Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
EĞİTİM Haber Girişi: 11.01.2021 - 18:17, Güncelleme: 11.01.2021 - 18:17

COVİD-19 VE FİZİKSEL İZOLASYON SÜRECİNDE ‘BİYOFİLİK TASARIMIN’ ÖNEMİ

 

COVİD-19 VE FİZİKSEL İZOLASYON SÜRECİNDE ‘BİYOFİLİK TASARIMIN’ ÖNEMİ

KİÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülay ÇETİNKAYA ÇİFTÇİOĞLU yazdı...
KİÜ Öğretim Üyesi  Prof. Dr. Gülay ÇİFTÇİOĞLU; İnsanoğlu yeryüzünde var olduğu ilk günlerden beri doğaya ve elemanlarına (ör. Dağlar, nehirler, bitkiler ve hayvanlar) karşı bir merakı, ilgisi ve eğilimi olmuştur. Diğer bir deyişle, insanoğlu doğanın ve elemanlarının kendisine sunduğu eşsiz arazi şekillerine, zengin doğal kaynaklara, bitki ve hayvan türlerine ve farklı coğrafyalarda yaşayan insan-doğa odaklı özgün yaşam modellerini her zaman merak etmiş ve manevi olarak da saygı duymuştur. Bu yaklaşımın temel nedeni; insan türü evrimsel süreci boyunca diğer canlı türleri ve doğal/ekolojik süreçler (ör. Su döngüsü ve toprak oluşumu) ile yakın temas halinde yaşamış ve ruhsal/manevi deneyimler edinmiştir. Bazı araştırmacılara göre; insanın doğaya karşı doğuştan gelen bir ilgisi vardır. Örneğin, bir yılan gördüğümüzde fizyolojik tepki göstermemiz ‘doğa korkusunun’ bir göstergesidir. Ya da, çiçek açmış bir kiraz ağacını gördüğümüzde onu izlemeye doyamamamız ‘doğa sevgimizin’ bir göstergesidir. Doğal nesneler ile karşılaştığımızda ‘sevinç, korku, ilgi, heyecan, coşku’ gibi duygular ve tepkiler göstermemiz insan-doğa ilişkisinin doğuştan (genetik kodlarımız ve kolektif bilinç) gelen ve deneyimlenerek edinilmesinin bir göstergesidir. Ancak, 19. ve 20. yüzyıllarda artmaya başlayan teknolojik gelişmeler, tarımda makineleşme, nüfus artışı, kırdan kente göçler, kentleşme ve gri altyapının hakim olduğu kentsel yaşam alanları insanın doğadan uzaklaşmasına ve insan-doğa ilişkisinin temelden değişmesine neden olmuştur. Örneğin, günümüz modern dünyasında insanlar zamanının büyük bir bölümünü araç ile gidip-döndüğümüz steril ev ve iş ortamlarında geçiriyor. Bazı araştırmacılara göre ise; insan türü diğer canlı türlerinden çok daha fazla hayal kurma ve karmaşık sosyal ağlar geliştirme becerisine sahiptir. Bu özellikleri ile modern insan türünün teknolojiye olan bağımlılığı, teknoloji temelli işleri, sosyal ilişkileri, hobileri ve yaşamları doğa ile ilişki kurma güdüsünün zayıflamasına neden olmuştur. İnsan-doğa ilişkisinin zayıflaması; insanın doğada anlam bulamamasına, doğaya ve bileşenlerine saygı duymamasına, doğal kaynakları (ör. Su, toprak ve bitkiler) aşırı ve bilinçsizce kullanmasına, ekosistem ve peyzajları yok etmesi gibi birçok çevresel sorunlara neden olmuştur. Oysaki bir tür olarak insan ekosistem ve peyzajın bir bileşenidir. Fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak daha sağlıklı olmak için de doğaya ve bileşenlerine ihtiyacı vardır. Günümüzde küresel düzeyde bir pandemiye dönüşen Covid-19 ve fiziksel izolasyonu yaşadığımız bu günlerde insan-doğa ilişkisinin önemini hep birlikte deneyimleyerek anladık. Bu bağlamda, birçok gelişmiş ülke kentsel planlama stratejilerini yeniden gözden geçirmektedir. İnsan-doğa ilişkisini temel alan, iç ve dış mekânda iyileştirici ve yaratıcı çözümler sunan ‘biyofilik tasarımı’ planlama stratejilerine entegre etmektedirler.  ‘Biyofilia’; ‘hayat’ anlamına gelen ‘biyo’ ve ‘sevgi, düşkünlük’ anlamına gelen ‘filia’ kavramlarının birleşmesinden oluşmuştur. Biyofilia; doğayı, diğer canlı türlerini ve yaşamları sevme hali olarak tanımlanır. Yani, doğanın elemanlarını (ör. Bitkiler) izleyerek edindiğimiz mutluluğu ve memnuniyeti ifade eder. Biyofilia; insanların doğadaki diğer yaşam biçimleri ile etkileşime geçmesi, doğal süreçlere odaklanması, doğayla birleşme arzusu ve eğilimini yansıtır. Biyofilik yaklaşıma göre; insanların doğadaki diğer canlı türleri ile bağ kurmaya yönelik doğuştan gelen bir eğilimleri ve dürtüleri vardır. Biyofilia kavramı ile kez 1960’lı yıllarda ünlü psikiyatrist Erich Fromm tarafından ‘yaşamı ve yaşamdaki bütün her şeyi tutkuyla sevme hali’ olarak kullanılmıştır. Amerikalı biyolog O. Wilson’un 1984 yılında yayınladığı ‘Biyofilia (Biophilia)’ kitabı ile konu küresel düzeyde önem kazanmış ve zamanla belirli planlama ve tasarım disiplinlerine (ör. İç mimarlık, mimarlık ve peyzaj mimarlığı) entegre edilmiştir. Biyofilik tasarım, bitkiler ve doğanın diğer elemanlarının (ör. Su, ahşap ve taş) tasarıma entegre edilmesini ifade eder. Biyofilik tasarımda, doğa ve elemanları tasarıma entegre edilerek toplum ve bireylerinin fiziksel, zihinsel ve ruhsal (ör. Stresi azaltma, verimliliği artırma ve bilişsel yaratıcılığı geliştirme) açıdan iyileşmesine ve gelişmesine katkı sağlanması amaçlanır. Biyofilik tasarım stratejisinin temel amacı ise gezegenimiz ve insanların daha sağlıklı ve mutlu olmalarına, sağlık hizmetlerinde maliyetlerin azaltılmasına ve tasarruf yapılmasına katkı sağlamaktır. Biyofilik tasarımda, tasarımcının yaratıcılığını geliştiren en önemli mekân doğanın kendisidir. Doğanın bileşenleri ve desenleri (ör. Işık, su, bitkiler, hava akımı, doğal malzeme ve formlar, yeşil duvarlar, saksıda çiçekler, akvaryum, pencereden izlediğimiz bir manzara veya ağaç) tasarıma entegre edilerek iç ve dış mekan görsel ve estetik açıdan zenginleştirilir ve bireylerin fiziksel, zihinsel ve ruhsal açıdan “içsel mutluluğunu sağlama, kendini verimli ve huzurlu hissetmesine” katkı sağlanır. Biyofilik tasarım sürecinde, doğanın ve elemanlarının sadece görsel özellikleri (ör. Renk ve şekil) değil, aynı zamanda diğer duyu organlarımızı etkileyen özellikleri (ör. Ses, koku, tat ve hissetme) de tasarıma entegre edilir. Örneğin, nefes alan ve canlı bir organizma olan bitkiler insanlarda stresi azaltma, içsel mutluluğu, huzuru, verimliliği ve yaratıcılığı artırmaya katkı sağlar. Bu nedenle, ev ve ofis gibi iç mekânlarda bitkilerin bulundurulması pozitif yararlar sunar. Roger Ulrich’in 1984 yılında Bilim (Science) dergisinde yayınlanan makale (view through a window may influence recovery from surgery) bulgularına göre; doğrudan gün ışığına maruz kalan ve yeşil doğa manzarasını izleyen hastaların bir duvara bakan hastalara göre daha hızlı iyileştikleri saptanmıştır. Ayrıca, iç ve dış mekânda suyun kullanılması ve temiz hava akımının sağlanması insanın ruhsal ve zihinsel açıdan iyileşmesine ve gelişmesine katkı sağlamaktadır. Ancak, günümüz küresel dünyasında aşırı nüfus artışı, yoğun kentleşme ve dijitalleşme nedeni ile insanoğlunun yaşam şekli bir değişim süreci içindedir. Doğadan uzaklaştığımız bu süreçte, insanlar fizyolojik ihtiyaçları (ör. Temiz içme suyu ve gıda) açısından halen doğaya ve kaynaklarına bağımlıdır. Özellikle 2019 yılında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve kısa bir sürede küresel pandemiye dönüşen Covid-19 ve fiziksel izolasyon süreci insanın halen fiziksel, ruhsal ve zihinsel açıdan doğaya ihtiyacı olduğunu göstermektedir. Covid-19 pandemi sürecinde, aşırı kentleşmenin olduğu kentlerde insanlar zamanlarının büyük bir bölümünü kapalı iç mekânlarda geçirmek zorunda kalmıştır. Birçok bilim insanına göre; fiziksel izolasyonun uygulandığı bu sürecin insanlar üzerinde travmatik etkileri olmuştur. Bu durum bizlere doğanın iyileştirici gücünü, kentsel alanlarda açık-yeşil alan ve yeşil altyapı sisteminin önemini göstermektedir. Pandemiyi halen yaşadığımız bu süreçte,  birçok gelişmiş ülke  (ör. Amerika ve Almanya) Covid-19’un yayılmasını azaltmak ve insanların fiziksel izolasyonu rahat bir şekilde geçirmelerine sağlamak için  ‘Biyofilik Kent Hareketini’ başlatmışlardır. Biyofilik kent yaklaşımı ile ‘kent halkının günlük yaşamında doğa ve elemanları ile etkileşimini ve pozitif sonuçlarının (ör. Halk sağlığı ve kentsel biyo-çeşitliliğin korunması) sağlanması amaçlanmıştır.
KİÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülay ÇETİNKAYA ÇİFTÇİOĞLU yazdı...

KİÜ Öğretim Üyesi  Prof. Dr. Gülay ÇİFTÇİOĞLU; İnsanoğlu yeryüzünde var olduğu ilk günlerden beri doğaya ve elemanlarına (ör. Dağlar, nehirler, bitkiler ve hayvanlar) karşı bir merakı, ilgisi ve eğilimi olmuştur. Diğer bir deyişle, insanoğlu doğanın ve elemanlarının kendisine sunduğu eşsiz arazi şekillerine, zengin doğal kaynaklara, bitki ve hayvan türlerine ve farklı coğrafyalarda yaşayan insan-doğa odaklı özgün yaşam modellerini her zaman merak etmiş ve manevi olarak da saygı duymuştur. Bu yaklaşımın temel nedeni; insan türü evrimsel süreci boyunca diğer canlı türleri ve doğal/ekolojik süreçler (ör. Su döngüsü ve toprak oluşumu) ile yakın temas halinde yaşamış ve ruhsal/manevi deneyimler edinmiştir.

Bazı araştırmacılara göre; insanın doğaya karşı doğuştan gelen bir ilgisi vardır. Örneğin, bir yılan gördüğümüzde fizyolojik tepki göstermemiz ‘doğa korkusunun’ bir göstergesidir. Ya da, çiçek açmış bir kiraz ağacını gördüğümüzde onu izlemeye doyamamamız ‘doğa sevgimizin’ bir göstergesidir. Doğal nesneler ile karşılaştığımızda ‘sevinç, korku, ilgi, heyecan, coşku’ gibi duygular ve tepkiler göstermemiz insan-doğa ilişkisinin doğuştan (genetik kodlarımız ve kolektif bilinç) gelen ve deneyimlenerek edinilmesinin bir göstergesidir. Ancak, 19. ve 20. yüzyıllarda artmaya başlayan teknolojik gelişmeler, tarımda makineleşme, nüfus artışı, kırdan kente göçler, kentleşme ve gri altyapının hakim olduğu kentsel yaşam alanları insanın doğadan uzaklaşmasına ve insan-doğa ilişkisinin temelden değişmesine neden olmuştur. Örneğin, günümüz modern dünyasında insanlar zamanının büyük bir bölümünü araç ile gidip-döndüğümüz steril ev ve iş ortamlarında geçiriyor.

Bazı araştırmacılara göre ise; insan türü diğer canlı türlerinden çok daha fazla hayal kurma ve karmaşık sosyal ağlar geliştirme becerisine sahiptir. Bu özellikleri ile modern insan türünün teknolojiye olan bağımlılığı, teknoloji temelli işleri, sosyal ilişkileri, hobileri ve yaşamları doğa ile ilişki kurma güdüsünün zayıflamasına neden olmuştur. İnsan-doğa ilişkisinin zayıflaması; insanın doğada anlam bulamamasına, doğaya ve bileşenlerine saygı duymamasına, doğal kaynakları (ör. Su, toprak ve bitkiler) aşırı ve bilinçsizce kullanmasına, ekosistem ve peyzajları yok etmesi gibi birçok çevresel sorunlara neden olmuştur. Oysaki bir tür olarak insan ekosistem ve peyzajın bir bileşenidir. Fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak daha sağlıklı olmak için de doğaya ve bileşenlerine ihtiyacı vardır.

Günümüzde küresel düzeyde bir pandemiye dönüşen Covid-19 ve fiziksel izolasyonu yaşadığımız bu günlerde insan-doğa ilişkisinin önemini hep birlikte deneyimleyerek anladık. Bu bağlamda, birçok gelişmiş ülke kentsel planlama stratejilerini yeniden gözden geçirmektedir. İnsan-doğa ilişkisini temel alan, iç ve dış mekânda iyileştirici ve yaratıcı çözümler sunan ‘biyofilik tasarımı’ planlama stratejilerine entegre etmektedirler.

 ‘Biyofilia’; ‘hayat’ anlamına gelen ‘biyo’ ve ‘sevgi, düşkünlük’ anlamına gelen ‘filia’ kavramlarının birleşmesinden oluşmuştur. Biyofilia; doğayı, diğer canlı türlerini ve yaşamları sevme hali olarak tanımlanır. Yani, doğanın elemanlarını (ör. Bitkiler) izleyerek edindiğimiz mutluluğu ve memnuniyeti ifade eder.

Biyofilia; insanların doğadaki diğer yaşam biçimleri ile etkileşime geçmesi, doğal süreçlere odaklanması, doğayla birleşme arzusu ve eğilimini yansıtır. Biyofilik yaklaşıma göre; insanların doğadaki diğer canlı türleri ile bağ kurmaya yönelik doğuştan gelen bir eğilimleri ve dürtüleri vardır. Biyofilia kavramı ile kez 1960’lı yıllarda ünlü psikiyatrist Erich Fromm tarafından ‘yaşamı ve yaşamdaki bütün her şeyi tutkuyla sevme hali’ olarak kullanılmıştır. Amerikalı biyolog O. Wilson’un 1984 yılında yayınladığı ‘Biyofilia (Biophilia)’ kitabı ile konu küresel düzeyde önem kazanmış ve zamanla belirli planlama ve tasarım disiplinlerine (ör. İç mimarlık, mimarlık ve peyzaj mimarlığı) entegre edilmiştir.

Biyofilik tasarım, bitkiler ve doğanın diğer elemanlarının (ör. Su, ahşap ve taş) tasarıma entegre edilmesini ifade eder. Biyofilik tasarımda, doğa ve elemanları tasarıma entegre edilerek toplum ve bireylerinin fiziksel, zihinsel ve ruhsal (ör. Stresi azaltma, verimliliği artırma ve bilişsel yaratıcılığı geliştirme) açıdan iyileşmesine ve gelişmesine katkı sağlanması amaçlanır. Biyofilik tasarım stratejisinin temel amacı ise gezegenimiz ve insanların daha sağlıklı ve mutlu olmalarına, sağlık hizmetlerinde maliyetlerin azaltılmasına ve tasarruf yapılmasına katkı sağlamaktır. Biyofilik tasarımda, tasarımcının yaratıcılığını geliştiren en önemli mekân doğanın kendisidir. Doğanın bileşenleri ve desenleri (ör. Işık, su, bitkiler, hava akımı, doğal malzeme ve formlar, yeşil duvarlar, saksıda çiçekler, akvaryum, pencereden izlediğimiz bir manzara veya ağaç) tasarıma entegre edilerek iç ve dış mekan görsel ve estetik açıdan zenginleştirilir ve bireylerin fiziksel, zihinsel ve ruhsal açıdan “içsel mutluluğunu sağlama, kendini verimli ve huzurlu hissetmesine” katkı sağlanır.

Biyofilik tasarım sürecinde, doğanın ve elemanlarının sadece görsel özellikleri (ör. Renk ve şekil) değil, aynı zamanda diğer duyu organlarımızı etkileyen özellikleri (ör. Ses, koku, tat ve hissetme) de tasarıma entegre edilir. Örneğin, nefes alan ve canlı bir organizma olan bitkiler insanlarda stresi azaltma, içsel mutluluğu, huzuru, verimliliği ve yaratıcılığı artırmaya katkı sağlar. Bu nedenle, ev ve ofis gibi iç mekânlarda bitkilerin bulundurulması pozitif yararlar sunar. Roger Ulrich’in 1984 yılında Bilim (Science) dergisinde yayınlanan makale (view through a window may influence recovery from surgery) bulgularına göre; doğrudan gün ışığına maruz kalan ve yeşil doğa manzarasını izleyen hastaların bir duvara bakan hastalara göre daha hızlı iyileştikleri saptanmıştır. Ayrıca, iç ve dış mekânda suyun kullanılması ve temiz hava akımının sağlanması insanın ruhsal ve zihinsel açıdan iyileşmesine ve gelişmesine katkı sağlamaktadır. Ancak, günümüz küresel dünyasında aşırı nüfus artışı, yoğun kentleşme ve dijitalleşme nedeni ile insanoğlunun yaşam şekli bir değişim süreci içindedir. Doğadan uzaklaştığımız bu süreçte, insanlar fizyolojik ihtiyaçları (ör. Temiz içme suyu ve gıda) açısından halen doğaya ve kaynaklarına bağımlıdır. Özellikle 2019 yılında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve kısa bir sürede küresel pandemiye dönüşen Covid-19 ve fiziksel izolasyon süreci insanın halen fiziksel, ruhsal ve zihinsel açıdan doğaya ihtiyacı olduğunu göstermektedir.

Covid-19 pandemi sürecinde, aşırı kentleşmenin olduğu kentlerde insanlar zamanlarının büyük bir bölümünü kapalı iç mekânlarda geçirmek zorunda kalmıştır. Birçok bilim insanına göre; fiziksel izolasyonun uygulandığı bu sürecin insanlar üzerinde travmatik etkileri olmuştur. Bu durum bizlere doğanın iyileştirici gücünü, kentsel alanlarda açık-yeşil alan ve yeşil altyapı sisteminin önemini göstermektedir. Pandemiyi halen yaşadığımız bu süreçte,  birçok gelişmiş ülke  (ör. Amerika ve Almanya) Covid-19’un yayılmasını azaltmak ve insanların fiziksel izolasyonu rahat bir şekilde geçirmelerine sağlamak için  ‘Biyofilik Kent Hareketini’ başlatmışlardır. Biyofilik kent yaklaşımı ile ‘kent halkının günlük yaşamında doğa ve elemanları ile etkileşimini ve pozitif sonuçlarının (ör. Halk sağlığı ve kentsel biyo-çeşitliliğin korunması) sağlanması amaçlanmıştır.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kibrishakikat.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.