ben tabur doktorumuzun yanına gittiğimde, tabur komutanımız buralardaydı, onu gördün mü? 

     Remzi Onbaşı;

 -  Evet komutanım. Siz doktora gider gitmez, telsizden bir mesaj aldı! Telaşla arabasına bindiği gibi boğaz bölgesine doğru gitti…

   Hepsi meraklanmıştı! Acaba ne olmuştu da? Burhanettin Yarbay kimseye haber vermeden, aceleyle nereye gitmişti?’’ Yıldırım Üsteğmen de telaşlanmıştı.

  -  Allah, Allah diye söylendi! Ne olmuştu da komutan aniden gitmişti!

  Birlik komutanlarının her birisi farklı bir yorum yaptığı sırada; Yıldırım Üsteğmenin devamlı dinlemede kalan telsizinden Yarbay Burhanettin’in sesi duyuldu… Üsteğmen Yıldırım’a çağrıda bulunuyordu!

    Yıldırım Üsteğmen hemen telsizin başına koşarak yanıtladı:

 -  Kaptan, Kaptan; burası Panter sizi dinliyorum.

 -  Panter, ben Kaptan! Şu anda Derya merkezdeyim, on beş dakika sonra Kaptan merkezde olacağım, Kaptan bağlıları merkezde beni beklesinler…

  Hepsi bir anda çok heyecanlanmışlardı!  Tabur komutanı apar topar, üst komutanlık merkezine gittiğine göre;  döndüğünde onlara önemli bir sürprizi olacaktı.

     Hepsi de tabur komuta merkezinde toplandılar.  Hiç kimseden çıt çıkmıyordu! Bu sessizliği; 2’nci Bölük Komutanı Üsteğmen Bulut bozdu:

  - Eminim, yarın sabah yapacağımız taarruz harekâtı ateş kesi bozmamak adına iptal edildi.    Tabur komutanına, bu emri vermek için üst komutanlık karargâhına çağırdılar!

   Yıldırım Üsteğmen onlara;

  -  Hadi iddiaya girelim, diye seslendi.

     Kimseden ses çıkmayınca da;

  -  Bulut Üsteğmenim hadi seninle iddiaya girelim, ne dersin?

    Üsteğmen Bulut;

 -  Tamam, diye yanıtladı.

   Bir karton İngiliz marka ‘’Craven A’’ sigarasına iddiaya girdiler…

    Bulut Üsteğmen harekâtın yapılmayacağını, Yıldırım Üsteğmen ise, sabahleyin belirtilen Rum hedeflerine taarruz edileceğini iddia etmişti…

     Çok geçmeden tabur komutanın araç sesi duyuldu! Land Rover araç gece sessizliğinde horuldayarak bulundukları bölgeye geldi! Tabur komutanı çevik bir sıçrayışla aracından iner inmez, hiç beklemeden söze giriverdi:

     -  Arkadaşlar, almış olduğumuz emre göre yarın sabah saat 05.30 da belirlenen hedefleri ele geçirmek amacıyla taarruza geçiyoruz. Parola; ‘zafer’. Şimdi birliklerinizin başına gidiniz. Saat tam 03.00 itibariyle birlikler toplanma bölgesinden hareketle, taarruz çıkış hattına doğru avcı kolunda ilerleyerek, saat 05.00 de taarruz çıkış hattında yerinizi almış olacaksınız. 05.15 de başlayacak topçu ateşinin ardından, saat tam 05.30’de telsizle vereceğim taarruz emriyle birlikte ikinci harekâta başlayacağız. Gazanız şimdiden mübarek, Allah yar ve yardımcımız olsun. Haydi, herkes görevinin başına…

     İşte hayat, onları yeni bir sınava daha tabii tutuyordu! Bu sınavın adı yine savaştı. İçinde ölüm kalım mücadelesi vardı… 13 Ağustos’u 14 Ağustos’a bağlayan günün ışıkları çoktan kaybolmuş. Beşparmakların burnundan doğan yaz güneşi, Trodos dağlarının derinliklerinde yok olmuştu… Sanki bu yok oluşla birlikte, onların içinde biriktirdikleri yaşam umutları da kaybolmuştu!

      Bu arada Yıldırım Üsteğmen, iddiaya girdiği Bulut Üsteğmene takılmadan edemedi;

-  Bulut Üsteğmen’im unutma iddiayı ben kazandım. Artık Craven-A kartonunu, ele geçireceğimiz yeni Rum köylerinden mi alırsın bilemem…

       Bulut Üsteğmen cevap vermedi. Sadece gülümsemekle yetindi…

            Hava iyice kararmış, gökyüzünde beliren yıldızların yanar, dönerli pırıltıları bile kaybolan umutları aydınlatmaya yetmemişti. Günün sıcaklığı yerini hafifçe esen karanlık bir rüzgâra bırakmıştı. Birkaç saat sonra atacakları her adım, onları savaş canavarına götürecekti… Tabur komutanı Burhanettin Yarbay (Arap Burhan), Yıldırım Üsteğmen, Bulut Üsteğmen ve diğer bölük komutanları son bir kez daha bir araya geldiler. Hiçbirisinden çıt çıkmıyordu.  Her birisi zamana kilitlenmiş gibiydi! Yürek çarpıntıları, saatin akreple,  yelkovanının sesi gibi olmuş, her birinin kalbi canlı yayın yapıyordu adeta…

            Yıldırım Üsteğmen, adaya indiği günden beri her sabah yaptığı duayı mırıldandı: ‘’Allah’ım, bizleri sevdiklerimize bağışla. Hiçbirimizi düşmanın eline düşürme, hepimizi muzaffer eyle. En kısa zamanda sağ salim memleketimize dönmeyi nasip et ya Rabbim. Sana sığınıyorum.’’ Bütün birlikler taarruz çıkış hattında yerlerini almıştı. Üsteğmen Yıldırım, Eleşkirt’ten almış olduğu Orient marka saatine baktı: ‘’Zaman ne de çok çabuk geçmiş ’’ diye düşündü… Etrafına şöylece bir bakındı. 14 Ağustos sabahında güneşin o güzel yüzü doğmamış olsa da; günün parıldayan ilk ışıkları yavaş, yavaş kendini göstermeye başlamıştı…  ‘Ne garip! Tabiat ananın dahi çıtı çıkmıyor’ diye düşündü! Ama birkaç dakika sonra adanın türlü güzelliklerine kucak açan bu topraklar, insanlık dışı pek çok şeye tanık olacaktı!

            Çevresinde mevzilenmiş, taarruza iştirak edecek askerlerini süzdü göz ucuyla… Herkes taarruz çıkış hattında yerini almış, yayından fırlayacak ok gibi verilecek taarruz emrini bekliyorlardı.

           Güneş iyice yükselmiş; sanki onların yapacağı her hareketi daha iyi aydınlatmanın gayretindeydi. Bu aydınlık onların kaderini de aydınlatacak mıydı? Yoksa kapkara bir kader yolculuğunun son ışıkları mıydı? Ancak, Kıbrıs Türk’ünün geleceğini aydınlatacağı kaçınılmaz bir gerçekti.

               Yıldırım Üsteğmenin hemen önündeki patika yol, Hamitköye doğru gidiyordu. Yolun bittiği yerde köyün evleri görünüyor, savaşın verdiği yalnızlık sadece köyün insanlarına değil, bu evlere de yansımış gibi duruyordu!  Çünkü tüm evler boşaltılmıştı… Taarruzun başlamasına az bir süre kalmıştı… Topçumuzun açacağı ateşten on beş dakika önce kartal kanatlı pilotlarımız, belirlenen düşman hedeflerini vuracaklar, sonrasında topçularımız hedeflerimizi ateş altına alacak, sonrasında da bizim taarruzumuz başlayacaktı.

               Ama o sırada hiç beklenmedik bir şey oldu! Nereden geldiği anlaşılamayan bir helikopter bulundukları bölgenin üzerinde uçmaya başladı. Bu helikopterin burada ne işi vardı? Uçaklarımızın gelmesine beş-altı dakika kalmıştı… Yıldırım Üsteğmen hemen eline aldığı dürbünü ile helikopteri izlemeye başladı. Helikopter birliklerimizin üzerinde bir-iki tur attıktan sonra adanın güneyine doğru uçarak gözden kaybolduğunu tespit etti! Ancak son anda helikopterin üzerinde BG (Barış Gücü) yazısını fark edebilmişti…

                Harekâtın başlamasına dakikalar kala bu helikopterin burada ne işi vardı? Demeye kalmadan, bulundukları bölgenin hemen ardındaki Tümen karargâhı ve ağırlıkları bölgesi, helikopter gözden kaybolduğu anda, Rum bölgesinden açılan yoğun bir topçu ateşiyle baskı altına alınmaya başladı…    

               Hiç beklenmedik bu ateş ile daha taarruz başlamadan ortalık cehennem yerine dönmüştü. Çok şaşırmışlardı!

              Bulundukları cephe, hemen gerideki birlikler, her taraf bu yoğun topçu ateşinin etkisi altındayken, köyün içinden elinde çocukları olan genç bir kadın, yolun aşağısına doğru koşmaya başladı!

            Hem feryat ediyor, hem de çılgınca koşuyordu…

           Yıldırım Üsteğmen köy yolundan aşağıya doğru koşan kadına, çocuklarına baktı. Öylesine çaresizdiler ki!

            Öncelikle bu kadını ve çocuklarını emniyete almalıyız diye düşündü. Bu sırada köyü ikiye ayıran yolun tam orta yerine bir grup top mermisi düştü. Ortalık toz duman olmuş, göz gözü görmüyordu. Üstelik kadınla çocukları da gözden kaybolmuştu!

      Hemen habercisi Remzi Onbaşıya seslendi:

 -  Remzi. Fırla hemen şu kadını, çocuklarını emniyetli bir yere al… Baksana kadın korkudan delirmiş gibi!

    Remzi Onbaşı:

 -  Emredersiniz Komutanım. Ama onları gözden kaybettim. Göremiyorum. Umarım köye düşen top mermileri onlara bir şey yapmamıştır, diye bağırdı…

      Sonra çevresine bakındı. Toz bulutları dağılmış, kadın ve çocukları sağ salim ortaya çıkmıştı. Hemen onların yanına koştu. Korkmamalarını söyledi. Köye düşen top mermilerinin patlamasıyla yanında çocukları da olan kadın, çok korkmuş,  sonrasında fenalaşmış olacak ki, yere düşmeden Remzi Onbaşı onu yakaladı. Hemen yakınlarında bulunan bir evin içine taşıdı. Artık emniyetteydiler…

    Birkaç dakika sonra Remzi Onbaşı koşarak Yıldırım Üsteğmenin yanına geldi:

 -  Komutanım kadını ve çocukları sakinleştirdim. Bu köydenmiş. Kadının kocası zaten bir aydan fazla bir süredir silahaltına alınmış, mücahit birliğine katılmış. Köydeki evinde çocuklarıyla yalnız kalmışlar. Biz adaya geldiğimiz günden beri de çocuklarıyla birlikte evinde saklanıyormuş. Ancak, sabah erkenden birliklerimiz buraya yanaştığında bir şeyler olacağını anlamış; az önce de helikopter gürültüsünü, düşmanın topçu atışlarını duyunca, evden dışarıya çıkıp, köyü terk etmek istemiş.

      Yıldırım Üsteğmen:

   - Tamam, oğlum. Şu anda emniyetteler ya, az sonra uçaklarımız da hava bombardımanına başladığında umarım bir sıkıntı yaşamazlar!’’ Dedi.

     Sonrada ‘’Ya bu nasıl şey böyle? Taburun gerisinde adeta kıyamet kopuyor, sanki düşman topçusu bütün kinini o bölgeye kusuyor. Allah yardımcıları olsun’’ diye mırıldandı… Ancak gerçek olan bir şey vardı ki; Rum bölgesinden açılan yoğun topçu ateşi, o BG Helikopteri üzerlerinde uçtuktan sonra başlamıştı! Büyük bir ihtimalle birliklerimizin yerleri bu helikopterden belirlenerek, Rumlara bildirilmişti!  Olsa, olsa bu helikopterde Rum topçusunun ileri gözetleyicisi vardı, diye düşündü…

                   Artık taarruz emrinin verilmesine dakikalar kalmış; ancak uçaklarımızın bölgeye gelişleri bir hayli gecikmişti! Dün verilen emre göre hava kuvvetlerimize ait uçaklarımızın bölgeye çoktan gelmiş olmaları gerekiyordu… Ama çok geçti! Saatler tam; 05.30’u gösteriyordu… Üsteğmen Yıldırım, dinlemede kaldığı tabur komutanı telsizinden: ‘’Arkadaşlar zaferi uygulayın emrini duydu…’’ Burhanettin Yarbayın telsiz emrini duyan tüm birlikler aynı anda Allah, Allah sesleriyle taarruz çıkış hattını geçtiler… Bölge cehennemi bir hal almış, taarruzun başlamasıyla birlikte bulundukları arazi, topçu ve havan atışlarıyla sarsılmaya başlamış; makineli tüfeklerin, piyade silahlarının mermileri sağanak yağmur gibi bölgeyi kaplamıştı…

                 Ele geçirilmesi gereken iki önemli hedef vardı! Bunlar, bölgeyi kontrol altında tutan o iki yükselti: İngiliz ve Kara tepelerdi… Taarruzun başlamasıyla birlikte bu tepelerden Rumların açmış olduğu, ağır makineli tüfek ateşi, onlara göre batıdaki bu tepelerden geliyor; ilerlemelerine mani oluyordu…  Aslında her iki tepenin ele geçirilmesi görevi, birinci harekât sonrasında onları cephede değiştiren bir başka alaya verilmişti. Ama bu alay o tepeleri bir türlü ele geçirememişti…

    Yıldırım Üsteğmen bu durumu aşabilmek adına, telsiz anonsuyla, tabur komutanından yardım istedi;

  - Kaptan, Kaptan… Burası Panter; taarruz istikametimizin hemen sol kanadında bulunan İngiliz ve Kara Tepeler bölgesine taarruz eden diğer alayın birlikleri bu tepeleri hala ele geçiremedi! Bu tepelerden açılan yan ateşinin tesiri altındayız! Rumlar bu hâkim tepelerden açtığı yoğun makineli tüfek atışıyla bizi kımıldatmaz oldu! Zayiat veriyoruz. Her iki tepenin de topçularımız tarafından ateş altına alınması gerekiyor. Emrinizi bekliyorum.

     Burhanettin Yarbay hemen cevapladı: 

  -  Panter, burası Kaptan Anlaşıldı… Adı geçen bölgenin koordinatlarını bildirin.

     Üsteğmen Yıldırım;  Kısa bir süre sonra her iki tepenin koordinatlarını da bildirilmişti. Tabur komutanı, bu koordinatları gerideki topçu birliğimize bildirmiş olacak ki, topçu atışlarımız bu tepelerdeki ağır makineli tüfek yuvaları üzerine çökmüş; buralardaki düşman silahları kısa bir süreliğine de olsa susturulmuştu… Yıldırım Üsteğmenin bölüğü az da olsa bir nefes almıştı! Ancak topçu birliklerimize gelen başka hedef tarifleri nedeniyle, top atışlarımız o bölgelere kaydırılınca; her iki tepeden açılan düşman ateşi bu defa daha da yoğunlaştı...

       İşte tam bu esnada, 40 dakikalık gecikmeyle de olsa; çelik kanatlı pilotlarımız, adanın burun istikametinden göründüler..!

       Tabur Komutanı Burhanettin Yarbay, hemen emrindeki yer-hava subayına telsiz anonsuyla ulaştı:

    -  Binbaşım sen de takip ediyorsun! Rumların elinde bulunan bu tepelerdeki makineli tüfek mevzilerini susturmamız gerek. Senden isteğim; her iki tepedeki makineli tüfeklerin yer koordinatlarını,  pilotlarımıza ilet ki, bir an önce kurtulalım bu beladan! Yer-hava subayının vermiş olduğu bilgiler üzerine, uçaklar kısa sürede Rumların makineli tüfeklerini susturmuştu.

                  Saatler süratle ilerliyordu… Yıldırım Üsteğmenin bölüğü, taarruz başlangıcında Rumların bir hayli direnci ile karşılaşmıştı. Özellikle taarruz bölgesinin batısındaki komşu birlikler, bir türlü ilerleyememişti. İngiliz ve Kara Tepeler bölgesindeki Rum makineli tüfek yuvaları hava kuvvetlerimizce susturulmuş olsa da; bu tepeler henüz ele geçirilmiş değildi…

        Üsteğmen Yıldırım bu esnada komuta kontrol çevriminden Tümen Komutanın adeta gürlediğini duydu:  

      -  O birlik, o tepeleri neden ele geçirmedi hala? Cevap ver Kaya.

         Anlaşılan o ki; bu çağrı, bizim taburun batısından taarruz eden birliğin komutanına yapılıyordu, diye düşünde Yıldırım Üsteğmen.  

       Tümen komutanı ‘’Kaya’dan’’ bir türlü yanıt alamayınca bu defa;

    -  Kaptan, Kaptan çağrısı duyuldu!

   Bu çağrı Yıldırım Üsteğmenin Alay Komutanı Cengiz Albay içindi.  Anında Alay Komutanının cevabı duyuldu;

       -  Kaptan dinlemede Kartal. Emredin.’’

     Tümen harekât merkezinden taarruzu takip eden Tümen Komutanı, Cengiz Albayın alayının diğer taburunun kanat kırarak bu tepeler bölgesine taarruz etmesini ve bu tepelerin derhal temizlenmesi emrini vermişti.

             Üsteğmen Yıldırım; ‘’ne acı bir durum’’ diye iç geçirdi! Hemen sol yanımızdan taarruz eden alayın komutanı şimdi ne yapacaktı? Düştüğü durumu nasıl açıklayacaktı?, diye düşündü…

          Aklından şimşek gibi geçen bu düşünceleri terk ederek, kendi birliğine odaklanmalıydı! Zaten an itibariyle kendi bölüğü de, tabura ait diğer bölükler de hedeflerine oldukça yaklaşmışlardı. Önlerine çıkan Kanlı Dere vadisini de geçtiklerinde verilen hedefe, ‘Miamilya Köyüne’ girmiş olacaklardı. Sonrasındaki hedef, sanayi bölgesini ele geçirmekti. Ama Rumların da pes etmeye niyeti yoktu! Taarruz arazisinin hemen sağ yanı tamamen düşmanın elindeydi! O bölgede doğu-batı istikametinde sanayi bölgesine paralel giden asfalt bir yol vardı! O yolun arkasındaki yükseltili araziden Rumlar devamlı şekilde taarruza destek veren kundağı motorlu topçularımıza, özellikle de jeeplere yüklü 106 mm’lik geri tepmesiz toplarımıza roket atışında bulunuyorlardı…

                Taarruz başlamadan önce Yıldırım Üsteğmen yanına çağırdığı Geri Tepmesiz Top Takım Komutanı Koray Teğmene bu konuda dikkatli olmasını söylemiş, düşman için kolay hedef halinde olan bu silahların şoförlerine devamlı mevzii değiştirmeleri emrini vermişti. Sanki bu uyarıyı yapmamış gibi! Bir anda sağ tarafında bulunan tanksavar takımının bir aracı, Rum bölgesi Büyük Kaymaklı istikametinden atılan bir roketle isabet aldı.

          -  Aman Allah’ım!’’ diye bağırdı Yıldırım Üsteğmen.

             Savaşın en korkunç yanı da bu olmalıydı! Üsteğmen Yıldırım o geri tepmesiz topu görmüş; ancak mevzi değiştirmesi için emir vermeye fırsat bulamadan, Rumlar ondan önce davranmışlardı. Top yüklü jeep aracının önce alev aldığını, sonra da büyük bir gürültüyle infilak ettiğini, içindeki Mehmetçiklerinin de adeta bir mum gibi eridiklerini gördü…

         Bu manzara karşısında, onun da içi erimişti…  Hele ki 50-60 metre mesafedeki o top mürettebatı nişancısının alevler arasındaki şahadetine tanıklık ederken, yardım edin feryadını hiçbir zaman unutamayacaktı…

                   Yıldırım Üsteğmen adeta şoka girmiş gibiydi!  Kulakları uğulduyor, gözlerinden süzülen yaşlara mani olamıyordu.  ‘’Neden, neden?’’ diye haykırdı..!

    Ancak onun yapabileceği bir şey yoktu ki!  Savaş tüm acımasızlığıyla devam ediyordu…

     Olayı tabur komutanı Burhanettin Yarbay da izlemiş olacak ki, o da bulunduğu mevziden sıçrayarak Yıldırım Üsteğmenin yanına geldi.

       -  Yıldırım haydi topla kendini!  Hedefimizi ele geçirmeye az kaldı. Toparlan evlat, haydiii…  Diye bağırdı.

    Üsteğmen Yıldırım;

      -  Tamam, tamam komutanım iyiyim. Bir anlık şok yaşadım. Tamam, geçti, diye yanıtladı.

      -  Haydi, o zaman devam diyen Burhanettin Yarbay.  O andan itibaren Yıldırım Üsteğmenle birlikte hareket etti.

                    Önlerinde uzanan Kanlı Dere vadisi, onlar için kısmen de olsa Rumların yatık mermi yollu atışları için koruma görevi görüyordu. Bu arada, taburun taarruzu ilerledikçe önlerine çıkması gereken dekovil hattına da rastlamamışlardı! Taarruz arazisinde Osmanlı döneminden kalma bir tren yolu hattı olduğunu söyleyen mücahit çavuşu anlaşılan o ki, belki de yıllar öncesinde var olan bir geçmişi anlatmıştı!

                  Tabur Komutanı, Üsteğmen Yıldırımla beraber, birliklerin taarruzunu daha iyi görebilmek adına önlerine çıkan iki katlı bir Rum evinin üst katına tırmandılar… Tabur Komutanı; buradan elindeki dürbünle, taarruza devam eden Mehmetçiklerinin hareketlerini izlemeye başlamıştı. Böylece taarruz eden birlikleri daha iyi görebiliyor, komutanlarına gereken emirleri de verebiliyordu. Üsteğmen Yıldırım da; bulundukları evin hemen dibine uygun bir yere mevzilenmiş, telsizinden takım komutanlarına hedeflerin ele geçirilmesi için daha çabuk hareket etmeleri emrini veriyordu. Bu esnada bulundukları evin hemen ön tarafına, yaklaşık 100 metre mesafeye bir grup havan mermisi düştü!  Üsteğmen Yıldırımın sanki içine doğmuş olacak ki! O anda Tabur Komutanına avazı çıktığı kadar seslendi:

          -  Komutanıııımmm, çabuk olun burayı terk etmeliyiz! Rumlar bulunduğumuz yeri tespit etti. Evin önüne düşen havan mermileri bunu gösteriyor! Çabuk olalım, hemen uzaklaşmalıyız bu yerden…

          Süratle bulundukları yerden uzaklaştılar… Orayı terk edip de, yüz metre kadar daha ileriye sıçramışlardı ki; birkaç dakika önce bulundukları o evin tam da üstüne bir grup havan mermisi daha düştü!

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kibrishakikat.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.